10 Ağustos 2016 Çarşamba

Frunze'nin Türkiye Anıları'nda SAMSUN -I

Ukraynalı Devrimci Lider
Frunze'nin Türkiye Anıları
Cem Yayınevi, İstanbul,1978


KARADENİZ'İN ÖTE YAKASINA
“Bizler kendi işlerimize öylesine dalmışız ki, dikkatlerimizi bir an olsun bizim dışımızda olup biten olaylara çevirmeyi akıl edemiyoruz. Ancak, 'bir tehlike gelebilir’ düşüncesiyle olsa gerek, yalnız Batı komşularımızı, o da bilinen ölçülerde izleyebiliyoruz. Güney ve Doğu sınırlarımızın ötesinde olanlardan ise çoğunlukla ya hiç, ya da çok az bilgiye sahibiz. Oysa hem, politik ve ekonomik çıkarlarımız açısından hem de dünyadaki kurtuluş hareketlerinin geleceği açısından bu olaylar büyük ilgi çekmektedir.

En yakın güney komşumuz olan, TÜRKİYE bu konuda özellikle önemlidir bizim için. Orada da emperyalistlerle yapılan savaşın hemen ardından halk yeniden silâha sarılmak zorunda kaldı. Ve topların gürültüsü şu ana değin hâlâ kesilmedi.” «Komünist» Gazetesi, Sayı : 223, 6 Ekim 1921.” (Sayfa: 5)



ANKARA'YA YOLCULUK
I
BATUM’DAN SAMSUN'A
26/XI/1921 30/XI/1921

Bizim Ukrayna heyeti 26 Kasımda Türk topraklarına vardı. Batum’dan sefer yapan İtalyan gemisi «Sannago»yla Trabzon kentine geldik. Gemi oldukça büyüktü. Bir zamanlar Avusturya İmparatorluğu'na aitmiş. Ama şimdi AvusturyalI'ların tüm ticaret filosu ve yolcu gemileri İtalyan'ların eline geçmiş durumda. Gerek gemi komutanının, gerek tüm komuta heyetinin bize karşı davranışı son derece nazik ve sevimli. Tayfaların bulunduğu kamaralardan birinde yoldaş Lenin’in resmi asılı. Gerçi bu, bir şeyler gösterir, ama pek o kadar da fazla sayılmaz. Çünkü aynı yerde, hemen bunun yanında asılı bir başka portre daha var. Büyük adamlardan birinin, anlaşılan İtalyan Kral ailesinden birinin resmi.

Burada, Trabzon'da, karaya çıkmak yerine, Sinop’un batısındaki İnebolu limanına gitmemiz önerildi. Oradan bir şose yolla, çok daha kısa bir yolla (305 verst) Ankara’ya gidilebiliyormuş. Ama kaptanla yapılan konuşma sonucunda kaptanın, heyeti İnebolu’da karaya çıkarma garantisi veremeyeceği ortaya çıktı. Gerekçe olarak da Karadeniz’de sık sık fırtına ve boranın görüldüğü ve fırtınalı havalarda İnebolu’ya inmenin mümkün olamayacağı, çünkü orada herhangi bir liman bulunmadığı gösterildi. Demir atılacak yer kıyıdan çok açıktaymış ve kıyıya yaklaşmak son derece tehlikeliymiş. Böylece ufukta Ankara değil İstanbul görünüyordu. Yani Ankara hükümeti ile değil, Britanya'nın Yakın Doğu'daki çıkarlarının koruyucusu Sir Herbert Harrington, (*) ya da onun Yunanlı dostlarıyla konuşmak zorunda kalacaktık.

Neticede Trabzon’da (2) inmek zorunda kaldık. Oysa burada inmemiz gerek zaman kaybı, gerek şimdiki Türkiye başkentine gidilecek yolun elverişliliği bakımından hiç de uygun değildi.

Trabzon’a sabahleyin geldik. Hava kapalıydı. Denizde hafif bir çalkantı vardı. Sağlık muayenesinden sonra Liman Komutanlığının gönderdiği kayıklara atladık. On beş dakika sonra iskeleye varmıştık, iskelede Liman Komutanı ile kentin Polis Müdürü bekliyordu bizi. Trabzon valisi adına gelmişlerdi ve onun adına karşıladılar. Böylece daha önceden hazırlanmış faytonlara binerek bize ayrılan otele gittik.

Trabzon'da endişe içinde tam dört gün kaldık. Deniz her zaman fırtınalıydı, düzelmiyordu. Türk kıyılarının tüm limanlarıyla haberleşme kesiliyordu. Yalnız bu arada şunu belirtmek gerekir ki, Karadeniz kıyısındaki Türk kentlerinin limanlarına liman diyebilmek çok güç. Bütün bu kentler, Rize, Trabzon, Giresun, Ordu, Samsun İnebolu, tamamen denize açık yerlerde kurulu. Fırtınalı havalarda buralara sığınmak oldukça tehlikeli. Tek sığınak yeri olan Sinop, son derece güzel ve doğal bir koruyucu limana sahip.

Ama aslında deniz trafiğine kapalı. Çünkü (geçen emperyalist savaşın daha ortadan kaldırılmamış mirası) bir mayın tarlası haline getirilmiş. Bu nedenle çoğu kez, örneğin İstanbul’dan İnebolu’ya gidecek yolcular tâ Samsun’a kadar gitmek ve oradan geri dönmek zorunda kalıyorlar.

Ticaret gemilerine gelince, onlar ya yakınlardaki sakin bir yerde (örneğin Samsun'la Ordu arasındaki Vona burnu yakınlarında) ya da kıyıdan oldukça uzakta, açık denizde demirliyorlar. (Sayfa: 13 – 15)
(…)

29 Kasım akşamı saat 9'da Trabzon’dan yola çıktık. Çok içten, sıcak bir ilgiyle uğurladılar bizi. İskeleye bir şeref kıtası, bando mızıka göndermişlerdi. Bizim Rus gemisi «Georgiy» e bindik. Bu, Karadeniz filosundan 700 tonluk bir drednottu.( Drednot: Eskiden 305mm’ lik on tane topu bulunan bir zırhlı savaş gemisi.) Hava şartlan kötü giderse bu gemide yolculuk yapmak çok sıkıntılı olacaktı. Ama bizim şansımıza hava son derece güzeldi ve zevk içinde bir yolculuk yaptık. Trabzon’dan Samsun’a 7 -8 knotluk (Knot: Deniz miline e ş it bir deniz hız ölçü birimi) bir hızla, 25 saatte geldik. Eğer geçirdiğimiz ufak bir heyecanı saymazsak olaysız bir yolculuk yaptık sayılır. Gece saat 4 - 5 sularında birden karşımızda bir savaş gemisi beliriverdi. Aklımıza gelen ilk düşünce bunun bir Yunan gemisi olmasıydı. Trabzon’dan beri bize refakat eden Türk Subayı Yüzbaşı Haşan Bey, bir anda Rus tayfası elbisesi giydi ve tedbirli olmak için herkes birtakım işlerle uğraşıyormuş gibi yaptı. Bu yabancı gemi projektörle birkaç kez bizi aydınlattı ve durmamız için işaret verdi. Biz, aldırış etmeden yolumuza devam ettik. «Düşman» gemi bizi bir kez daha aydınlattı ve sonra gecenin karanlığında kayboldu gitti. «Georgiy» in kaptanı bunun üzerine öğünerek şu açıklamada bulundu: «Düşman gemi bizim Georgiy'in görünüşünden korkarak kaçtı.» Gece karanlığında kocaman bacaları, direkleri ve yarı savaş gemisi görünümüyle gerektiğinden fazla etki uyandırmıştı anlaşılan. Yalnız şunu da söylemek gerekir ki, bizde de küçümsenmeyecek silâhlar vardı. Üç makineli tüfek, 37 kalibrelik bir top ve yedek olarak da 13 mermi...

Yolun geri kalan bölümünde başka bir gemi iie karşılaşmadık. Hep kıyıya oldukça yakın yol aldık. Kara Denizin bütün güney kıyıları baştanbaşa kayaiık. Dağ zinciri doğudan batıya gidildikçe alçalarak, Boğaziçi’ne değin aralıksız olarak uzanıyor. Dağlar çoğunlukla tam kıyıya kadar yaklaşıyor, kıyıda en ufak bir düzlük bile görünmüyor. Az da olsa kıyıdan uzaklaştığı yerlerde de ya bir köy, ya bir kasaba göze çarpıyor. Dağlar ormansız, yeşillik yerine sadece çalılıklar var. Tüm yüksek tepeler karla örtülü. Denizde en ufak bir dalga bile yok. İnsan sanki Volga üzerinde gidiyor gibi hissediyor kendini. Geminin yanında martı ve yunus sürüleri yarış ediyor bizlerle. Akşam saat 10’da Samsun’a yaklaştık. Şehir uzaktan göründüğünde, o aydınlık yapılarıyla gecenin karanlığında son derece güzel bir tablo serildi gözlerimizin önüne.


Şehir amfiteatr halinde ve oval biçimde limanın kıyısında yayılmış. Limanda birkaç gemi ve iskuna duruyordu. Bunlardan biri savaş gemisi. Bu 1800 tonluk bir Amerikan mayın tarayıcısı. Burada statsioner (20) olarak kullanılıyor. Geceleyin yolda karşılaştığımız tekne de Amerikanmış ve Samsun’dan çıkmış, Trabzon'a gidiyormuş. Demir atıldı, kayık indirildi ve ön araştırma için Hasan Bey binip gitti. Bir saat sonra yerli yöneticilerle birlikte bir Türk kayığıyla geri döndü. Yarım saat sonra da şehirdeydik. Rumlar ve Rus uyrukluların bulunduğu bir otele indik. (Sayfa: 23 - 25)
(-Devam Ediyor)

9 Temmuz 2016 Cumartesi

Samsun Uçakları



Samsunlular verdiler parayı kucak, kucak.
On bir oldu Samsun’un satın aldığı uçak.
Türk kahramanlığına olur mu hiç uç, bucak.
Türk havası yakında uçaklarla dolacak.

Uçaktan ne olacak?
Demeyelim, dünyanın savaş işi değişti.
Kılınç kalkan, top tüfek, bunlar eski işti.
Şimdi göklerde uçan kazanıyor zaferi.
Uçaksız ulusların yeryüzünde yok yeri.

Tanrım korusun, savaş olursa ileride.
Cephelerden çok artık tehlike var geride.
Bu tehlikeden kaçmak için bir çare var ancak.
O da, uçak, vatandaş! Uçaktır, uçak, uçak...

Uçakları olmayan ulusun vay başına.
Göğden ateş yağacak toprağına taşına.
Tehlikeden korumak için bu aziz yurdu.
Büyük Başkanlarımız hava kurumum kurdu.
Dediler. Böylece uçağımız çoğalsın.
Her kasaba, her şehir, kendine uçak alsın.

Samsunlular verdiler parayı kucak, kucak.
Onbir oldu Samsun’un satın aldığı uçak.
Türk kahramanlığına olur mu hiç uç, bucak.
Türk havası yakında uçaklarla dolacak.

Kampanyalarla çoğalan Bağış Uçaklari ile ilgili
bir Samsunlunun hissettikleri...


/Celal UZAR
Gönüllerden Göklere

5 Temmuz 2016 Salı

Havacılığımız


Ne zaman bir tayyare sesi duysam ve ne zaman Samsun’un mavi semasında bir tayyaremiz görülse, hemen başımı havaya kaldırarak bu hava kartalımızın o heybetli uçuşunu seyre dalar ve onu sevk ve idare eden genç kahramanlarımıza en derin takdir ve hayranlık hislerimi armağanlayarak, havalandıkları yere uğurla avdetleri için muvaffakiyetler temenni ederim.

Zaten bunu, bu yazdıklarımı hangi bir Türk düşünmez ve yapmaz ki?

Ara sıra fakat uzun fasılalarla göklerimizde kısa uçuşlar yapmak suretile milli heyecan ve milli gururumuzu şahlandıran her tayyaremizin gelişi hafızamdan yıllardır silinemeyen bir çok hatıraların tekrar canlanmasına bir vesile teşkil eder ve o anda tayyareci olacak bir yaşta bulunmadığıma için için yanar, üzülürüm.

Ne olurdu, vaktiyle bizim delikanlılık demlerimizde böyle şerefli bir mesleğe kıymet ve ehemmiyet verilseydi, o zamanın gençleri olan bizler gıpta ve takdirle baktığımız ve üstümüzden büyük bir kuş gibi süzülerek uçan genç uçakçılarımız gibi tayyareciliğe intisap etseydik.

Her tayyaremizin gelişi bana daima ilk tayyarecilerimiz  ve ilk hava şehitlerimiz Fethi ve Sadık beyleri ve tayyare ile ilk kadın yolcu olarak İstanbul üzerinde kısa bir uçuş yapmış olan Belkıs ismindeki bir Türk kadınını, İstiklal harbine tekaddüm eden  günler bizi Atatürk’ten ayırmak üzere tertip edilmiş beyannameler atmak için İstanbul’dan gönderilmiş bir düşman teyyaresini ve nihayet İstiklal Harbinin sonlarına doğru Rusya’dan gönderilmiş olan yirmi üç eski tayyareyi hatırlatır.

Bu günkü Gümrük Ambarlarının ilerisinde Abdullah Paşa Medresesi önünden itibaren  cadde üzerinde Gümrük Ambarının kapısına kadar dizilmiş olan bu yirmi üç tayyare, yalnız gövde ve motordan ibaretti. Her tarafı delik deşik bir halde bulunan tayyarelerden üçünü bugün bu mesleğin sayılı üstatlarından birisi ola tayyareci Vecihi büyük bir maharetle tamir hatta kanatlarını yeniden yapmak suretiyle uçar bir hale sokmuş ve bunları birer birer yine kendi idarsinde olarak hava yolu ile Ankara’ya götürmüştü.
Kıymetli Tayyarecimiz Vecihi, tayyarelerini uçar bir vaziyete sokunca hemen hazırlanır ve Samsun üzerinde uzun bir uçuş tecrübesi yaptıktan sonra bu tayyareyi Ankara’ya götürür ve tekrar avdet ederdi.

Bir gün tayyarelerin havalanmalarını yakından görmek üzere kışlalara çıktığımız zaman, Vecihi ile beraber sarıklı ve yaşlı bir zatın da tayyareye bindiğini gördük. Bu meraklı ve cesur insan  Hafız Fethi Efendi bir Samsunlu idi.  Tayyare orada mevcut olan halkın alkışları arasında havalanıp Samsun üzerinde uzun süren bir tecrübe uçuşundan sonra yere indiği zaman bu uçuş esnasındaki ihtisaslarını beşuş bir çehre ile ifade eden Hafız Fethi Efendinin orada mevcut olan kalabalığa hitaben sarf etmiş olduğu sözü bir türlü unutamıyorum; “Çocuklar, genç olsaydım ben de tayyareci yazılırdım.”

Türk havalarında tayyare ile ilk olarak bir Türk kadını uçtuğu gibi, ilk hoca olarak da Hafız Fethi Efendi dolaşmış oluyordu.

Bugün yurdumuzun bir çok vilayet ve kasabalarında Tayyare uçuşları ve paraşütle atlama tecrübeleri yapan Türk Hava Kurumuna mensup kahraman havacı gençlerimizin her uğradıkları yerde halkımızın coşkun tezahür ve takdirle karşıladıklarını gazetelerden ve dahili radyo havadislerinden öğreniyoruz.

Devlet, havacılığa vermiş olduğu kıymet ve ehemmiyeti yurdun birçok yerlerinde açmış olduğu mektep ve tesis ettiği havacılık kamplarıyla tebarüz ettirirken bir taraftan da hava ordumuzu, hava kuvvetimizi artırmağa çalışıyor. Büyük gayretler ve büyük fedakarlıklar sarf edilmek suretiyle meydana getirilmiş olan havacılığımıza, bütün milletçe yapabileceğimiz tek bir vazifemiz vardır. “Damla damla göl olur” darb-ı meselimize tevfikar bizim de bütün milletçe iştirak edeceğimiz bu milli vazifemiz; “Türk Hava Kurumu”na her ay temin edebileceğimiz münasip bir aidat ile aza yazılarak “damlacıktan sel olur” darbımeselimizi yerine getirmekten ibarettir.

/Lütfi TEKİN, Özel Notları

KAYNAK: Baki SARISAKAL, BİR KENTİN TARİHİ SAMSUN-II, Samsun 2003, Sayfa: 407-408

2 Nisan 2016 Cumartesi

Johannes Schıltberger'in Samsun Anıları

7 . B ö l ü m
Bayezid’in Samsun Şehrini Fethi

Bu olayları takip eden yaz geldiğinde, Bayezid seksenbin kişilik kuvvetle Tsanika (Canik) topraklarına girdi ve başkent Samson’u (Samsun) kuşattı. Bu şehir, Kuvvetli Samson” tarafından inşa edilmiş ve ona izafe edilmişti. Şehrin hakimi de bu bölgeye izafetle Simaid ismini taşıyordu.*


Kral bu Beyi şehirden tardetti. Ahali bunu duyunca Bayezid e teslim oldular. Bayezid şehre ve bölgeye kendi adamlarını yerleştirdi.
 _______________________
(* ) Simaid, herhalde bir yanlış anlama ve yazmadan kaynaklanmaktadır. Aslında Bayezid’in şehirden çıkardığı "Kötürüm Bayezid” denilen lsfendiyar Bey idi.) 


8 . B ö l ü m
Yılanlar ve Engerekler

Ben Bayezid nezdinde bulunduğum süre içinde, Samsun’da heyecan verici, mucizevî, bir olay yaşandı. Şehrin önünde o kadar çok yılan ve engerek vardı ki bunlar kentin önündeki ovayı bir millik daire halinde adeta kuşatmışlardı. Canik (ki buna Samsun da dahildir, odunu bol, çok ormanlık bir yerdir. Yılanların bir kısmı bu ormanlık bölgeden, diğerleri ise denizden geliyordu. Yılanlar birbirleriyle savaşa girişmeden önce dokuz gün boyunca toplandılar. Bu hayvanların korkusundan kimse şehirden dışarı çıkamıyordu, halbuki bunlar ne hayvanlara ne de insanlara bir zarar veriyorlardı.

Bu sebeple şehrin ve ülkenin hâkimi yılanlara dokunulmamasını emretmişti, zira ona göre bunlar her şeye kaadir Tanrının takdiri ilahisi idi. Onuncu gün yılanlar birbirleriyle burun buruna gelip sabahtan güneşin batışına kadar savaştılar. Samsun hâkimi ve ahalisi bunu görünce, Bey kale kapılarından birini açtırıp atlı olarak küçük bir grupla şehrin önüne çıktı ve yılanların savaşını seyretti. Su yılanlarının ormanlardan gelenler karşısında gerilediğini gördü.

Ertesi sabah yılanların hâlâ orada olup olmadıklarını görmek için tekrar şehrin önüne atla gittiğinde sadece ölü yılanlar buldu. Bunları toplattırıp saydırdı, sekiz bin tane idiler. Bir çukur kazılarak bütün yılanların içine atılmasını ve üzerinin toprakla örtülmesini emretti. Sonra bu sırada Türklerin hükümdarı olan Bayezid’e bir haberci göndererek onu bu hayret verici olaydan haberdar etti.

Bayezid bu olayı şehrin yeniden feth etmişçesine büyük bir talih eseri saydı. O, orman engereklerinin deniz yılanlarını yenmesine seviniyor ve şöyle söylüyordu: “Bu, her şeye kaadir Allah’ın bir işaretidir, ve ben denize çok yakın bir ülkenin kudretli bir Beyi ve Kralı olarak umuyorum ki her şeye kaadir Tanrının yardımıyla aynı zamanda denizlerin de kudretli bir hükamdarı ve Kralı olacağım.”

Samsun aslında, surları birbirinden, aşağı yukarı bir ok atımı uzaklıkta, birbiri karşısında iki şehirdir. Şehrin birinde Hıristiyanlar, Cenevizliler, diğerinde ise çevredeki toprakların sahibi olan Müslümanlar yaşar.

Eskiden şehrin ve bölgenin hâkimi, orta Bulgaristan menşeli Dük Sisman idi. Bulgaristan ise vaktiyle üç yüz kalesi, ve şehri olan bir ülke olup başkenti Temowa (Tırnova) idi. Bu ülkeyi Bayezid fethedip Dükayı ve oğlunu tutsak etmişti. Baba, tutsaklıkta iken öldü. Oğlu, kendini hayatta bıraksınlar diye Müslümanlığı kabul etti. Bayezid o sırada Samsun ve Canik’i fethettiğinden, bu şehri ve bölgeyi kaybettiği ülkesine karşılık olarak, ölünceye kadar kendisine verdi.
(…)
 (Sayfalar: 48-51)

Johannes Schıltberger
TÜRKLER VE TATARLAR ARASINDA (1394-1427)

Als Sklave im Osmanischen Reich
und bei den Tataren: 1394-1427

ÇEVİREN Turgut Akpınar
Desenler,
Schiltberger’in eserinin Augsburg 1477 ve Frankfurt 1554 baskılarından,

Samsun Canik'te Bu Kez Deniz Yılanları Kazandı...



Yıl 1399. "Burada, Samsun'un yanında yaşanan bir mucizeyi anlatmalıyım. O zamanlar, ben Türk Sultanı'nın hizmetindeyken, şehrin yakınında o kadar çok yılan belirdi ki, oradaki düzlüğün bir mil çapındaki bölümünü kapladılar. Yılanların bir kısmı denizden çıktı, diğer bir kısmı büyük ormandan geldi, çünkü Samsun'a ait olan Canik bölgesi çok ormanlık bir yer. Dokuz gün boyunca yılanlar, toplanma yerlerine doğru geldiler. İnsanlara ve hayvanlara bir şey yapmadıkları halde, halk sayısız yılandan korktu, şehirde kimse sokağa çıkamadı."

1947 yılından kalma, Gotik harflerle basılmış eski bir kitapta yazıyor bunlar. Hans Schiltberger adında 16 yaşındaki Bavyeralı bir çocuğun, 1394'de Niğbolu savaşında başlayıp 1427'de Bavyera'da sona eren uzun serüveni. Hans Schiltberger memleketine döndükten sonra bir anı kitabı yazmış. Kitap çok sonra Rose Grässel adındaki bir hanım tarafından Hamburg'da yayımlanmış.

Samsun Canik'teki sel felaketinden sonra, selin on ikinci kurbanı, yeniden canlanan Yılanlıdere'nin kenarında bulununca, aklıma bu hikaye geldi: Yılanların savaşı. Yeniden anlatayım diye düşündüm.

1394'de Macar Kralı Siegmund, bütün Hıristiyan dünyasını Türk saldırısına karşı yardıma çağırıyor. Yardıma gidenlerden biri de, Bavyeralı bir şovalyenin uşağı olarak kahramanımız. Türklere karşı savaşa katılıyor. Niğbolu'daki savaşı, kaybediyorlar ve Sultan askerlerine, Türkler çok kayıp verdiklerinden esirleri öldürmeleri emri veriyor. 10 bin kişi öldürülüyor. Sıra tam kahramanımıza gelince, şehzadelerden biri, eski Türk töresine göre 20 yaşından küçükler savaşta öldürülmediğinden, kahramanımızı celladın elinden alıyor. Onu diğer esirlerle Bursa sarayına gönderiyorlar, orada bir tür haberci oluyor.

Hans Schiltberger'in anlattığına göre, Sultan Yıldırım Bayezid, Canik beylerine karşı 80 bin kişilik bir orduyla yürüyüp Samsun'u alıyor, Samsun Beyi 'Cuveid' kaçıyor, Sultan şehri işgal ediyor. Niğbolu'nda yendiği Bulgar Kralı İvan Şişman'ın Müslüman olan oğlu Alexander'a şehrin komutasını veriyor. Sultan bölgeden ayrıldıktan kısa (birkaç ay/gün?) sonra 1399'da, Samsun şehrinin hemen yanındaki Canik'i yılanlar basıyor.

Kitaptan aynen aktarmaya devam ediyoruz:
"...Oranın efendisi, yılanlara zarar verilmemesi emri verdi. Bunun, Yüce Tanrı'nın gözlerimizin önüne serdiği bir mucizesi olduğunu söyledi. Onuncu gün yılanlar birbirine girip savaşmaya başladılar. Şehrin Efendisi, şehrin kapılarını açtırıp, kalabalık yılan izdihamını görmek için, güvendiği birkaç adamıyla dışarı çıktı ve gördü ki, su engerekleri kara engereklerinin karşısında geri çekilmek zorunda kalmaktadırlar. Şehrin Efendisi, ertesi günün sabahı yeniden dışarı çıkıp yılanların hala meydanda olup olmadıklarına baktı. Sadece ölü yılanlar gördü ve onların toplanıp sayılmalarını emretti; 8.000 taneydiler. Bir mezar kazılmasını, yılanların içine atılmasını ve üzerinin toprakla kapatılmasını emretti. Sonra, o zamanlar Türkiye'nin hükümdarı olan Bayezid'e bir elçi gönderdi, mucizeyi ona bildirdi. Şehri ve Canik hükümdarlığını daha kısa bir süre önce fethetmiş olan Sultan, bunu uğurlu bir işaret saydı. Su yılanlarının yenilgisini kendine göre şöyle yorumladı ki, o karaların güçlü hükümdarıdır ama Tanrı'nın yardımıyla denizlerin de hükümdarı olmalıdır."

Şimdi bunu belki daha farklı yorumlamak gerekir. Bu kez yılanlı dere can aldığına göre...

O zamanda da, karaların Bayezid'den daha güçlü bir hükümdarı vardı ve adı Timur idi (Bu ad kitapta da aynen böyle geçiyor). Bayezid, her yeri denizlerle kaplı bir yerin hükümdarı, Timur ise kıta Asyası'nın tam ortasının -Çin'i bile tehdit eden- hükümdarıydı ve Samerkand'da oturuyordu...

Kahramanımız 1402'deki Ankara savaşını da anlatıyor ve bu kez esir olarak Timur'un ordusuyla Asya içlerine kadar gidiyor. (Timur'un ölümü ve gömülmesi ardından yaşanan garip olayları başka bir zaman aktarabiliriz!..)

Timur, bölgenin yönetim merkezi Sinop'u, 1402'de İsfendiyar Bey'e verdi... (Sinop 1461'de, Trabzon'a ilerleyen Fatih Sultan Mehmet tarafından kesin olarak Osmanlı imparatorluğuna bağlandı ve Beylik, yarı-bağımsızlığını kaybetti.)


Yaşar Doğu Kitabına Önsöz

Ahmet SEVEN'in Kaleminden.

Dünya aynı yüzyıl içerisinde iki büyük harp yaşamış birçok ülke felaket derecesinde ekonomik bunalımlara sürüklenmişti. Türkiye Cumhuriyeti Kurtuluş savaşından çıkmış, toparlanma süreci yaşıyordu. Doğu bloku ülkeleri sancı içerisindeydi. Yokluk yoksulluk ciddi boyutlara ulaşmıştı... Anadolu insanı tarihin bu zorlu günlerinde yanık yüreğine su serpecek bir yiğit arıyordu.

Hakikat şu ki; Kahramanlar zor zamanlarda ortaya çıkıyordu. İşte böyle bir zamanda bir Anadolu yiğidi çayırlardan fırlayıp milletlerarası minderlere uzanıyor, Milletine yüz görümlüğü gibi şampiyonluklar hediye ediyordu. Bayrağımız göndere çekilirken ulusların gözleri ona takılıyor, defalarca dinletilen  İstiklal Marşımız silinmemek üzere hafızalara kazınıyordu. Çileli Anadolu halkı elinden geldiği kadar bu şampiyonu takip ediyor,  ona bir kahraman gibi methiyeler yağdırıyor, zaferden dönen orduyu hümayunu karşılar gibi güreş kafilesine karşılama yapıyor, alıp bağırlarına basıyorlardı. 

Kabına sığmayan bu Anadolu yiğidi, önüne kim gelirse gelsin birkaç dakika içerisinde sırtını minderlere yapıştırarak tuş ediyor, hem batı'da hem de doğu'da olmak üzere  'Türk gibi kuvvetli" sözünü zirveye taşıyordu. Onun şampiyonluklar kazandığını duyan çiftçi ertesi gün tarlasına kazmasını daha bir iştiyakle vuruyor, esnaf dükkanını heyecanla açıyor, işçi-memur görevine aşkla sarılıyordu. Yediden yetmişe herkes ümitsizlik perdesini yırtıyor, 'Yenilmek ve yılmak' kelimelerini lügatlerinden çıkarıp atıyor, işte biz buyuz diyordu. Onu analar çocuklarına ninniyle, babalar da övgüyle anlatıyordu.

Yeni doğan çocuklarının adını Yaşar koyarak hem bu yiğidi örnek almalarını, hem de zaferin unutulmamasını istiyorlardı. Okullara, spor salonlarına, üniversitelere, mahalle, cadde ve sokaklara, turnuvalara adının verilmesi belki de bu yüzdendi.  O günden bugüne hiç bir sporcuya böyle bir sevgi nasip olmamış, böylesine içten sahip çıkılmamıştı. Halk onu aileden biri olarak görüyor,  kişiliği, yaşantısı, güzel ahlakı, milli-manevi şuur ve duruşuyla evlerinin en güzel köşesine yakıştırıyorlardı.  

Fatih Sultan Mehmedin İstanbul'u fethiyle 'ortaçağ'ı kapatıp 'yeniçağ’ı açması gibi, Yaşar Doğu'da güreş tarihimizde yeni bir dönemin açılmasına sebep olmuştu. Açtığı çığırdan gidenler 1970'lere kadar başarılarını sürdürüp, yurda şampiyonluk kazanarak dönmüşlerdi. Aynı zamanda her biri örnek kişilikleriyle toplum içerisinde haklı olarak itibar görmüşlerdi. 

Kendi döneminde spor yapan güreşçilere abilik ve hocalık yapmıştı. Güreş hayatını avuçlarına alan bu büyük spor adamı, sağlık sorunları yaşamasına rağmen kendi hayatını hiçe sayarak dava bildiği güreşe hizmetten geri durmamıştır. 15 Aralık 1955'te İsveç'te geçirdiği ilk kalp krizinden sonra doktorları artık güreşmek ve güreşçi yetiştirmek şöyle dursun güreş seyretmeniz bile uygun değil deseler de,  08 Ocak 1961 günü geçirdiği ikinci kalp kriziyle hayata veda edinceye kadar inandığı yolda yürümüş, onlarca şampiyon güreşçi yetiştirerek Türk Milletine armağan etmiştir. 1956 Melbourne ve 1960 Roma Olimpiyatlarında yalnız bırakmadığı talebeleriyle şampiyonluklara koşmuş, onların tarih yazmasına sebep olmuştur.

Onunla birlikte güreş yalnız bir spor dalı olarak görülmekten çıkmış, yeniden irfan mektebi kimliği kazanmıştı. Güreş ocağını Pehlivan Tekkesi bilen Yaşar Doğu bu kapının bir anlamda Yunus Emre'si olmuştur. Tıpkı o da Yunus gibi düşünerek güreş'e eğri şeylerin girmesine karşı çıkmış, bir nefer gibi hayatı boyunca bunun mücadelesini vermiştir. Milletin gönlünde varolan güreş sevgisini bir devin yeniden uyanışı gibi yalnız uyandırmakla kalmamış,  aynı zamanda onu milli ve manevi şuurla da mayalayarak beslemiştir.  Uluslararası şampiyonalarda daima birincilik kürsülerine çıkarak bayrağımızın defalarca göndere çekilip, İstiklal Marşımızın ezberletircesine okutulduğunu görünce bu mayanın nasıl tuttuğunu daha iyi anlıyoruz.

Yaşar Doğu'nun güreşimize kattığı tekniklerle birlikte kazandırdığı ruhu da iyi anlamalı, akademik seviyede inceleyip tespitler yapmalı ve yetişen güreşçilere aşılamalıdır.  Güreşin bu dava adamının atasporumuza kazandırmak istediği irfan yeniden keşfedilmeli, spor akademilerinde Yaşar Doğu Kürsüleri kurulup ondan daha fazla yararlanma yollarına gidilmelidir.

Eğitim ve öğretimde insanlar verilen tavsiyelerin yanısıra bunun canlı örneklerini de görmek ister. Teorinin pratiğe geçişinde bu canlı örnekler önemli yeri tutar. Yaşar Doğu bu anlamda yalnız spor camiasının değil, yeni yetişen gençliğin de örnek alabileceği ender isimlerden birisidir. Çaresizliklerden çare çıkarmasını bilen, hiç bir şartta kötü alışkanlıklara tevessül etmeyip güzel ahlaktan ödün vermeyen,  hayatını milletinin yarınlarına vakfeden vatan, millet ve bayrak sevdalısı bu insandan alınacak daha çok dersler vardır.

Kuşkusuz o güreşimizin şampiyon temsilcisi olmasının yanısıra, güreş sporunun bir dava adamı, efendisi, bilgesi ve mürşididir. Aynı zamanda minderlerin muhteşem hatibidir de. Onun kürsüsü minderdir. Dünyanın en etkili hatiplerinin saatlerce anlatamadıklarını o birkaç saniye içerisinde minderlerde anlatabilmektedir.

 "Millet Yaşar Doğu'nun kazandığı zaferle beslenmiştir. Milletlere reklâmların veya nazariyelerin dili ile değil, eser ve hadiselerin lisanıyla seslenmelidir. Mesela, Türk Milletine, bütün milletlerin aslında Türk olduklarını bütün eski medeniyetlerin bizim medeniyetimizden başka bir şey olmadığını yahut bütün dillerin Türk dilinden türediğini anlatan ciltler dolusu konferanslar verirseniz; Bu milleti, bir Yaşar Doğu'nun kazandığı zafer kadar Türk'ün büyük ve asil kudretine inandıramazsınız. Çünkü bu ikincisi, hissi bir tez veya ilmi bir nazariye değil, tanınmış dünya pehlivanlarının sırtını üç dakikada yere getiren hakikattir" (Kültür Köprüsü-Kubbealtı Neşriyatı-1985)

Milletinin örnek aldığı, gençliğin kahraman gözüyle gördüğü bu büyük spor adamı için ardından yazılıp söylenenler ancak deryadan sıçrayan birkaç damla niteliğindedir.

"Gençliğin kahramanlarıydılar. Eş dost bir arada heyecanla takip ettiğimiz o olimpiyatlar gençliğimin unutulmazları arasındadır. Yaşar Doğu, Celal Atik, Gazanfer Bilge, Nasuh Akar ve diğerleri bizim neslimizin kahramanları olmuştu?" (Hicran Göze-Kadıköylü Yıllarım: Çocukluk ve gençlik hatıralarım–1976)

Mitoloji kahramanı değildi fakat mitoloji kahramanı gibi, olmaz denileni gerçekleştiriyordu.  Nitekim sahip olduğu efsane gücün masal kitaplarında da yerini almış olması bu düşüncemizi kuvvetlendirmektedir. 

 "Az gititk uz gittik, dağ ova düz gittik. Derelerden yel gibi tepelerden sel gibi, Yaşar Doğu pehlivan gibi gide gide bir iğne deliği kadar yol gittik?" (Mehmet Başaran-Aç kapıyı bezirgan başı- Evrensel Çocuk Kitaplığı-İstanbul-2003)

Şahsında topladığı ağırbaşlı, alçak gönüllü, vakarlı, cesur, yiğit ve yardımsever tavırlarıyla öne çıkan Yaşar Doğu hem bileğine, hem de yüreğine karşı kuvvetliydi. Gözü pekti. Samimi ve dürüsttü. Özüyle sözü birdi. Yalanı ve riyası yoktu. Dinine bağlılık,  ona kuvvet ve güven kazandırmıştı. Haksızlık karşısında susmaz susanları da sevmezdi. Çok konuşmaz fakat konuşunca yerinde konuşurdu. Muhatapları onun her sözünü dikkatle dinler, yerine getirmiş olmanın sevincini yaşardı.

Yakın Güreş tarihimizi tahlil edenlerin Yaşar Doğu'dan evvel ve Yaşar Doğu'dan sonra diye iki bölümde inceleme yapmaları çok doğrudur. Yaşar Doğu'nun minderlere çıktığı yıllar bir anda Türk Güreşinin de altın yılları haline gelmişti.  O sahip olduğu yetenek, kişilik ve ruhla rakiplerini birer birer devirirken güreşte yeni bir devrin başlangıcının da müjdesini vermişti.

Her Milletin gücünü temsil eden efsanevi kahramanları vardır. Türk Milletinin Efsane Güreşçisi 'de kuşkusuz Yaşar Doğu'dur. Kısa sürede tuşa getirip yendiği rakiplerinden sadece birisi olan 1948 Londra Olimpiyatlarında Yaşar Doğu'nun tuşla yendiği Avustralyalı güreşçi Richard Edward Gerrard'ın '?Böylesine müthiş bir güreşçiye yenilmiş olmak insana üzüntü değil, keyif vermeliydi. Ben, yaşantım boyunca Yaşar Doğu'ya yenilmiş olmanın, hem de finalde yenilmiş olmanın keyfini yaşadım. Başkalarını bilemem?' diyerek söylediği sözler acaba kaç pehlivana nasip olmuştu?

 Geniş kitleler tarafından takdir edilen bir insan hakkında taşınan düşünceleri kendi dışındakilere de anlatabilme arzusu insanın fıtratında vardır. Bu satırları kaleme alırken yaşadığım tarifsiz duygu ve heyecanı anlatabilmem elbette mümkün değildir.  Kitabın objektifliğini göz önünde bulundurarak mümkün olduğu kadar satırlara yansıtmamaya dikkat ettim.  

Tahminen 2001 senesiydi. Bir arkadaşım Yaşar Doğu'nun Kavak/Emirli Köyündeki evini ziyaret edip etmediğimi sormuş, kendisine hayır cevabı verince; 'Ne olur hemen git evi gör ve kaleme al. Bu eve sahip çıkın?' demişti. Bu talebin üzerinden birkaç gün geçtikten sonra oraya gittim. Evin hali içler acısıydı. Sanki Yaşar Doğu'nun aziz hatırasına yıkılmamak için direniyordu. Lisanı hal ile; ' Sırtı yere gelmemiş bir pehlivanın yaşadığı evin de sırtı yere gelmemeli' der gibiydi.

Ülkemizin birçok yerinden güreşçi kafilesi veya kişiler gelip ziyaret ediyor, gördükleri manzara karşısında üzülüyorlardı. Tabi ki bundan son derece mahcup olanların başında da köy halkı geliyordu.  Bunu bana zamanın muhtarı anlattığında ben de etkilenmiştim. Köy muhtarı ve Yaşar Doğu'yu çocukluğundan beri tanıyan arkadaşlarıyla yaptığım görüşmelerden sonra kısa aralıklarla bu mevzuyu kaleme aldım. Basının da yoğun ilgisi oldu. Bu tarihten sonra da defaetle ziyaretlerde bulundum. İlgili ortamlarda dile getirmeye çalıştım.

Aradan geçen zaman içerisinde ev restore edilerek çevre düzenlemesiyle birlikte Yaşar Doğu Müzesi olarak hazırlandı. Bu Müze'nin güreş camiamıza anlamlı bir değer katacağına inanıyor, emek verip katkıda bulunanlara buradan teşekkür ediyorum.

Muhtemelen 15 senedir başta Yaşar Doğu'nun kıymetli oğlu dost insan Prof. Dr. Gazanfer Doğu ile görüşmelerimizde görsel ve yazılı olarak röportajlarımız olmuştu. Bu görüşmelerdeki söyleşilere de yer vermeye çalıştığım kitabın hazırlanmasında kendisinden hem fikren hem de kaynak olarak önemli ölçüde yardımlarını gördüm. Yaşar Doğu'nun diğer oğlu Muzaffer Doğu, Kızı Reyhan Doğu Yüksel'de öyle. Kısaca Yaşar Doğu ailesi candan samimi insanlar? Babalarının aziz hatırasına saygıda kusur etmemek için uğraş veriyorlar. Kendileriyle uzun yıllara dayanan tanışıklık ve dostluğumuzun da verdiği güvenden kaynaklanan cesaretle kalemim satırlara dokundu ve bu kitap fikri işte böyle gelişmiş oldu.

Yaşar Doğu'nun vefatının ardından geçen birkaç günlük süre sonunda evlerine gelen ve kendisini gazeteci olarak tanıtan bir kişinin albüm hazırlamak gerekçesiyle geçici olarak hatıralarını, günlüklerini eşyalarıyla birlikte alıp götürmesi ve bir daha da bu kişiden haber alınamaması nedeniyle büyük üzüntü yaşanmıştı. Bu hatıraların bugüne kadar hala bulunamayışından Yaşar Doğu'nun hayatının tam olarak aktarılamamasının yanısıra Türk Güreşinin de büyük kayıbı olmuştur.

Yaşar Doğu'nun büyük kızı Reyhan Doğu Yüksel 'le yaptığım görüşme'de (18.08.2015)  "Kaybolan günlük ve hatıralar konusunda hala ümidimi yitirmedim. Evimize gelerek hatıraları alan gazetecinin yakınları veya onu tanıyanlar varsa ve eğer bir gün bu hatıralara rastlarlarsa Türk Milleti adına getirip teslim edeceklerini ümit ediyorum" demişti..

Doğu ailesinin bütün fertlerinin kaybolan hatıraların hala gelebileceği ümidi ile yaşadığını biliyor ve şahsen ben de bir gün bulunup günyüzüne çıkacağı ümidini taşıyorum. Zira Yaşar Doğu'nun vefatına kadar hayatının her noktasını kaleme aldığı, günlük tutarak, gazete küpurlarını biriktirdiği, fotoğraf ve belgelerinin titizlikle arşivini yapmış olmasından endişem yoktur. Fakat olan olmuştur. Önemli olan mevcut şartlar içerisinde bir bütünü yeniden inşa edebilmektir.

Yaşar Doğu'nun mindere çıkmadan evvel iki rekat namaz kılıp ardından yaptığı duada; "Allahım beni dostuma ve düşmanıma karşı mahcup eyleme. Yüzümü ak eyle' dediği gibi iki rekat namaz kılıp, yaptığım duada aynı ifadeleri temenni ettikten sonra kalemi elime alıp kitabın ilk kelimesine böyle başlamış bulunmanın manevi huzuru içerisinde olduğumu ifade etmeden geçmemeliyim. 

Türk Güreşinin ma'kus talihini yenen, her haliyle bir ahlak abidesi olan bir kahramanın hayatını kitap haline getirebilmek büyük çaba isteyen bir iş. Onun yüksek şahsiyeti ve sevenlerinin aslında çok daha değerli şeyleri hak ettiklerini biliyorum.  Dörtbaşı mamur bir kitap hazırlayabilme arzusuyla hareket edip elimizde olmayan sebeplerle kitabın eksik kalan yanları da olabilirdi. Ancak bardağın dolu tarafına bakılacağı ümidiyle hareket edilmeliydi. Birikimleri değerlendirmemek haksızlık olurdu. ...Ve yıllar içerisinde samimi bir çaba ile yoğrulup harmanlanan bu kitap ortaya çıktı. 

/Ahmet Seven
02.04.2016

4 Mart 2016 Cuma

Ahmet Seven'le 'Yaşar Doğu'nun Hayatı' İsimli Kitabı Üzerine

Ahmet Seven, Samsun Yazarlar Derneği Başkanı ve bu şehrin bir evladı olarak uzun yıllardır Samsun kültürüne katkılar sağlıyor. Geçtiğimiz ay piyasaya çıkan 'Yaşar Doğu'nun Hayatı' kitabı ile Samsun'un yetiştirdiği en büyük sporcuyu ve bir milli kahramanı biz hemşerilerine anlattı. Biz de Seven ile Yaşar Doğu'yu ve kitabını konuştuk.


SORU: Kitabı yazma fikri nasıl ve ne zaman ortaya çıktı?

Ahmet SEVEN: 15-16 yıl evveldi. Yaşar Doğu'nun Samsun/Kavak İlçesi Emirli Köyünde yaşadığı evi ziyaret ettim. Köy muhtarı ve köy halkı ile görüştüm. Yaşar Doğu hakkında yerinde bilgi almak istedim. Ancak tatmin edici bilgi elde edemeyince üzüldüğümü hatırlıyorum. Daha sonra doğduğu köy olan Karlı Köyüne gittim. Başarılarıyla gurur duyduğum Yaşar Doğu'nun hayatı hakkında daha öncede kulaktan kulağa geçen bilgilerin dışında fazla bir malumat bulamamıştım. Karşılaştığım bilgiler onun iyi bir insan oluşu ve şampiyonluk derecelerinden öteye pek gitmiyordu. Daha o zamanlar aklıma koymuştum. Bu büyük insanın hayatı hakkında sağlıklı bilgilere ulaşmaya çalışıp hayatı yazılmalıydı. Bu kitabı yazan kişi ben olabilir miydim bilemiyorum fakat eğer öyle olursa benim için çok önemli bir gurur kaynağı olurdu. Fakat bu uzun bir süreç aynı zamanda cesaret ve yanında da ciddi bir bilgi istiyordu. O günden sonra işin peşini bırakmadım. Daha sonraları defalarca onun doğup yaşadığı, güreş tuttuğu köylere gittim. O günkü şartları gördüğüm yerlerle yan yana getirip gözümde canlandırdım. En büyük avantajım bu memleketin yabancısı olmamaktı. Başta evlatları olmak üzere onu yakından tanıyanlarla görüşmelerimi sürekli devam ettirdim. Onu anlattırdım?

Değeri spor hayatında elde ettiği başarılarla sınırlı kalmamalıydı. Bunu uğruna hayatını verdiği milleti adına yapmalıydı. Böylece başlamış oldum.


SORU: Gerek kitaptaki üslubunuz gerekse de söyleşilerdeki haliniz sizin çok ciddi bir Yaşar Doğu hayranı da olduğunuzu ortaya koyuyor. Siz doğmadan önce vefat etmiş bir büyük adamın izini sürmek nasıl bir duygu idi?

Ahmet SEVEN: Doğrudur. Daha önce belki sıradan bir ilgiydi bu. Fakat hayatının değişik safhalarıyla karşılaştığımda bu ilgimin artarak çoğaldığını gördüm. Yaşar Doğu'yla hemşeri olmam, yaşadığı toprakları, güreş yaptığı köyleri ve oralarda yaşayan insanların gerek sosyal gerekse ekonomik hayatlarına vakıf olmam bunda önemli bir etki oldu.

Nasıl oldu da böyle bir coğrafyadan, yani zor ve çetin şartlar altında hayat mücadelesi veren bir yöreden Dünya ve Olimpiyat Şampiyonu çıkar? Üstelik Güreşimizin ekolü, sembolü olur. Bununla da kalmaz Türk Güreş Tarihinde yeni bir dönemin başlamasına sebep olur? Bu sıradan bir insanın işi olamazdı.

Biliyorsunuz kahramanlar zor zamanlarda gelir. O da hem tarih hem de imkânsızlıkların tavan yaptığı bir zamanda çıkagelmişti. Mücadelesini beynelmilel minderlerde yürüten Yaşar Doğu benim gözümde milli bir sporcu olmasının yanı sıra milli bir kahramandı. O, milletimizin gücünü, 'Türk gibi kuvvetli' sözünü en çok ihtiyacımız olduğu zamanda hem batı hem de doğuda duyurmuştu. Milli Mücadeleden yeni çıkmış Türk Milletine acılarını unutturacak zaferleri hediye etmiş, yeniden milli heyecan ve milli şuurun doğmasına sebep olmuştu. Ardında milyonlarca kişiyi etkilemiş, onlara iz bırakmıştı. Altı aylık iken babası cepheye gidip bir daha geri dönmeyen bu Anadolu çocuğunun muhteşem bir hikayesi olmalıydı. Araştırmalarımı sürdürdükçe öyle olduğunu da gördüm. Ve bu yiğit aynı zamanda Anadolu'nun kendisi gibi imkânsızlıklar içerisinde hayat mücadelesi veren binlerce insanını da temsil ediyor, onlara azim, sabır ve mücadele aşılıyordu. Evet, bu iz sürülmeliydi. Ben de tabiri caizse Yunus'un izini sürdüğü Taptuk Emre gibi imkânlarım ölçüsünde izini sürmeye başladım.

Hayatı hakkında bilgiye ulaştıkça daha çok hayranı olmaya başladım. Ancak bu hayranlık benimle bitmiyordu. Milleti ona hayrandı. Dahası Dünyayı kendine hayran bırakmıştı. Yetiştirdiği talebeleri ondan söz edilince duygulanıyor gözyaşlarını tutamıyorlardı. Ondan söz eden her kelimede bir nem ve elem vardı. Daha ötesini söyleyeyim. Ellerinden şampiyonluklarını aldığı halde yabancı güreşçiler ve spor adamları bile ona hayrandı. İçlerinden onunla güreşmiş olanlar ona yenilmiş olmayı dahi iftihar ederek anlatabiliyorlardı. Yani Yaşar Doğu'ya yenilmiş olmak bile onlar için bir şerefti. Bu onun sıradan bir şampiyon sporcu olmadığını bunu ötesinde bir insan olduğunu göstermeye yetiyor hatta artıyor bile.

Elbette Yaşar Doğu ben dünyaya gelmeden evvel vefat etmişti.  Bizim buralarda hayatı hakkında teferruatlı bilgiye sahip olmasalar da yaptığı güreşler, aldığı derecelerle Yaşar Doğu hep anlatılır durur. Onlar hala kulağımızdadır. Yani onun ismine aşinalığımız yeni değildir. Yine buzum buralarda güreş yapan 7 ila 10 yaşlarındaki bir çocuğa kim gibi olmak istiyorsunuz diye sorsanız size hiç düşünmeden Yaşar Doğu gibi cevabını verir.


SORU: Maalesef bizde tarih yapılır ama tarih yazılmaz! Bence bu kitapla başta Kavaklılar olmak üzere biz Samsunluların da memleket şerefini kurtardınız. Çünkü bu toprakların yetiştirdiği en büyük sporcu olan Yaşar Doğu ile ilgili bugüne kadar iki kapak arasına yerleştirilmiş elle tutulur bir kaynak yoktu. Ne dersiniz?

Ahmet SEVEN: Hemen söylemeliyim ki bu kitapla mevcut şartlar içerisinde yapılabilecek olanı yapmaya çalıştım. Yaşar Doğu bunun çok daha fevkinde kitaplara layıktır. Kitabı yazarken sanki kendisiyle konuşuyormuş gibi, yanı başımda beni izliyormuş gibi hareket etmeye gayret gösterdim. Çünkü ciddi, riyasız, yalansız bir insan o. Milletine maneviyatına düşkün birisi. Onun hayatı yalnız sporculara değil, toplumun bütün kesimlerinin yararlanacağı ve örnek alacağı kesitlerle dolu. Öğretmeninden öğrencisine, bürokratından idarecisine hatta işadamlarına kadar okuyanlardan ciddi anlamda olumlu tepkiler alıyorum. Bu beni sevindiriyor. Hiçbir şey için mükemmel diyemezsiniz. Fakat en iyisini yapmaya çalışırsınız. Mutlaka eksiklikler vardır. Olacaktır da. Ancak bir sonraki basımlarda bu eksikliklerin de giderileceği kanaatindeyim. Kitaptan sonra da farklı bilgiler gelmeye başladı. Bunlar bire bir yaşanmış hadiseler. Sonraki kitapta onlar da yer alacak.

Gelelim sorunuzun Kavak'la yani doğduğu ilçeyle ilgili yanına. Evet, ifade ettiğiniz gibi. Tabelalarda ismi olan, heykelleri yapılan fakat hakkında derin ve çok fazla sağlıklı bilgiye sahip olunamayan ancak sevilen sayılan bir Yaşar Doğu vardı. Hâlbuki Yaşar Doğu idealist bir insandı. Onu ezbere bildiğimiz şampiyonluk derecelerinden maada bu millete, bu topluma spor camiasına ne vermek istediğiyle anlamaya çalışmalıdır. Yoksa onu eksik hatta hiç anlamamış oluruz. Üstelik böyle durumda haksızlık da yapmış sayılırız. Yaşar Doğu'ya sadece Milli Şampiyon ve Milli Sporcu gözüyle bakmak eksiklik olur. O bütün bunların yanı sıra milli bir kahramandı ve Milli Kahramandır da.  Yaşadığı dönemde Türk Milleti hatta Avrupalılar onu bu ikisiyle birlikte yan yana telaffuz ediyor öyle görüyordu.

Evet, ciddi bir kaynak yoktu diyebiliriz. Hatta kulaktan kulağa geçen sağlıksız bilgiler, menkıbeler bu büyük şampiyonun şahsına da zarar veriyordu. Bu durumda en az zararla durumu kurtarırız diye tahmin ediyorum. Özellikle memleketinde bu kitabın herkes tarafından okunması sağlanmalıdır. Zira Kavaklıyım deyince, demek Yaşar Doğu'nun memleketindensin diyerek ona dair bilgiler sorulmakta ve karşılık beklenmektir. Bilemeyenler için bu durum üzücüdür. Hadi bugüne kadar mazeret vardı, hiç olmazsa bundan sonra mazeret gösterilemeyecek. Anladığım budur.


SORU: Yaşar Doğu'nun Türk güreşindeki yeri nedir?

Ahmet SEVEN: Yaşar Doğu'nun 1939'da Oslo'da yapılan ve ilk defa katıldığı Avrupa Grekoromen Güreş Şampiyonasında aldığı hayatının ilk ve son ikinciliği bile Türk Güreş tarihinde yeni bir dönemin başlangıcı olarak görülmektedir. O günün şartlarında sporcuların Ankara'dan Oslo'ya nasıl gittiklerini düşünebiliyor musunuz? Günlerce süren kara, deniz ve tren yolculuğu? Bu sadece birisi...Yaşar Doğu Türk Güreşinin güneşidir. Türk Güreşinin güneşi onunla birlikte doğmaya başlamıştır. Türk Güreşinin içinde en büyük olanı Yaşar Doğudur. Fakat o hiçbir zaman en büyük benim dememiştir. Talebeleri, 'Yaşar Doğu öldü Türk güreşi öldü' diyerek onun güreşimizdeki yerini ifade etmektedirler. O Türk Güreşinin ekolüdür. Sembolüdür. Her sporcunun hayatında örnek alması gereken yegane isimdir. Onu örnek alıp, onun spor ve hayat disiplinine uyan bir sporcunun başarısız olması düşünülemez.


SORU: Harp zamanı doğmuş, zor şartlarda büyümüş, özel eğitim almamış, beslenmemiş bir pehlivandan söz ediyoruz. Buna rağmen dünyanın en büyük sporcularından birisi oluyor. Sizce bunun sırları neydi?

Ahmet SEVEN: Onca imkânsızlıklara rağmen bu başarının sırrı önce inanmış olmaktan başlıyor. Bundan sonra azim, sabır, irade ve mücadele geliyor. Tabi Yaşar Doğu'nun askere gidinceye kadar yaşadığı dönemi iyi anlamak gerek. Bu dönem onun ruh ve kuvvette maya tuttuğu dönemdir. Onu sürekli Karakucak güreşlerinde görüyoruz. Anadolu çocuğu bu. Babası seferberliğe gitmiş bir daha dönmemiş.  İmkânsızlıklar diz boyu. Yoksul fakat mağrur. Gururlu fakat kibirsiz. Maneviyatına düşkün fakat ham dindar değil. Bütün doğruları doğrulukları beyninde toplamasını bilmiş.


SORU: Samsun, Yaşar Doğu'ya yeterince sahip çıktı mı? Çıkıyor mu?

Ahmet SEVEN: Yaşar Doğu Samsunun hemşerisidir. Ancak Türk Milletinin iftiharıdır. Bu millet Yaşar Doğu'ya gerekli sevgi saygı göstererek sahip çıkmaya çalışmıştır. İsmi okullara üniversitelere cadde ve sokaklara verilip yaşatılmak istenmiştir. Aslında Türk Milleti Yaşar Doğu'ya sahip çıkmak suretiyle kendisine sahip çıkmıştır. Zira Yaşar Doğu bu milletin kendisidir. Yaşar Doğuyla birlikte sırtı yere gelmeyen esasen Türk Milletinin kendisidir. Zira o bu milletin şerefi için güreşmiştir. Fakat Yaşar Doğu'ya sahip çıkmak onun bu millete ne vermek istediğiyle ilgilidir. Onun felsefesine idealine gayesine sahip çıkılmalıdır.


SORU: Kitapta çok sık tekrarladığınız bir Yaşar Doğu sözü var. 'Her insan gibi doğdun ve öleceksin. Bu arada çalışıp vatanına, milletine bir şeyler vereceksin. Bu ise yaptığın güreşte şampiyon olmak ve milli marşını söyletmektir.' Bunu biraz açar mısınız?

Ahmet SEVEN: Yaşar Doğu her insanın memleketine karşı bir borcunun olduğunu düşünür. Bu borcunu ne iş yapıyorsa onunla ödemelidir. Onun için kuru kuruya sevmek bir şey ifade etmez. Eğer bu kişi sporcu ise sporculuğun gereği olarak çokça çalışıp şampiyon olmasıdır. Milli Marşımızı söyletmek bilhassa beynelmilel güreşlerde bir zaferin tescillenmesi, milli gururun dünyaya haykırılması anlamına gelmektedir. Düşünebiliyor musunuz onlarca ülkenin katılıp on binlerce insanın gözü önünde kazandığınız bir şampiyonluk sonrası kürsüye çıkıyor, dünyanın gözü önünde yine o kadar insanın pür dikkat hazır vaziyette bulunduğu yerde Milli Marşımızı söyletiyorsunuz. Yani buna siz sebep oluyorsunuz. Ve bu ülkenizden binlerce kilometre ötelerde gerçekleşiyor. Bu duyguyu anlamak lazım. Bu para ile mal mülk ile ölçülecek bir gurur bir duygu değildir. Yaşar Doğu sahip olduğu milli şuurun gereği öğrencilerine bunu anlatmaya çalışmaktadır. Bu onun ne kadar vatan- millet bayrak sevgisi içerisinde olduğunun bir göstergesidir.

SORU: Yaşar Doğu'nun genç yaşta ve beklenmedik vefatı Türk güreşinde neleri etkiledi? Minder güreşine çok geç yaşta başlıyor. Üstüne bir de araya II. Dünya Savaşı yılları giriyor ve pek çok uluslararası organizasyon gerçekleşmiyor. Biraz talihsiz bir insan değil mi Yaşar Doğu?

Ahmet SEVEN: Onun erken yaşta vefatıyla bir defa Türk Güreşi duraklama dönemine girdi. Onun sağlığında yurtdışına, yani başka ülkeler adına sporcu göçü yaşanmamıştı. Vefatıyla birlikte zor günler yaşamaya başlayan güreşçilerimiz kendilerine yapılan tekliflere olumlu bakmışlar ve başka ülkelere gitmek zorunda kalmışlardır. Birde 1952 Helsinki Olimpiyatlarına katılamayışları var ki bu incelenmesi gereken ayrı bir konudur. Kitapta bu konuya geniş yer vermeye çalıştım. Burası mutlaka okunmalı hem de kafa yorularak okunmalıdır. Türk aslanlarını minderde durduramayanların içeride ve dışarıda kurdukları kirli bir tezgâhtır bu süreç. Avrupalı güreş otoritelerinin; 'Artık onları minderde durdurmak imkânsız' dedikleri bir zamanda Yaşar Doğu ve arkadaşlarını minderlerden resmen uzaklaştıran bu oyunlar iyi bilinmelidir.

1936 Berlin Olimpiyatlarından sonra ikinci dünya harbi nedeniyle 1948'e kadar yani 12 yıl Olimpiyat oyunları gerçekleşemedi. Yaşar Doğu ömründe ancak bir Dünya ve bir Olimpiyat Şampiyonasına yetişebildi. 1952 Olimpiyatlarına yetişmiş ancak burada da resmen güreş hayatına son verilmiş olması nedeniyle Olimpiyatları güreşeceği yerde seyretmek zorunda kalmıştı. Eğer birkaç defa olmuş olsaydı hepsine de katılabilir çok daha fazla şampiyonluklar elde edebilirdi.

SORU: Kaba softa birisi olmadığı kesin olmalı. 'İşte tam da bu nedenle Batılıların Rocky misali uyduruk kahramanlar ürettiği bir dünyada bizim her şeyiyle gerçek kahramanlarımız var. Evet, sırtının yere gelmemesi de dâhil pek çok konuda Yaşar Doğu adeta bir mitoloji kahramanı gibidir. Mesela aynı anda hem serbestte hem de grekoromende şampiyon olmaktadır.' demiştim bir yazıda. Sahi nasıl bir güreşçiydi o?

Ahmet SEVEN: Dini bütün dediğimiz insanlardan birisiydi. Maneviyatına düşkündü. Fakat kaba softa dediğimiz hamlardan değildi. Türk Musikisi dinlerdi. Sanat camiasından çok sayıda dostları vardı. Konsere, tiyatroya giderdi. Arkadaşları onun 'Ada sahillerinde bekliyorum' isimli şarkıyı sevdiğini söylerler. Yardım yapmayı seven, bayramlarda evinin balkonuna Türk Bayrağı asmayı ihmal etmeyen kimsesizi, yetimi, yoksulu gözeten bir insandır o. Asker, siyasetçi, gazeteci? Her camiadan üst seviyede dostları ve dostlukları vardır. Çevresine öyle bir güven aşılamıştır ki bırakın orada kendisinin olmasını adı söylensin yeterdi.  Gösterişi reklamı asla sevmeyen yapanları da hoş görmeyen birisidir. Yeri gelmişken söylemeden geçmemeliyim yüzde yüz yeneceğinden emin olduğu halde rakiplerini dahi küçük görmeyen bir karaktere sahiptir. Bunu talebelerine de aşılamış asla rakipleri hakkında arkalarından konuşmalarına müsaade etmemiştir. Hatta minderde kısa sürede yenebilecekleri halde rakiplerini küçük görüp onlarla oynamaya çalışan talebelerine ihtar vermiş hatta tokat bile atmıştır. O vefat edince güreşçiler kimsesiz, çaresiz ve yetim kaldıklarını ifade etmişlerdir.

Evet, Batılılar örümcekten kahraman çıkartıyor. Filmlerde dizilerde kahramanlar üretmeye bunları pazarlamaya çalışıyorlar. Biz de bu oyunlara gelerek gerçek kahramanlarımızdan uzaklaştık. Yaşar Doğu gibi muhteşem isimleri, isimlerinin dışında unuttuk. İsimlerini bazı yerlere vererek avunduk. Güreş hayatı boyunca idmanlarda yani öğretilerinde bile olsa hatta şaka bile olsa sırtı yere gelmemiştir. Onun hayat mücadelesi başarıları zaferleri filmlere alınarak günümüze aktarılmalı ondan ders almanın yolları araştırılmalıdır. Bunu milli bir görev olarak telakki ediyorum. Sorunuz için tekrar teşekkür ederim. Hem grekoromen hem de serbestte aynı anda şampiyon olan bir başka güreşçimiz yoktur. Bu da Yaşar Doğu'ya nasip olmuştur. O güreşçilerin güreşçisi, hocaların hocasıdır.

SORU: O dönemin sanırım güreş en popüler spordu. Kendisini muayene eden Fransız doktorla ilgili bir hatıra var kitapta. Paylaşır mısınız bizimle?

Ahmet SEVEN: Güreş evet, o yılların en gözde sporuydu. Ve güreşçiler en çok takip edilen sevilen sayılan bilenen sporculardı. Hele şampiyon olanlar dilden dile kulaktan kulağa anlatılır dururdu. Evlerin kahvehanelerin en güzel köşelerini onların gazetelerden kesilen fotoğrafları süslerdi.

Yaşar Doğu'yu 1947 yılında bir gezi için gittiği Irak'ta muayene eden Fransız tıp hocalarından Dr. Aleksandr, muayene sonunda; 'Böyle bir vücut çatısına sahip olan bir kimse dediğim gibi 60-65 kiloya kadar güreşebilir. Şayet anlattığınız gibi 73-79 ve 87 kiloya kadar güreşiyor ve şampiyonluk elde ediyorsa olağanüstü bir kabiliyet ve kuvvete sahip demektir' diyerek açıklama yapmıştı.  Yaşar Doğu'da olağanüstü bir kuvvet vardı. Bu çocukluğundan beri gelen bir kuvvetti. O bedeni ile ruhunu aynı anda güreşe adapte etmesini biliyordu. Yani enerjisini topluyor önce işi beyninde bitiriyordu. Türk Milli Güreş Takımında daha güreşlere çıkmadan yeneceğine inanılan tek kişi oydu. Yani garantiye güreşiyordu.

Bir de dinlenmek için kendini rakibin altına attığı olurmuş Sonra dinlenir ve kalkıp çarparmış. Doğal bir gücü olmalı Yaşar Pehlivanın. Sizce de bir Yaşar Doğu romanı hatta Yaşar Doğu filmi olmalı mı?

Yaşar Doğu özellikle gençliğinde yani askere gitmeden evvel yaptığı karakucak güreşlerde bu taktiği uygularmış. Güreşin yapılacağı köy ile kendi köyü arasındaki mesafe çoğu zaman 5-7 saat olurmuş. Binek hayvanı olmadığı için buralara yaya olarak gitmek zorunda kalır tabi bu kadar uzun süren yaya yolcuğundan sonrada yorulurmuş. Güreş alanına girince de çoktan güreşler başlamış olurmuş. O da eşleştiği pehlivanla güreşe tutuşur sonra alta düşer on-on beş dakika bir süre öyle kalır bu arada dinlenirmiş. Güreşe tutuştuğu rakibi de onu yenmek için uğraşır ve yorulurmuş. Daha sonrada Yaşar Doğu bir hamle yapar ayağa kalkar karşılıklı boğuşmaya başlarlar ve rakibini tuttuğu gibi sırtüstü yere atarmış. Bu bir gerçektir. Zira bu hususiyeti Yaşar Doğu kendisi tebessüm ederek anlatmaktadır.

Elbette Yaşar Doğu'nun romanı da filmi de olmalıdır. Bu film mutlaka çekilmelidir. Ancak her ikisi de o üstün meziyetleri taşıyan insanın asaletine yakışır şekilde olmalıdır.

Röportaj: Mehmet Yılmaz
Kaynak: Haber Exen Dergisi Şubat 2016