14 Nisan 2016 Perşembe

İslam Ansiklopedisinde SAMSUN

SAMSUN

Karadeniz bölgesinin Orta Karadeniz bölümünde şehir ve bu şehrin merkez olduğu il.

Kuzeybatı rüzgârlarına karşı nispeten korunmuş deniz girintisinin kenarında yer alır. Samsun’un ortaya çıkışı milâttan önce VI. yüzyılda Miletliler tarafından kurulan Amisos’a bağlanır. Ancak bu mevkide yerleşme tarihinin çok daha eskilere gittiği bilinmektedir. Samsun adının Yunanca “amisos” kelimesinden geldiği ileri sürülür. Ayrıca bu kelimenin kökeninin eski Yunan öncesi döneme dayanması ve bu adın bölgeye deniz yoluyla gelen Yunanlılar tarafından verilmeyip Amasia gibi Anadolu menşeli bir kelime olduğu ihtimali üzerinde de durulur. Roma İmparatoru Pompeius milâttan önce 64 yılında Amisos’a geldiği zaman şehrin ismini Pompeiopolis’e çevirmekle birlikte bu isim kalıcı olmamış ve Amisos adı bundan sonraki dönemlerde de varlığını korumuştur. Bugünkü Samsun adının ortaya çıkışı Türkler’in buraya hâkim olmasından sonradır. XII ve XIII. asırlardaki Türk kaynaklarında Samsun ismi kullanılırken aynı yıllardaki Batı kaynaklarında Sampson adı geçer. Samsun’un Sam’ın torunları, Tevrat’ta geçen Samson adlı kahraman, Türkçe’de “av köpeği” anlamındaki samson gibi kelimelerden geldiği iddiaları yakıştırmadır. Hıristiyanlarla meskûn kısım Türk devrinde “Kâfir” veya “Kara Samsun” diye yaşamaya devam etmiş, bu dönemde şehrin adı Samsun olarak anılmakla birlikte sancak ismi için Canik kullanılmıştır.


TARİH, SOSYAL VE EKONOMİK YAPI.

Samsun ve çevresindeki yerleşim tarih öncesi devirlere kadar uzanır. Yörede Tekkeköy, Dündartepe, Kaledoruğu gibi eski yerleşim yerleri tesbit edilmiştir. Prehistorik çağda Samsun şehri etrafında on bir yerleşim biriminin varlığı belirlenmiştir. Eldeki bulgular ilk yerleşenlerin Gaskalar (Kaşkalar) olduğunu, buraya daha önce gelenlerle birleşerek Mert ırmağı ağzında küçük bir şehir kurduklarını gösterir. Şehir daha sonra Hitit ve Frigler’in hâkimiyetine girdi. Bazı eski Yunan kaynaklarında Samsun ve civarında Amazon adı verilen savaşçı kadınların yaşadığı ve kendi topraklarına yabancı erkek sokmadıkları yazılıdır. Amazonlar’ın bugünkü Çarşamba ve Terme ovalarında bulundukları iddia edilir. Frigler’in ardından Doğu Karadeniz kıyı şeridinde Kimmerler hâkim oldu. Lidyalılar’ın Kimmerler’i yenmesinden sonra Ege’nin denizci kavimlerinden Miletliler buraya gelip yerleşti ve mevcut eski yerleşim yerine Amisos adını vererek yeniden kurdu. Enetê adlı eski yerleşim yeri Amisos adını aldı (Strabon, s. 15, 20, 28). Anadolu hâkimiyeti yüzünden Lidyalılar’la Persler arasında meydana gelen savaştan (m.ö. 546) sonra Pers hâkimiyetine girdi. Amisos’a gelen Pers İmparatoru Darius şehrin yerini beğenmeyerek 3 km. batısındaki Toramantepe’de yeniden kurdu ve burası daha sonra Kara Samsun adıyla anılmaya başlandı. Bir ara Yunan Kralı Perikles’in ele geçirdiği Amisos tekrar Persler tarafından alındı. Bu hâkimiyet milâttan önce 331 yılına kadar sürdü. Büyük İskender’in Persler’i yenmesi üzerine Makedonyalılar’ın hâkimiyetine girdi. İskender’in ölümünün ardından Pers Kralı Mitridates milâttan önce 255’te Amasya, Sinop ve Amisos’u ele geçirerek bölgede Pont Krallığı adıyla bir devlet kurdu. Milâttan önce 64 yılında Romalılar’ın eline geçince ticarî önemi giderek arttı. Ticarî gelişme şehrin zenginleşmesini sağladı ve bir süre sonra Hıristiyanlık yayılmaya başladı. Roma İmparatorluğu ikiye bölününce Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu’nun idaresi altına giren Amisos piskoposluk merkezi haline getirildi. Bizanslılar’la müslüman Araplar arasında başlayan savaşlar şehri de etkiledi. Nitekim Malatya Emîri Ömer b. Abdullah’ı yenen Bizans ordusu Amisos’u geri aldı ve şehir Türkler tarafından fethedilinceye kadar Bizans hâkimiyetinde kaldı.

1150 veya 1155’te Dânişmendliler’in Sivas-Amasya Emîri Yağıbasan Samsun’a yönelik akınlarda bulundu. Şehrin Türkler tarafından alınışı II. Kılıcarslan devri (1155-1192) sonlarındadır. Ancak onun ülkeyi oğulları arasında paylaştırması üzerine çıkan kardeş kavgası döneminde şehir ve çevresindeki dağlık bölgeler tekrar Komnenoslar’ın kontrolüne girdi. II. Rükneddin Süleyman Şah, Samsun’a kadar Doğu Karadeniz topraklarını tekrar ele geçirdi (590/1194). İmparator III. Aleksios’un 1200’de şehri zaptetme girişimi başarısız kaldı ve Canik kesimi kontrol altına alındı. 1228 yılına kadar Sinop’tan Ünye’ye uzanan sahil boyunda hâkimiyet kuruldu. Selçuklular devrinde özellikle XIII. yüzyılda Çepniler, Sinop’tan Trabzon’a uzanan bölgede yerleşti. Çepniler’in Samsun-Sinop yöresindeki faaliyetleriyle ön plana çıkmaları Muînüddin Süleyman Pervâne’nin ölümünden (676/1277) sonradır. Şehir bu dönemde Kırım ile ticaret bakımından önemli bir liman haline geldi. İlhanlılar devrinde Samsun’da bir darphâne bulunduğu anlaşılmaktadır.

II. Keykâvus’un torunu Tâceddin Altunbaş Gazi Çelebi’nin kurduğu Kubadoğulları Samsun, Kavak ve Lâdik yörelerinde hüküm sürüyordu. Altunbaş’ın ölümünü (1340-1350 arası) müteakip oğlu Keykubad Samsun, Kavak ve Lâdik’te otoritesini tesis etti. XIV. yüzyılda şehir iki ayrı kısımdan oluşmaktaydı: Müslüman Samsun ve Cenevizliler’e ait Simisso. Schiltberger, Samsun’un surları birbirinden yaklaşık bir ok atımı uzaklıkta birbiri karşısında iki şehir olduğunu, birinde hıristiyanlar ve Cenevizliler’in, diğerinde çevredeki toprakların sahibi olan müslümanların yaşadığını ifade eder (Türkler ve Tatarlar Arasında, s. 48-51). XIII. yüzyılın başlarında muhtemelen Rumlar’ın yerleşmiş olduğu Amisos da şehrin üçüncü kısmını teşkil ediyordu. Ancak bölgenin Türk kontrolüne girmesiyle yalnızca XIII. yüzyılda ticarî amaçlarla kurulan Simisso, Osmanlılar’ın Samsun’u nihaî fethine kadar özerkliğini sürdürdü.

Osmanlılar şehri ilk defa, Akkoyunlular’ın 1398’de Kadı Burhâneddin’i öldürmesinden sonra I. Bayezid’in bölgeye düzenlediği sefer esnasında ele geçirdi. O sırada Samsun’un emîri Kubadoğlu Cüneyd idi. Cüneyd, Yıldırım Bayezid ile hiç karşılaşmaksızın Samsun’dan kaçtı. Simisso ise Cenevizliler’in elinde bırakıldı ve bölgenin valiliği Bulgar Kralı Şişman’ın müslüman olan oğlu Aleksandr’a verildi. Ankara Savaşı’nda Timur’un Yıldırım Bayezid’i yenmesinden sonra Cüneyd Bey Samsun’a dönüp beyliğini yeniden ihya etti. 6 Nisan 1403’te Samsun’dan geçen Katalan elçisi Clavijo buranın Türkler’in elinde, iki kaleden ibaret olup birinde Cenevizliler’in bulunduğu bilgisini tekrarlar (Anadolu, Orta Asya ve Timur, s. 67). Bölgedeki küçük beylikler arasında iktidar mücadelelerinin sonucunda muhtemelen 820-822’de (1417-1419) Niksar ve Çarşamba yöresini ellerinde bulunduran Tâceddinoğulları, Cüneyd’i öldürdü. Bu olay üzerine Candaroğulları Samsun’a hâkim oldu ve İsfendiyar Bey’in oğlu Hızır Samsun valiliğine getirildi. Ardından o sırada Amasya’da sancak beyi olarak bulunan Şehzade Murad’ın (II. Murad) lalası Biçeroğlu Hamza Bey, Kâfir Samsun’un yandığını ve içindekilerin gemilere binerek şehri terkettiklerini duyunca burayı ele geçirdi. Müslüman Samsun ise İsfendiyar oğlu Hızır Bey’den savaşsız teslim alındı. Osmanlı kroniklerinin ifadesinden, Cenevizliler’in şehirden ayrılışının müslüman Samsun’un Osmanlılar’a teslim olmasından daha önce vuku bulduğu anlaşılmaktadır (Âşıkpaşazâde, s. 152; Neşrî, II, 541). Tarihî takvimlerde bahsi geçen 820 (1417) veya 821 (1418) tarihli Canik seferinde Canik’in Kavak ve Havza gibi güney kısımlarının Osmanlı topraklarına katıldığı, Samsun’un iki yıl sonra (823/1420) ele geçirildiği söylenebilir. Her ne kadar kaynaklarda Cenevizliler’in tamamen şehri terkettikleri belirtiliyorsa da İtalyan kaynakları 1424’te şehirde bir Ceneviz kolonisinin varlığından söz eder. 890 (1485) tarihli Tahrir Defteri (BA, TD, nr. 37) Samsun’da “Frenkpazarı cemaati” adı altında bir grubun varlığına tanıklık eder ki bunların Ceneviz kolonisinin kalıntıları olduğu anlaşılır.

Osmanlı tahrir defterleri, Samsun şehrinin XV-XVII. yüzyıllardaki mahalleleri ve nüfusu hakkında bilgiler içerir. Samsun’da 1485’te bulunan mahalleler şunlardır: Hızır Bey Mescidi (Câmi-i Hızır Paşa), Pazarkapı Mescidi, Köhne Mescid, Meğde Kapısı Mescidi, Yeni Cami (Hacılar / Sadi Bey), Şeyh Hamza, Kethüdâ Hüseyin Mescidi, Has Bey / Hacı Bey Mescidi, Yenice Mescidi (Mehmed Kirişçi) ve Debbâğan. Ayrıca seksen bir neferden (yetişkin erkek nüfus) oluşan Rum ve seksen dört neferden oluşan Ermeni cemaatleriyle Cenevizliler’in kalıntısı olan altı kişilik bir grup mevcuttu. Bunların dışında vergiden muaf Seyyid Kutbüddin Zâviyesi cemaatiyle kalede görev yapan müstahfızlar, pâsbân ve zenberekçiler kaydedilmiştir. Şehrin nüfusu 492 neferden (1500 kişi) ibaretti, 1520’de bu sayı 408’e düştü, 1576’da 542 oldu (tahminen 1800 kişi). XVI. yüzyılda Pazarkapı Mescidi mahallesi ortadan kalkarken Hoca Hayreddin, Girdeciyan, Aslıhan ve Hacılar mahalleleri ortaya çıktı. Kasabadaki gayri müslim nüfus giderek azaldı (1576’da yirmi iki nefer Rum, otuz bir nefer Ermeni). XVII. yüzyıla gelindiğinde 1052 (1642) tarihli avârız hâneleri sayımına göre kasaba yakınındaki Kadıköy’de oldukça kalabalık bir gayri müslim nüfus (doksan dört nefer) varlığını devam ettirirken artık büyükçe bir köy durumuna düşen Samsun’da gayri müslim cemaat kalmamış, sadece bir müslüman mahallesinde iki nefer zimmî yazılmıştır. 1642’de “nefs-i kasaba-i Samsun” olarak kaydedilen kasaba merkezinin yanında Meğde Kapısı, kale içindeki Hatun Camii, Şeyh Hamza, Sâdi Paşa, Has Bey, Girdeciyan, Yenice ve Kırbaç Ali mahalleleri vardı. Kasabada yetmiş altısı askerî ve ulemâ, elli altısı reâyâ hânesi ve ikisi mücerret toplam 134 yetişkin erkek nüfus kaydedilmiştir. Bu dönemde Samsun’un nüfusundaki azalmanın sebeplerinden biri Kazak saldırıları sonucu şehrin yakılmış olmasıdır (BA, MAD, nr. 3880, s. 7). Öte yandan gayri müslimler önceki dönemde de var olan, büyük ölçüde gayri müslimlerin oturduğu Kadıköy’e çekilmiş olmalıdır. XV-XVI. yüzyıllarda Samsun kasabasının vergi gelirleri içinde en büyük pay hiç şüphesiz liman ve gümrük gelirlerine aitti (1520’de 82.000, 1576’da 160.000 akçe; bu son rakama Terme ve Ünye liman gelirleri dahildir). Trabzon ve Sinop ile karşılaştırıldığında mütevazi bir liman kasabası olan Samsun’da limanın, köle ticareti ve İstanbul’un iâşesi için çevreden sağlanan malların gemilere yüklenmesi dışında uzun mesafe ticaretinden pek fazla pay alamadığı anlaşılmaktadır. Kazak saldırıları yüzünden küçülen kasabanın liman geliri 1642 itibariyle akçe kıymetindeki düşüş de dikkate alındığında çok azalarak 80.000 akçeye geriledi (BA, MAD, nr. 3880, s. 7). Kasabada XV-XVI. yüzyıl kayıtlarına göre boyahane, mumhane, salhane, kapan, ihtisab, pazar bacı, meyhane, damga mukātaaları da vardı. 1485 ve 1520’de görülen bozahane 1576’da kaldırılmıştır. Kasabada oturanların kısmen hububat yetiştirdiği ve bağcılıkla uğraştığı anlaşılmaktadır. Nüfus bakımından olduğu gibi vergi potansiyeli açısından da Samsun küçük ölçüde bir şehir yerleşimiydi. Samsun XVII. yüzyılın ikinci yarısında durumunu korudu. Kâtib Çelebi burayı dağlar içinde havası kötü, evlerinin bir bölümü bataklık arazide kurulu bir kasaba olarak anar. Evliya Çelebi ise limanının açık olduğunu, fakat demir atılabilecek bir durumda bulunduğunu, halkının tamamının gemici ve kendirci olduğunu belirtir. III. Mehmed devrinde kalesinin Urus (Kazaklar) tarafından yıkıldığını ve daha sonra tamir edildiğini belirtir ki bu 1642 tarihli bir belgede, “Rus-ı menhûs cânibinden zarar târî olup iki defa ihrâk bi’n-nâr olmakla …” şeklinde vurgulanmıştır. Evliya Çelebi ayrıca medrese, imaret ve dârülhadis olmadığını, yalnız sıbyan mektebi bulunduğunu söyler.

XVIII. yüzyıl başlarında Samsun’u gören Tournefort buradan bir köy gibi söz eder. Bu yüzyılda Samsun’da tıpkı diğer yerlerde olduğu gibi âyanlar önem kazandı. Canikli Hacı Ali Paşa ve oğulları sadece Canik’te değil Trabzon, Amasya gibi komşu yörelerde de yöneticilik yaptı. 1808’de II. Mahmud başa geçince Tayyar Mahmud Paşa idam edildi ve Canikli Hacı Ali Paşa ailesinin nüfuzu sona erdi. Bu sülâleden sonra Hacı Ali Paşa’nın hazinedarı olan Süleyman Paşa’nın ailesi bazı kesintilere rağmen XIX. yüzyıl ortalarına kadar yöreyi yönetti. Süleyman Paşa 1841’de ölünce kardeşi Abdullah Paşa Canik muhassılı ve ardından Trabzon valisi oldu. Abdullah Paşa’nın 1846’da azledilmesiyle bu ailenin dönemi sona erdi ve Canik’te mutasarrıf paşalar dönemi başladı.

Samsun Limanı, XVII ve XVIII. yüzyıllarda Sinop kadar olmasa da Kırım ve Kafkaslar’a pamuklu ihracatı yapılan bir çıkış noktasıydı. Sinop ve Trabzon limanlarının gölgesinde kaldığından Samsun’un ticaret açısından asıl önemi, Anadolu’daki ticaret yollarını Karadeniz’e bağlayan bir geçiş noktasında bulunmasından kaynaklanıyordu. Küçük Kaynarca Antlaşması ile (1774) önce Rus gemilerine, ardından Avusturya, İngiltere, Fransa ve diğer Avrupa devletlerine Karadeniz’de serbest dolaşım hakkı tanınmasıyla ticaret canlandı. Yüzyıl sonlarında Samsun Limanı’ndan mal alıp götüren gemi reislerinin çoğunun müslüman olup Samsun ve çevresinden olduğu anlaşılmaktadır. İhraç mallarının başında Amasya ve Tokat pamukluları ile hayvanî yağlar, deri vb. gelirken ithal malları arasında ham demir, Leh çuhası, sade yağ ve don yağı gibi ürünler vardı.

1813-1814’te Anadolu’yu gezen J. McDonald Kinneir’e göre Samsun’da beş adet minareli cami, bir hamam ve tüccarlar için bir han vardı; nüfusu 2000 kadardı. 1817-1818’de Bıjışkyan, Samsun’da kale ve binalardan, limanı geniş olmakla birlikte emniyetli bir sığınak olmadığından bahseder. Ona göre kasabada değişik milletlere mensup tüccarlar bulunmaktaydı. 1836’da J. Brunt şehir nüfusunu 10.000 olarak tahmin eder. 1838’de şehri ziyaret eden Henry Suter’e göre kasabada 450 Türk, 150 Rum aile vardı; Samsun’un pazarlarında bol mal bulunuyordu. Ancak bunlar mahallî tüketimden ziyade transit ticarete hizmet etmekteydi. Avusturya bandıralı buharlı gemilerle İranlı ve Avrupalı tüccarlar şehre uğruyor ve Karadeniz’i geçerek Rumeli ve Orta Avrupa ile ticaret yapıyordu. Kaynaklarda, şehrin havası ağır olduğundan Rum ve Ermeniler’in yarım saat mesafede yüksekte bulunan Kadıköy’de oturdukları belirtilir. Bununla birlikte daha düşük nüfus tahminleri de vardır. Samsun’u 1847’de ziyaret eden Osmanlı seyyahı Ferruhan Bey’e göre kasabada 500 Türk, 240 Rum, 60 Ermeni ve birkaç Avrupalı hânesi vardı ve toplam nüfus 6000 kadardı. Şehirde her etnik-dinî grubun ayrı mahallelerde oturduğu ve deniz kıyısındaki Türk mahallesinde bedesten, han, hamam, yedi cami ve dört türbe (Seyyid Kutbüddin, Îsâ Baba, Seydi Bey ve Hüseyin Gazi) bulunduğu ifade edilir. XIX. yüzyıl sonlarında Şemseddin Sâmi (1890’ların başında) Samsun nüfusunun 11.000 civarında olduğunu ve bunun üçte birinin müslüman, kalanının Rum, Ermeni vb.nden oluştuğunu bildirir. Samsun’un buharlı gemi ulaşımına açılmasının ve yüksek vasıflı tütün ekiminin Bafra çevresinden başlayarak yayılmasının şehrin gelişmesine yol açması sonucunda Türk nüfusu arttığı gibi Trabzon’dan ve Ege kıyılarından, İç Anadolu’daki Türkçe konuşan Rum ve Ermeniler’den gelip yerleşenler oldu. Hiç şüphesiz nüfus artışında bu göçler birinci dereceden rol oynadı. Özellikle Rum nüfusun artışında İstanbul ve Batı Anadolu’dan göçlerin önemli katkısının olduğu, Rumlar’ın ve Ermeniler’in tütün ticareti denetimini ellerinde bulundurdukları anlaşılmaktadır. 1841 yılının Temmuz-Aralık aylarında Samsun Limanı’na elli dokuzu Türk, otuz dördü Avusturya bayrağı taşıyan toplam doksan yedi gemi 133.379 sterlinlik mal getirmiş, toplam 103 gemi ise 121.138 sterlinlik mal götürmüştü. İhraç ürünleri arasında Samsun’un yakın çevresinde üretildiği anlaşılan belli başlı kalemler tütün, salyangoz, çeşitli hububat ve baklagiller, bal mumu, keten, kendir vb. yer almaktadır. 1860’lar itibariyle Samsun’un İstanbul-Bağdat yolunun ana limanı olduğu ve yöre tütününün uluslararası pazarlarda müşteri bulduğu görülmektedir. Öte yandan Samsun Limanı XIX. yüzyılın ikinci yarısında Kafkaslar’dan göçenler için büyük bir önem kazandı. Bu göçmenler iç kesimlere nakledilmekle birlikte bir kısmı Samsun yöresinde yerleşiyordu. 1880 yılında Samsun’da 34.877 kişi karaya çıkmış, bunların 1375’i ölmüş, 6538’i Canik sancağına yerleşirken kalanlar Ankara ve Sivas’a gönderilmiştir (Karpat, s. 111). Şehrin artan demografik ve ekonomik önemine paralel olarak 1865-1875 arasında İngiltere, Sicilya, Rusya, Avusturya, Belçika ve Amerika Birleşik Devletleri gibi devletlerin konsoloslarına rastlanmaktadır. Limanın, yeni yolların, okulların ve telgraf hatlarının açılması girişimleri ve alt yapı çalışmaları devam etse de Islahat Fermanı’ndan sonra yapımı tasarlanan Sivas-Samsun demiryolu projesi sonuçsuz kaldı. Şehrin 1869’da uğradığı yangının ardından vilâyet başmühendisi Briyo ve Hırsan Efendi tarafından yapılan çalışmalar çerçevesinde şehrin yeniden imar ve inşasına girişildi. Mimar Briyo şehri birbirini dik kesen cadde ve sokaklardan oluşacak şekilde planlamıştı. Bu faaliyet bugünkü modern Samsun’un fizikî yapısı üzerinde kalıcı bir etki yaptı. Samsun Limanı’nın ihraç ve ithal faaliyeti Millî Mücadele’nin başlangıç yıllarında biraz azalsa da önemli çapta sürdü. Marsilya, Londra, İtalya, İskenderiye, Liverpool, Amsterdam, New York vb. yerlere özellikle tütün ihraç etme işinin sürdürüldüğü; Hindistan, Amerika, Rusya, Yunanistan ve İngiltere’den kanaviçe çuval, un, tuzlu balık, şarap, kundura boyası, lastik çizme, benzin vb. ithal edildiği görülmektedir.

Samsun özellikle Millî Mücadele açısından önemli bir mevkiye sahiptir. Daha Balkan savaşları sırasında sadakatlerinin Osmanlı Devleti’ne değil Yunanistan’a olduğunu açıkça ortaya koyan ve Doğu Karadeniz bölgesinde bir Pontus devleti hayaliyle hareket eden birtakım Rum teşekkülleri (Pontus İdman Kulübü, Samsun Rum Göçmenler Cemiyeti, Mukaddes Rum Anadolu Cemiyeti gibi) ve kiliseler Mondros Mütarekesi’nin ardından faaliyetlerini hızlandırdı. Mustafa Kemal Paşa’nın Dokuzuncu Ordu müfettişi olarak gönderildiği Samsun’a geliş sebebi zâhiren buradaki Rum çeteleriyle müslüman çeteleri arasındaki çatışmalardı. Özellikle Nebyan dağını mesken tutan Rum çetelerinin saldırıları yörenin müslüman halkından tepki görmüş ve Müdâfaa-i Hukuk örgütlenmeleri çerçevesinde faaliyetler ortaya çıkmıştı. Anadolu’nun diğer yerlerinde olduğu gibi Samsun’da da önce mahallî cemiyetler (Cem‘iyyet-i Hayriyye-i İslâmiyye, Karadeniz Türkleri Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti) kuruldu. Sivas Kongresi’nden sonra Anadolu ve Rumeli Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti etrafında birleşince Samsun’da da Boşnakzâde Süleyman Bey başkanlığında bir şube açıldı. Pontusçuluk faaliyetlerine karşı millî hükümet, askerî ve adlî tedbirlerin yanında sahil kesimindeki Rum halkının göç ettirilmesi gibi idarî tedbirlere de başvurdu. Millî Mücadele’nin son yılında Samsun, Yunan donanması tarafından bombalandı (7 Haziran 1922), hükümet binası ve meskenler tahribata uğradı. Mustafa Kemal Paşa’nın maiyetiyle 19 Mayıs 1919’da Millî Mücadele’yi başlatmak üzere Samsun’a çıkışı Türk tarihi bakımından müstesna bir önemi haiz olduğu gibi Samsun’un tarihinde de unutulmaz bir yere sahiptir.


İDARÎ YAPI.

Eskiçağ’lardan beri meskûn bir yöre olan Samsun havalisi Türkler’in Anadolu’yu fethi sürecinde kısa zamanda Türkleşmiş ve İslâmlaşmıştır. Türkler bu yöreye Canit veya Canik adını vermiştir. Osmanlı devrinde de Vezirköprü, Lâdik ve Havza dışında bugünkü Samsun ile Ordu havalisi Canik olarak adlandırılmıştır. Klasik Osmanlı döneminden Cumhuriyet’e kadar günümüzdeki Kavak, Yakakent, Alaçam, Bafra, Samsun merkez, Tekkeköy, Asarcık, Ayvacık, Çarşamba, Salıpazarı, Terme gibi Samsun’un ilçeleriyle birlikte Ünye, Korgan, Kumru, Fatsa, Tekkiraz, Akkuş gibi Ordu’ya bağlı yerler Canik sancağına bağlıydı. Osmanlı devrinde timar sistemi çerçevesinde sancak-nahiye, adlî-idarî açıdan ise kaza örgütlenmesi esastı. XV-XVI. yüzyıllarda Samsun, Bafra, Kavak, Arım (yaklaşık Çarşamba yöresi), Terme, Ünye ve Satılmış (Fatsa, Korgan ve çevresi) timar nahiyeleri, aynı zamanda birer kadılık bölgesiydi (kaza). XVII. yüzyılda Canik sancağı kazaları arttı. Canik sancağının Satılmış (Satılmış, Cevizderesi, Meydan, Keşderesi, Çöreği, Serkis), Terme (Terme, Akçay, Fenaris, İfraz), Arım (Arım, Ökse, Ayvacık, Hisarcık) kazalarının sınırları içinde yeni kazalar ortaya çıkarken Bafra’ya tâbi Alaçam nahiyesi de bu yüzyılda kaza statüsü kazandı. XVIII. yüzyılda güçlü âyan ailelerinin etki alanlarını Trabzon’a kadar uzatmalarının bir sonucu olarak Canik livâsı Trabzon eyaletine bağlandı. 1864 tarihli Vilâyet Nizamnâmesi’ne göre yapılan düzenlemeler sırasında Canik sancağının kaza sayısı azaldı. 1855-1856’da Trabzon vilâyetinin beş sancağından biri Canik livâsı, Samsun, Bafra, Alaçam, Kavak, Çarşamba, Akçay, Ünye, Fenaris, Fatsa, Ayvacık, Ökse, Nâhiye-i Meydan ve Serkeş’ten oluşmaktayken salnâmelere göre 1869’da Canik sancağında dört kaza vardı: Samsun kazası ve ona bağlı Ma‘den-i Kâbi ve Kavak nahiyeleri, merkez, Fatsa, Bolaman, Karakuş ve Niksar nahiyelerinden oluşan Ünye kazası, Alaçam nahiyesini içeren Bafra kazası ve Terme nahiyesini içeren Çarşamba kazası. Köy sayısı 862 idi. XV-XVI. yüzyıllar Canik sancağının kırsal nüfusu 1485’te yaklaşık 60-75.000 arasında iken 1576’da toplam tahminî köylü nüfusu 107-118.000 arasındaydı. Kasabaların ve askerî kesimin hesaba dahil edilmesiyle yörenin tahminî nüfusunun 1485’te 81.000, 1576’da 115-126.000 civarında olduğu söylenebilir. Bu nüfusun yaklaşık % 95’i müslüman, % 5’i gayri müslimdi (Rum ve Ermeni). Hatta tahrir kayıtlarına itibar edilecek olursa 1576’da gayri müslim oranı % 3,5 düzeyine kadar gerilemiştir. Avârıza tâbi nüfusun ayrıntılı biçimde yazıldığı 1642 tarihli mufassal avârız defterine göre (BA, MAD, nr. 3880) Canik sancağının kendir hasları bölgesi (Çarşamba-Terme-Ünye) dışında toplam kayıtlı nüfusu 733 askerî, 3719 reâyâ hânesi, 364 mücerret ve 361 muaf olarak tesbit edilmiştir (yaklaşık 20.000 kişi). Öte yandan aynı tarihe ait icmal kayıtlarına göre bu kesimde avârızla yükümlü gerçek hâne sayısı 3897 olarak belirlenmiş olup bunlar 351,5 avârız hânesi diye hesaplanmıştır. Tersâne-i Âmire’ye kendir ocaklığı olan Çarşamba (Arım, Ökse, Ayvacık, Hisarcık kazaları), Terme (Akçay, İfraz, Fenaris) ve Ünye yöresinde 5612 hâne (tahminen 28.000 kişi) tesbit edilmiştir (BA, KK, nr. 2603, s. 6). XIX. yüzyılda idarî bakımdan değişikliğe uğrayan sancakta 1869’da 8134 gayri müslim, 29.168 müslüman ahali yaşıyordu. 1298 (1881) tarihli Trabzon Vilâyeti Salnâmesi’ne göre Canik sancağının tamamında müslüman nüfusu büyük bir çoğunluğa sahip olmakla birlikte (127. 795 erkek nüfusunun 92.365’i yani % 72’si) Samsun kazasının 19.399 erkek nüfusunun 6460’ı müslüman, 12.753’ü Rum, 187’si Ermeni idi. Öte yandan 1881-1882 ve 1893 Osmanlı Genel Nüfus Sayımı verilerine göre (Karpat, s. 178) Canik merkez (Samsun) kazasında müslümanların (15. 502 erkek, 17.917 kadın) ve Rumlar’ın (15. 297 erkek, 17.628 kadın) sayısı hemen hemen aynıdır. 1319 r. (1904) yılında Canik sancağının müslüman nüfusu 114.317’si erkek ve 113.107’si kadın olmak üzere toplam 227.424 kişiden oluşurken Rumlar 35.905’i erkek ve 36.748’i kadın olmak üzere 72.653 kişilik bir nüfusa, Ermeniler ise 10.047’si erkek ve 9955’i kadın olmak üzere 20.002 kişilik bir nüfusa sahipti. Sancakta yetmiş dört Katolik (otuz dört erkek, kırk kadın) ve 557 Protestan (286 erkek, 269 kadın) kaydedilmiştir. Bu rakamlara göre 320.710 kişilik toplam nüfusun % 71’i müslüman, % 22,7’si Rum, % 6,2’si Ermeni idi. XIX. yüzyılın ikinci yarısında Kafkaslar’dan yapılan göçlerle I. Dünya Savaşı ve Millî Mücadele sırasında ve sonrasında Balkanlar’dan ve Doğu Karadeniz’den gelenler bu nüfusta etkili olmuştur. Yöreden ayrılan Ermeni ve özellikle Rum nüfusa karşılık Canik vilâyetine mübadele döneminde toplam 22.000 göçmen yerleştirilmiş olup bunlar il nüfusunun % 11 oranında artmasını sağlamıştır. Şehirdeki belli başlı tarihî eserler şunlardır: Büyük Cami (Vâlide Camii), Yalı Camii, Hacı Hatun Camii, Kale Camii (1314, İlhanlı Valisi Emîr Timurtaş tarafından yaptırılmıştır), Pazar Camii (XIV. yüzyıl İlhanlı eseri, 1819’da onarım geçirmiştir), Hançerli Camii, Şeyh Kutbüddin Camii ve Türbesi, Îsâ Baba Türbesi. Atatürk’ün Samsun’a çıkışı hâtırasına 1928-1931 yılları arasında Avusturyalı heykeltıraş Heinrich Krippel tarafından yapılan Atatürk Anıtı ile mimar Seçkin Viter tarafından projesi çizilen ve 1969’da açılan İlkadım Anıtı şehrin önemli anıtlarıdır. Tarihî kayıtlara göre Pazar mahallesinde bulunan Taşhan da önemli bir ticarî yapıdır. 1508 tarihli Arapça bir vakfiyede hanı saran mahzen ve dükkânların Ahî Ali Zâviyesi vakfı olduğu belirtilir. Şehirde Kale mahallesinde Canik muhassıllığı yapan hazinedarzâde Süleyman Paşa tarafından vakfedilen arasta vardır. Yapı muhtemelen 1785’ten önce inşa edilmiş, daha sonra Süleyman Paşa tarafından satın alınarak vakfedilmiştir.

Bugünkü Samsun. Cumhuriyet’in başında aynı isimle kurulan vilâyetin (Samsun vilâyeti) merkezi olan Samsun şehri ilk nüfus sayımında (1927) 30.333 nüfusa sahip bulunuyor ve bu nüfus daha çok Kadıköy, Selâhiye ve Ulugazi mahallelerinde toplanıyordu. Şehrin nüfusu 1950’li yıllara kadar fazla bir artış göstermemiş, ilk defa 1955 sayımında 50.000’i aşmıştır (62.629). Bu tarihlerden itibaren nüfus artışına paralel biçimde alanı genişleyen Samsun şehri Subaşı, Saathane ve Cumhuriyet Meydanı semtlerine doğru yayılmış, daha sonra Ondokuzmayıs, Hürriyet ve Çiftlik mahalleleri yönünde genişlemiştir.

Bu genişlemelerden önce şehir dar bir kıyı şeridinden ibaret iken kıyı şeridinden taşarak şeridi kuşatan yamaçlarda 100 metreyi aşan yüksekliklere kadar yayılmıştır. Son on yıldaki gelişmeler ise genellikle Bafra istikametine yani batıya doğru olmaktadır. Mekân genişlemesine paralel olarak nüfus artışı da hızlanmış, 1965’te 100.000’i aşan nüfus (107.510) 1980’de 200.000’e yaklaşmış (198.749), 1990’da 300.000’i aşmış (303.979), 2007 sayımında 423.859’u bulmuştur. Gerek mekânsal gerekse ona paralel biçimde giden sayısal gelişmelere yol açan faktörler olarak Samsun-Sivas demiryolunun tamamlanarak (1932) şehrin Anadolu demiryolu ağına bağlanması, 1960’ta modern bir limana kavuşması, un, salça, bitkisel yağ, süt ürünleri, sigara (eskiden Samsun şehrinde iken şimdi Ondokuzmayıs ilçesinde), orman ürünleri, çimento, gübre, azot ve sülfürik asit, bakır ve pirit filizlerini işleyen Karadeniz Bakır İşletmeleri (şehrin sınırları dışında, fakat günümüzde şehirle âdeta bütünleşmiş durumda olan Tekkeköy ilçesi sınırları içindedir) gibi endüstri kuruluşlarının devreye girmesi, 1963 yılında Samsun Fuarı’nın kurulması, 1970’li yıllardan sonra Ondokuz Mayıs Üniversitesi gibi eğitim kurumuna kavuşması ve 1993’te “büyükşehir” statüsü kazanması sayılabilir.

Samsun şehrinin merkez olduğu Samsun ili Ordu, Tokat, Amasya, Çorum ve Sinop illeriyle, kuzeyden Karadeniz’le kuşatılmıştır. Merkez ilçe dışında Alaçam, Asarcık, Ayvacık, Bafra, Çarşamba, Havza, Kavak, Ladik, Ondokuzmayıs (Engiz / Ballıca), Salıpazarı, Tekkeköy, Terme, Vezirköprü ve Yakakent adlı on dört ilçeye ayrılmıştır. 9083 km² genişliğindeki Samsun ilinin 2007 sayımına göre nüfusu 1.228.959, nüfus yoğunluğu ise 135 idi. Diyanet İşleri Başkanlığı’na ait 2007 yılı istatistiklerine göre Samsun’da il ve ilçe merkezlerinde 485, kasabalarda 139 ve köylerde 1990 olmak üzere toplam 2614 cami bulunmaktadır. İl merkezindeki cami sayısı 209’dur.

BİBLİYOGRAFYA:

-Strabon, Antik Anadolu Coğrafyası (Geographika: XII-XIII-XIV) (trc. Adnan Pekman), İstanbul 1993, s. 15, 20, 28;
-Clavijo, Anadolu, Orta Asya ve Timur (trc. Ömer Rıza Doğrul, s.nşr. Kâmil Doruk), İstanbul 1993, s. 67;
-Âşıkpaşazâde, Târih (Atsız), s. 152;
-J. Schiltberger, Türkler ve Tatarlar Arasında: 1394-1427 (trc. Turgut Akpınar), İstanbul 1995, s. 48-51;
-Neşrî, Cihannümâ (Unat), II, 541-547, 593-603;
-Ordu Yöresi Tarihinin Kaynakları: 387 Numaralı Defter-i Karaman ve Rum’un Canik Livâsı’na Âit Bölümü (1520) (haz. Bahaeddin Yediyıldız v.dğr.), Ankara 2002;
-Kâtib Çelebi, Cihannümâ, s. 623-624;
-Evliya Çelebi, Seyahatnâme (Dağlı), II, 45-46;
-J. P. de Tournefort, Tournefort Seyahatnamesi (ed. Stefanos Yerasinos, trc. Teoman Tunçdoğan), İstanbul 2005, II, 116, 223;
-Ch. Texier, Küçük Asya: Coğrafyası Tarihi ve Arkeolojisi (trc. Ali Suad, nşr. Kâzım Yaşar Kopraman - Musa Yıldız), Ankara 2002, III, 204-212;
-W. M. Ramsay, The Historical Geography of Asia Minor, London 1890, s. 27-28, 114, 262;
-R. Vadala, Samsoun: Passé-Présent-Avenir, Paris 1934;
-Ali Tanoğlu, “Samsun Şehri”, Dördüncü Üniversite Haftası, İstanbul 1943, s. 44-71;
-Ali Sarcan, Samsun Tarihi, Ankara 1966;
-Cumhuriyetin 50. Yılında Samsun-1973 İl Yıllığı, Ankara 1974;
-P. Minas Bıjışkyan, Karadeniz Kıyıları Tarih ve Coğrafyası: 1817-1819 (trc. H. D. Andreasyan), İstanbul 1979, s. 34;
-Ercan Tatlıdil, “Göç ve Kentsel Gelişme, Samsun Örneği”, Birinci Tarih Boyunca Karadeniz Kongresi Bildirileri (13-17 Ekim 1986), Samsun 1988, s. 351-373;
-Bayram Kodaman, “XVIII. Yüzyılda Samsun Gümrüğü”, İkinci Tarih Boyunca Karadeniz Kongresi Bildirileri: 1-3 Haziran 1988 (haz. Mehmet Sağlam v.dğr.), Samsun 1990, s. 92-97;
-Musa Çadırcı, Tanzimat Döneminde Osmanlı Kentlerinin Sosyal ve Ekonomik Yapıları, Ankara 1991, s. 301, 309, 311, 359;
-İdris Bostan, Osmanlı Bahriye Teşkilâtı: XVII. Yüzyılda Tersâne-i Âmire, Ankara 1992, s. 116, 137-141;
-Suraiya Faroqhi, Osmanlı’da Kentler ve Kentliler (trc. Neyyir Kalaycıoğlu), İstanbul 1993, s. 111-112, 131-133;
-a.mlf., “Samsun”, EI² (İng.), VIII, 1052-1054;
-Sümer Atasoy, Amisos: Antik Çağda Bir Karadeniz Kenti, Samsun 1997;
-Mehmet Emin Yolalıcı, XIX. Yüzyılda Canik (Samsun) Sancağı’nın Sosyal ve Ekonomik Yapısı, Ankara 1998, tür.yer.;
-Geçmişten Günümüze Kültür Değerleriyle Samsun, Samsun 1999;
-Mehmet Öz, XV. ve XVI. Yüzyıllarda Canik Sancağı, Ankara 1999, tür.yer.;
-19 Mayıs ve Millî Mücadelede Samsun Sempozyumu: Bildiriler (20-22 Mayıs 1999), Samsun 2000;
-Nedim İpek, Mübadele ve Samsun, Ankara 2000;
-Rıza Karagöz, Canikli Ali Paşa, Ankara 2003, tür.yer.;
-Canay Şahin, The Rise and Fall of an Ayân Family in the Eighteenth Century Anatolia: The Caniklizâdes (1737-1808) (doktora tezi, 2003), Bilkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü;
-Kemal H. Karpat, Osmanlı Nüfusu (1830-1914): Demografik ve Sosyal Özellikleri (trc. Bahar Tırnakçı), İstanbul 2003, s. 111, 178;
-Yılmaz Can, Samsun Yöresinde Bulunan Ahşap Camiler, İstanbul 2004; Geçmişten Geleceğe Samsun: 1. Kitap (haz. Cevdet Yılmaz), Samsun 2006;
-Mehmet Okur, Millî Mücadele’de Karadeniz Bölgesi’ne Yönelik İngiliz Faaliyetleri, Ankara 2006, s. 88-112, 136-139, 285-298, 323-344, 362-366;
-Geçmişten Geleceğe Samsun: 2. Kitap (haz. Cevdet Yılmaz), Samsun 2007, tür.yer.;
-M. Sami Bayraktar, “Samsun’da Osmanlı Dönemine Ait Bir Grup Ticari Yapı”, Karadeniz Tarihi Sempozyumu: 25-26 Mayıs 2005 (haz. Kenan İnan v.dğr.), Trabzon 2007, I, 515-540;
-M. Yavuz Erler, “Karadeniz’de Avrupai Bir Kent: Samsun”, a.e., s. 541-569;
-A. A. M. Bryer, “The Tourkokratia in the Pontos: Some Problems and Preliminary Conclusions”, Neo-Helenika, I, Austin 1970, s. 30-54; a.mlf., “Greeks and Türkmens: The Pontic Exception”, Dumbarton Oaks Papers, XXIX, Washington 1975, s. 115-151;
-Ercüment Kuran, “Cumhuriyet Döneminde Samsun’un Ekonomik Sosyal ve Kültürel Gelişmesi”, Ondokuz Mayıs Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, sy. 7, Samsun 1992, s. 121-125;
-Hamza Uzuneminoğlu, “Şehirlerin Alan Bakımından Gelişmesi ve Samsun Örneği”, a.e., sy. 8 (1993), s. 273-289;
-Kāmûsü’l-a‘lâm, III, 1762-1763; IV, 2931-2932; Besim Darkot, “Samsun”, İA, X, 172-178.

/Mehmet Öz  

2 Nisan 2016 Cumartesi

Johannes Schıltberger'in Samsun Anıları

7 . B ö l ü m
Bayezid’in Samsun Şehrini Fethi

Bu olayları takip eden yaz geldiğinde, Bayezid seksenbin kişilik kuvvetle Tsanika (Canik) topraklarına girdi ve başkent Samson’u (Samsun) kuşattı. Bu şehir, Kuvvetli Samson” tarafından inşa edilmiş ve ona izafe edilmişti. Şehrin hakimi de bu bölgeye izafetle Simaid ismini taşıyordu.*


Kral bu Beyi şehirden tardetti. Ahali bunu duyunca Bayezid e teslim oldular. Bayezid şehre ve bölgeye kendi adamlarını yerleştirdi.
 _______________________
(* ) Simaid, herhalde bir yanlış anlama ve yazmadan kaynaklanmaktadır. Aslında Bayezid’in şehirden çıkardığı "Kötürüm Bayezid” denilen lsfendiyar Bey idi.) 


8 . B ö l ü m
Yılanlar ve Engerekler

Ben Bayezid nezdinde bulunduğum süre içinde, Samsun’da heyecan verici, mucizevî, bir olay yaşandı. Şehrin önünde o kadar çok yılan ve engerek vardı ki bunlar kentin önündeki ovayı bir millik daire halinde adeta kuşatmışlardı. Canik (ki buna Samsun da dahildir, odunu bol, çok ormanlık bir yerdir. Yılanların bir kısmı bu ormanlık bölgeden, diğerleri ise denizden geliyordu. Yılanlar birbirleriyle savaşa girişmeden önce dokuz gün boyunca toplandılar. Bu hayvanların korkusundan kimse şehirden dışarı çıkamıyordu, halbuki bunlar ne hayvanlara ne de insanlara bir zarar veriyorlardı.

Bu sebeple şehrin ve ülkenin hâkimi yılanlara dokunulmamasını emretmişti, zira ona göre bunlar her şeye kaadir Tanrının takdiri ilahisi idi. Onuncu gün yılanlar birbirleriyle burun buruna gelip sabahtan güneşin batışına kadar savaştılar. Samsun hâkimi ve ahalisi bunu görünce, Bey kale kapılarından birini açtırıp atlı olarak küçük bir grupla şehrin önüne çıktı ve yılanların savaşını seyretti. Su yılanlarının ormanlardan gelenler karşısında gerilediğini gördü.

Ertesi sabah yılanların hâlâ orada olup olmadıklarını görmek için tekrar şehrin önüne atla gittiğinde sadece ölü yılanlar buldu. Bunları toplattırıp saydırdı, sekiz bin tane idiler. Bir çukur kazılarak bütün yılanların içine atılmasını ve üzerinin toprakla örtülmesini emretti. Sonra bu sırada Türklerin hükümdarı olan Bayezid’e bir haberci göndererek onu bu hayret verici olaydan haberdar etti.

Bayezid bu olayı şehrin yeniden feth etmişçesine büyük bir talih eseri saydı. O, orman engereklerinin deniz yılanlarını yenmesine seviniyor ve şöyle söylüyordu: “Bu, her şeye kaadir Allah’ın bir işaretidir, ve ben denize çok yakın bir ülkenin kudretli bir Beyi ve Kralı olarak umuyorum ki her şeye kaadir Tanrının yardımıyla aynı zamanda denizlerin de kudretli bir hükamdarı ve Kralı olacağım.”

Samsun aslında, surları birbirinden, aşağı yukarı bir ok atımı uzaklıkta, birbiri karşısında iki şehirdir. Şehrin birinde Hıristiyanlar, Cenevizliler, diğerinde ise çevredeki toprakların sahibi olan Müslümanlar yaşar.

Eskiden şehrin ve bölgenin hâkimi, orta Bulgaristan menşeli Dük Sisman idi. Bulgaristan ise vaktiyle üç yüz kalesi, ve şehri olan bir ülke olup başkenti Temowa (Tırnova) idi. Bu ülkeyi Bayezid fethedip Dükayı ve oğlunu tutsak etmişti. Baba, tutsaklıkta iken öldü. Oğlu, kendini hayatta bıraksınlar diye Müslümanlığı kabul etti. Bayezid o sırada Samsun ve Canik’i fethettiğinden, bu şehri ve bölgeyi kaybettiği ülkesine karşılık olarak, ölünceye kadar kendisine verdi.
(…)
 (Sayfalar: 48-51)

Johannes Schıltberger
TÜRKLER VE TATARLAR ARASINDA (1394-1427)

Als Sklave im Osmanischen Reich
und bei den Tataren: 1394-1427

ÇEVİREN Turgut Akpınar
Desenler,
Schiltberger’in eserinin Augsburg 1477 ve Frankfurt 1554 baskılarından,

Samsun Canik'te Bu Kez Deniz Yılanları Kazandı...



Yıl 1399. "Burada, Samsun'un yanında yaşanan bir mucizeyi anlatmalıyım. O zamanlar, ben Türk Sultanı'nın hizmetindeyken, şehrin yakınında o kadar çok yılan belirdi ki, oradaki düzlüğün bir mil çapındaki bölümünü kapladılar. Yılanların bir kısmı denizden çıktı, diğer bir kısmı büyük ormandan geldi, çünkü Samsun'a ait olan Canik bölgesi çok ormanlık bir yer. Dokuz gün boyunca yılanlar, toplanma yerlerine doğru geldiler. İnsanlara ve hayvanlara bir şey yapmadıkları halde, halk sayısız yılandan korktu, şehirde kimse sokağa çıkamadı."

1947 yılından kalma, Gotik harflerle basılmış eski bir kitapta yazıyor bunlar. Hans Schiltberger adında 16 yaşındaki Bavyeralı bir çocuğun, 1394'de Niğbolu savaşında başlayıp 1427'de Bavyera'da sona eren uzun serüveni. Hans Schiltberger memleketine döndükten sonra bir anı kitabı yazmış. Kitap çok sonra Rose Grässel adındaki bir hanım tarafından Hamburg'da yayımlanmış.

Samsun Canik'teki sel felaketinden sonra, selin on ikinci kurbanı, yeniden canlanan Yılanlıdere'nin kenarında bulununca, aklıma bu hikaye geldi: Yılanların savaşı. Yeniden anlatayım diye düşündüm.

1394'de Macar Kralı Siegmund, bütün Hıristiyan dünyasını Türk saldırısına karşı yardıma çağırıyor. Yardıma gidenlerden biri de, Bavyeralı bir şovalyenin uşağı olarak kahramanımız. Türklere karşı savaşa katılıyor. Niğbolu'daki savaşı, kaybediyorlar ve Sultan askerlerine, Türkler çok kayıp verdiklerinden esirleri öldürmeleri emri veriyor. 10 bin kişi öldürülüyor. Sıra tam kahramanımıza gelince, şehzadelerden biri, eski Türk töresine göre 20 yaşından küçükler savaşta öldürülmediğinden, kahramanımızı celladın elinden alıyor. Onu diğer esirlerle Bursa sarayına gönderiyorlar, orada bir tür haberci oluyor.

Hans Schiltberger'in anlattığına göre, Sultan Yıldırım Bayezid, Canik beylerine karşı 80 bin kişilik bir orduyla yürüyüp Samsun'u alıyor, Samsun Beyi 'Cuveid' kaçıyor, Sultan şehri işgal ediyor. Niğbolu'nda yendiği Bulgar Kralı İvan Şişman'ın Müslüman olan oğlu Alexander'a şehrin komutasını veriyor. Sultan bölgeden ayrıldıktan kısa (birkaç ay/gün?) sonra 1399'da, Samsun şehrinin hemen yanındaki Canik'i yılanlar basıyor.

Kitaptan aynen aktarmaya devam ediyoruz:
"...Oranın efendisi, yılanlara zarar verilmemesi emri verdi. Bunun, Yüce Tanrı'nın gözlerimizin önüne serdiği bir mucizesi olduğunu söyledi. Onuncu gün yılanlar birbirine girip savaşmaya başladılar. Şehrin Efendisi, şehrin kapılarını açtırıp, kalabalık yılan izdihamını görmek için, güvendiği birkaç adamıyla dışarı çıktı ve gördü ki, su engerekleri kara engereklerinin karşısında geri çekilmek zorunda kalmaktadırlar. Şehrin Efendisi, ertesi günün sabahı yeniden dışarı çıkıp yılanların hala meydanda olup olmadıklarına baktı. Sadece ölü yılanlar gördü ve onların toplanıp sayılmalarını emretti; 8.000 taneydiler. Bir mezar kazılmasını, yılanların içine atılmasını ve üzerinin toprakla kapatılmasını emretti. Sonra, o zamanlar Türkiye'nin hükümdarı olan Bayezid'e bir elçi gönderdi, mucizeyi ona bildirdi. Şehri ve Canik hükümdarlığını daha kısa bir süre önce fethetmiş olan Sultan, bunu uğurlu bir işaret saydı. Su yılanlarının yenilgisini kendine göre şöyle yorumladı ki, o karaların güçlü hükümdarıdır ama Tanrı'nın yardımıyla denizlerin de hükümdarı olmalıdır."

Şimdi bunu belki daha farklı yorumlamak gerekir. Bu kez yılanlı dere can aldığına göre...

O zamanda da, karaların Bayezid'den daha güçlü bir hükümdarı vardı ve adı Timur idi (Bu ad kitapta da aynen böyle geçiyor). Bayezid, her yeri denizlerle kaplı bir yerin hükümdarı, Timur ise kıta Asyası'nın tam ortasının -Çin'i bile tehdit eden- hükümdarıydı ve Samerkand'da oturuyordu...

Kahramanımız 1402'deki Ankara savaşını da anlatıyor ve bu kez esir olarak Timur'un ordusuyla Asya içlerine kadar gidiyor. (Timur'un ölümü ve gömülmesi ardından yaşanan garip olayları başka bir zaman aktarabiliriz!..)

Timur, bölgenin yönetim merkezi Sinop'u, 1402'de İsfendiyar Bey'e verdi... (Sinop 1461'de, Trabzon'a ilerleyen Fatih Sultan Mehmet tarafından kesin olarak Osmanlı imparatorluğuna bağlandı ve Beylik, yarı-bağımsızlığını kaybetti.)


Yaşar Doğu Kitabına Önsöz

Ahmet SEVEN'in Kaleminden.

Dünya aynı yüzyıl içerisinde iki büyük harp yaşamış birçok ülke felaket derecesinde ekonomik bunalımlara sürüklenmişti. Türkiye Cumhuriyeti Kurtuluş savaşından çıkmış, toparlanma süreci yaşıyordu. Doğu bloku ülkeleri sancı içerisindeydi. Yokluk yoksulluk ciddi boyutlara ulaşmıştı... Anadolu insanı tarihin bu zorlu günlerinde yanık yüreğine su serpecek bir yiğit arıyordu.

Hakikat şu ki; Kahramanlar zor zamanlarda ortaya çıkıyordu. İşte böyle bir zamanda bir Anadolu yiğidi çayırlardan fırlayıp milletlerarası minderlere uzanıyor, Milletine yüz görümlüğü gibi şampiyonluklar hediye ediyordu. Bayrağımız göndere çekilirken ulusların gözleri ona takılıyor, defalarca dinletilen  İstiklal Marşımız silinmemek üzere hafızalara kazınıyordu. Çileli Anadolu halkı elinden geldiği kadar bu şampiyonu takip ediyor,  ona bir kahraman gibi methiyeler yağdırıyor, zaferden dönen orduyu hümayunu karşılar gibi güreş kafilesine karşılama yapıyor, alıp bağırlarına basıyorlardı. 

Kabına sığmayan bu Anadolu yiğidi, önüne kim gelirse gelsin birkaç dakika içerisinde sırtını minderlere yapıştırarak tuş ediyor, hem batı'da hem de doğu'da olmak üzere  'Türk gibi kuvvetli" sözünü zirveye taşıyordu. Onun şampiyonluklar kazandığını duyan çiftçi ertesi gün tarlasına kazmasını daha bir iştiyakle vuruyor, esnaf dükkanını heyecanla açıyor, işçi-memur görevine aşkla sarılıyordu. Yediden yetmişe herkes ümitsizlik perdesini yırtıyor, 'Yenilmek ve yılmak' kelimelerini lügatlerinden çıkarıp atıyor, işte biz buyuz diyordu. Onu analar çocuklarına ninniyle, babalar da övgüyle anlatıyordu.

Yeni doğan çocuklarının adını Yaşar koyarak hem bu yiğidi örnek almalarını, hem de zaferin unutulmamasını istiyorlardı. Okullara, spor salonlarına, üniversitelere, mahalle, cadde ve sokaklara, turnuvalara adının verilmesi belki de bu yüzdendi.  O günden bugüne hiç bir sporcuya böyle bir sevgi nasip olmamış, böylesine içten sahip çıkılmamıştı. Halk onu aileden biri olarak görüyor,  kişiliği, yaşantısı, güzel ahlakı, milli-manevi şuur ve duruşuyla evlerinin en güzel köşesine yakıştırıyorlardı.  

Fatih Sultan Mehmedin İstanbul'u fethiyle 'ortaçağ'ı kapatıp 'yeniçağ’ı açması gibi, Yaşar Doğu'da güreş tarihimizde yeni bir dönemin açılmasına sebep olmuştu. Açtığı çığırdan gidenler 1970'lere kadar başarılarını sürdürüp, yurda şampiyonluk kazanarak dönmüşlerdi. Aynı zamanda her biri örnek kişilikleriyle toplum içerisinde haklı olarak itibar görmüşlerdi. 

Kendi döneminde spor yapan güreşçilere abilik ve hocalık yapmıştı. Güreş hayatını avuçlarına alan bu büyük spor adamı, sağlık sorunları yaşamasına rağmen kendi hayatını hiçe sayarak dava bildiği güreşe hizmetten geri durmamıştır. 15 Aralık 1955'te İsveç'te geçirdiği ilk kalp krizinden sonra doktorları artık güreşmek ve güreşçi yetiştirmek şöyle dursun güreş seyretmeniz bile uygun değil deseler de,  08 Ocak 1961 günü geçirdiği ikinci kalp kriziyle hayata veda edinceye kadar inandığı yolda yürümüş, onlarca şampiyon güreşçi yetiştirerek Türk Milletine armağan etmiştir. 1956 Melbourne ve 1960 Roma Olimpiyatlarında yalnız bırakmadığı talebeleriyle şampiyonluklara koşmuş, onların tarih yazmasına sebep olmuştur.

Onunla birlikte güreş yalnız bir spor dalı olarak görülmekten çıkmış, yeniden irfan mektebi kimliği kazanmıştı. Güreş ocağını Pehlivan Tekkesi bilen Yaşar Doğu bu kapının bir anlamda Yunus Emre'si olmuştur. Tıpkı o da Yunus gibi düşünerek güreş'e eğri şeylerin girmesine karşı çıkmış, bir nefer gibi hayatı boyunca bunun mücadelesini vermiştir. Milletin gönlünde varolan güreş sevgisini bir devin yeniden uyanışı gibi yalnız uyandırmakla kalmamış,  aynı zamanda onu milli ve manevi şuurla da mayalayarak beslemiştir.  Uluslararası şampiyonalarda daima birincilik kürsülerine çıkarak bayrağımızın defalarca göndere çekilip, İstiklal Marşımızın ezberletircesine okutulduğunu görünce bu mayanın nasıl tuttuğunu daha iyi anlıyoruz.

Yaşar Doğu'nun güreşimize kattığı tekniklerle birlikte kazandırdığı ruhu da iyi anlamalı, akademik seviyede inceleyip tespitler yapmalı ve yetişen güreşçilere aşılamalıdır.  Güreşin bu dava adamının atasporumuza kazandırmak istediği irfan yeniden keşfedilmeli, spor akademilerinde Yaşar Doğu Kürsüleri kurulup ondan daha fazla yararlanma yollarına gidilmelidir.

Eğitim ve öğretimde insanlar verilen tavsiyelerin yanısıra bunun canlı örneklerini de görmek ister. Teorinin pratiğe geçişinde bu canlı örnekler önemli yeri tutar. Yaşar Doğu bu anlamda yalnız spor camiasının değil, yeni yetişen gençliğin de örnek alabileceği ender isimlerden birisidir. Çaresizliklerden çare çıkarmasını bilen, hiç bir şartta kötü alışkanlıklara tevessül etmeyip güzel ahlaktan ödün vermeyen,  hayatını milletinin yarınlarına vakfeden vatan, millet ve bayrak sevdalısı bu insandan alınacak daha çok dersler vardır.

Kuşkusuz o güreşimizin şampiyon temsilcisi olmasının yanısıra, güreş sporunun bir dava adamı, efendisi, bilgesi ve mürşididir. Aynı zamanda minderlerin muhteşem hatibidir de. Onun kürsüsü minderdir. Dünyanın en etkili hatiplerinin saatlerce anlatamadıklarını o birkaç saniye içerisinde minderlerde anlatabilmektedir.

 "Millet Yaşar Doğu'nun kazandığı zaferle beslenmiştir. Milletlere reklâmların veya nazariyelerin dili ile değil, eser ve hadiselerin lisanıyla seslenmelidir. Mesela, Türk Milletine, bütün milletlerin aslında Türk olduklarını bütün eski medeniyetlerin bizim medeniyetimizden başka bir şey olmadığını yahut bütün dillerin Türk dilinden türediğini anlatan ciltler dolusu konferanslar verirseniz; Bu milleti, bir Yaşar Doğu'nun kazandığı zafer kadar Türk'ün büyük ve asil kudretine inandıramazsınız. Çünkü bu ikincisi, hissi bir tez veya ilmi bir nazariye değil, tanınmış dünya pehlivanlarının sırtını üç dakikada yere getiren hakikattir" (Kültür Köprüsü-Kubbealtı Neşriyatı-1985)

Milletinin örnek aldığı, gençliğin kahraman gözüyle gördüğü bu büyük spor adamı için ardından yazılıp söylenenler ancak deryadan sıçrayan birkaç damla niteliğindedir.

"Gençliğin kahramanlarıydılar. Eş dost bir arada heyecanla takip ettiğimiz o olimpiyatlar gençliğimin unutulmazları arasındadır. Yaşar Doğu, Celal Atik, Gazanfer Bilge, Nasuh Akar ve diğerleri bizim neslimizin kahramanları olmuştu?" (Hicran Göze-Kadıköylü Yıllarım: Çocukluk ve gençlik hatıralarım–1976)

Mitoloji kahramanı değildi fakat mitoloji kahramanı gibi, olmaz denileni gerçekleştiriyordu.  Nitekim sahip olduğu efsane gücün masal kitaplarında da yerini almış olması bu düşüncemizi kuvvetlendirmektedir. 

 "Az gititk uz gittik, dağ ova düz gittik. Derelerden yel gibi tepelerden sel gibi, Yaşar Doğu pehlivan gibi gide gide bir iğne deliği kadar yol gittik?" (Mehmet Başaran-Aç kapıyı bezirgan başı- Evrensel Çocuk Kitaplığı-İstanbul-2003)

Şahsında topladığı ağırbaşlı, alçak gönüllü, vakarlı, cesur, yiğit ve yardımsever tavırlarıyla öne çıkan Yaşar Doğu hem bileğine, hem de yüreğine karşı kuvvetliydi. Gözü pekti. Samimi ve dürüsttü. Özüyle sözü birdi. Yalanı ve riyası yoktu. Dinine bağlılık,  ona kuvvet ve güven kazandırmıştı. Haksızlık karşısında susmaz susanları da sevmezdi. Çok konuşmaz fakat konuşunca yerinde konuşurdu. Muhatapları onun her sözünü dikkatle dinler, yerine getirmiş olmanın sevincini yaşardı.

Yakın Güreş tarihimizi tahlil edenlerin Yaşar Doğu'dan evvel ve Yaşar Doğu'dan sonra diye iki bölümde inceleme yapmaları çok doğrudur. Yaşar Doğu'nun minderlere çıktığı yıllar bir anda Türk Güreşinin de altın yılları haline gelmişti.  O sahip olduğu yetenek, kişilik ve ruhla rakiplerini birer birer devirirken güreşte yeni bir devrin başlangıcının da müjdesini vermişti.

Her Milletin gücünü temsil eden efsanevi kahramanları vardır. Türk Milletinin Efsane Güreşçisi 'de kuşkusuz Yaşar Doğu'dur. Kısa sürede tuşa getirip yendiği rakiplerinden sadece birisi olan 1948 Londra Olimpiyatlarında Yaşar Doğu'nun tuşla yendiği Avustralyalı güreşçi Richard Edward Gerrard'ın '?Böylesine müthiş bir güreşçiye yenilmiş olmak insana üzüntü değil, keyif vermeliydi. Ben, yaşantım boyunca Yaşar Doğu'ya yenilmiş olmanın, hem de finalde yenilmiş olmanın keyfini yaşadım. Başkalarını bilemem?' diyerek söylediği sözler acaba kaç pehlivana nasip olmuştu?

 Geniş kitleler tarafından takdir edilen bir insan hakkında taşınan düşünceleri kendi dışındakilere de anlatabilme arzusu insanın fıtratında vardır. Bu satırları kaleme alırken yaşadığım tarifsiz duygu ve heyecanı anlatabilmem elbette mümkün değildir.  Kitabın objektifliğini göz önünde bulundurarak mümkün olduğu kadar satırlara yansıtmamaya dikkat ettim.  

Tahminen 2001 senesiydi. Bir arkadaşım Yaşar Doğu'nun Kavak/Emirli Köyündeki evini ziyaret edip etmediğimi sormuş, kendisine hayır cevabı verince; 'Ne olur hemen git evi gör ve kaleme al. Bu eve sahip çıkın?' demişti. Bu talebin üzerinden birkaç gün geçtikten sonra oraya gittim. Evin hali içler acısıydı. Sanki Yaşar Doğu'nun aziz hatırasına yıkılmamak için direniyordu. Lisanı hal ile; ' Sırtı yere gelmemiş bir pehlivanın yaşadığı evin de sırtı yere gelmemeli' der gibiydi.

Ülkemizin birçok yerinden güreşçi kafilesi veya kişiler gelip ziyaret ediyor, gördükleri manzara karşısında üzülüyorlardı. Tabi ki bundan son derece mahcup olanların başında da köy halkı geliyordu.  Bunu bana zamanın muhtarı anlattığında ben de etkilenmiştim. Köy muhtarı ve Yaşar Doğu'yu çocukluğundan beri tanıyan arkadaşlarıyla yaptığım görüşmelerden sonra kısa aralıklarla bu mevzuyu kaleme aldım. Basının da yoğun ilgisi oldu. Bu tarihten sonra da defaetle ziyaretlerde bulundum. İlgili ortamlarda dile getirmeye çalıştım.

Aradan geçen zaman içerisinde ev restore edilerek çevre düzenlemesiyle birlikte Yaşar Doğu Müzesi olarak hazırlandı. Bu Müze'nin güreş camiamıza anlamlı bir değer katacağına inanıyor, emek verip katkıda bulunanlara buradan teşekkür ediyorum.

Muhtemelen 15 senedir başta Yaşar Doğu'nun kıymetli oğlu dost insan Prof. Dr. Gazanfer Doğu ile görüşmelerimizde görsel ve yazılı olarak röportajlarımız olmuştu. Bu görüşmelerdeki söyleşilere de yer vermeye çalıştığım kitabın hazırlanmasında kendisinden hem fikren hem de kaynak olarak önemli ölçüde yardımlarını gördüm. Yaşar Doğu'nun diğer oğlu Muzaffer Doğu, Kızı Reyhan Doğu Yüksel'de öyle. Kısaca Yaşar Doğu ailesi candan samimi insanlar? Babalarının aziz hatırasına saygıda kusur etmemek için uğraş veriyorlar. Kendileriyle uzun yıllara dayanan tanışıklık ve dostluğumuzun da verdiği güvenden kaynaklanan cesaretle kalemim satırlara dokundu ve bu kitap fikri işte böyle gelişmiş oldu.

Yaşar Doğu'nun vefatının ardından geçen birkaç günlük süre sonunda evlerine gelen ve kendisini gazeteci olarak tanıtan bir kişinin albüm hazırlamak gerekçesiyle geçici olarak hatıralarını, günlüklerini eşyalarıyla birlikte alıp götürmesi ve bir daha da bu kişiden haber alınamaması nedeniyle büyük üzüntü yaşanmıştı. Bu hatıraların bugüne kadar hala bulunamayışından Yaşar Doğu'nun hayatının tam olarak aktarılamamasının yanısıra Türk Güreşinin de büyük kayıbı olmuştur.

Yaşar Doğu'nun büyük kızı Reyhan Doğu Yüksel 'le yaptığım görüşme'de (18.08.2015)  "Kaybolan günlük ve hatıralar konusunda hala ümidimi yitirmedim. Evimize gelerek hatıraları alan gazetecinin yakınları veya onu tanıyanlar varsa ve eğer bir gün bu hatıralara rastlarlarsa Türk Milleti adına getirip teslim edeceklerini ümit ediyorum" demişti..

Doğu ailesinin bütün fertlerinin kaybolan hatıraların hala gelebileceği ümidi ile yaşadığını biliyor ve şahsen ben de bir gün bulunup günyüzüne çıkacağı ümidini taşıyorum. Zira Yaşar Doğu'nun vefatına kadar hayatının her noktasını kaleme aldığı, günlük tutarak, gazete küpurlarını biriktirdiği, fotoğraf ve belgelerinin titizlikle arşivini yapmış olmasından endişem yoktur. Fakat olan olmuştur. Önemli olan mevcut şartlar içerisinde bir bütünü yeniden inşa edebilmektir.

Yaşar Doğu'nun mindere çıkmadan evvel iki rekat namaz kılıp ardından yaptığı duada; "Allahım beni dostuma ve düşmanıma karşı mahcup eyleme. Yüzümü ak eyle' dediği gibi iki rekat namaz kılıp, yaptığım duada aynı ifadeleri temenni ettikten sonra kalemi elime alıp kitabın ilk kelimesine böyle başlamış bulunmanın manevi huzuru içerisinde olduğumu ifade etmeden geçmemeliyim. 

Türk Güreşinin ma'kus talihini yenen, her haliyle bir ahlak abidesi olan bir kahramanın hayatını kitap haline getirebilmek büyük çaba isteyen bir iş. Onun yüksek şahsiyeti ve sevenlerinin aslında çok daha değerli şeyleri hak ettiklerini biliyorum.  Dörtbaşı mamur bir kitap hazırlayabilme arzusuyla hareket edip elimizde olmayan sebeplerle kitabın eksik kalan yanları da olabilirdi. Ancak bardağın dolu tarafına bakılacağı ümidiyle hareket edilmeliydi. Birikimleri değerlendirmemek haksızlık olurdu. ...Ve yıllar içerisinde samimi bir çaba ile yoğrulup harmanlanan bu kitap ortaya çıktı. 

/Ahmet Seven
02.04.2016