Frunze etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Frunze etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Kasım 2016 Çarşamba

Frunze'nin Türkiye Anıları'nda SAMSUN -V -Son

VII.
SUNGURLU'DAN SAMSUN'A
8/1/1922 — 13-1-1922
(…)

Merzifon’la Havza arasındaki mesafe çok değil. Topu topu 35 verst. Aşağı yukarı saat dörtte bizi karşılamaya gelen dostlarla birlikte Havza’ya giriyoruz.

Çayımızı içip kendimizi tam olarak kendi evimizde gibi hissettiğimiz dostlarımızla konuştuktan sonra hemen Havza kaplıcalarında sıcak su banyosu yapmamız için bize hazırlanan yere gidiyoruz.

Ertesi gün Havza'dan ayrılırken pek o kadar acele etmiyoruz. Çünkü önümüzdeki konaklayacağımız yer olan Kavak, yalnızca 40 kilometre uzakta.

Havza bu günlerini, çevre bölgedeki Rum (Yunan) isyancıların bastırılması, imhası işinin etkisi altında geçiriyor.

Bu isyan hareketi Rum halkı için yalnız Samsun bölgesinde değil, Rumların yaşadığı tüm Anadolu köylerinde korkunç bir trajediyle son buluyor. Rum Pontus Devleti kurma hayalleriyle İstanbul ve Atina’dan gelen ajan ve propagandacılar tarafından sistemli bir şekilde hazırlanan isyan, 1921 yılı başlarında patlak vermiş. Hükümetin Yunanistan'la savaşa karar verip seferberlik ilân etmesi bu isyanın en büyük nedeni olmuş. Rumlardan göreve çağrılanların büyük çoğunluğu başlangıçta seve seve koşmuşlar çağrıldıkları göreve. Ama kısa bir süre sonra Yunanlılarla savaşa girdiklerini öğrenince, propagandanın da etkisiyle kütle halinde silâhlarını da alarak askerden kaçmaya başlamışlar. Başlangıçta bu hareket isyan karakteri taşımıyormuş. Bir yandan Hükümetin ceza tedbirlerinin etkisi, öte yandan gitgide artan propaganda, Anadolu kıyılarında bulunan Yunan filosunun güvencesi ve onun askeri gereç yardımında bulunmasıyla artan bir hızla alevlenmeye başlamış. Sonunda karşılıklı, gaddarca bir genel katliama dönüşmüş.

Şunu da belirtmek yerinde olacaktır ki, konuşma olanağı bulabildiğimiz bütün Türkler aynı düşüncede birleşiyorlar: Hristiyanlar isyandan önce çevrelerindeki Müslüman halkla çok iyi ilişkiler içindeymişler. Emperyalist savaş sırasında Rum köylüler de asırlık geleneklerini bir yana bırakarak (Osmanlı devletinde Hıristiyanların askerlik yükümlülüğü yoktu, bunun yerine belirli bir vergi ödüyorlardı.) devletin rızasıyla seve seve askere gitmişler ve bütün Türk cephelerinde savaşmışlardı.

Şimdi ise Türkiye’nin bütün bu zengin ve kalabalık bölgesi inanılmaz bir yıkıma uğradı. Birkaç yüz Türk ve Rum köyü yakıp yıkıldı. Samsun, Sinop ve Amasya’da yaşayan 200 bin Rum’dan yalnızca dağlarda dolaşan birkaç çete kaldı. Yaşlılar, kadınlar ve çocukların hemen hepsi ülkenin başka yerlerine, Diyarbakır, Harput, Konya bölgelerine göç ettiler. Bunlar öyle bir zamanda ve öylesine yokluk içinde gittiler ki, yeni yerlerinde yoksulluk ve kölelik hayatı yaşayan, sürünen bütün bu kitleden birkaç bin kişinin bile sağ kalmadığını söylemek mümkün.

Bizim Havza'lı dostlarımızdan, tenkil müfrezelerinin kentte olsun, isyana katılmayı kabul etmeyen Rum köylerinde olsun ne tür vahşetler yaptıklarını parça parça anılar olarak dinleme olanağı bulduk. Bu konuda özellikle daha önce sözünü ettiğim Lâz’ların reisi Osman Ağa büyük ün yapmış. Bütün bölgeyi azılı çetesiyle kan ve ateşe boğmuş. Sanırım şunu söylemek yeter bu konuda: Buradaki Türkler bile onun yaptıklarından korkuyla söz ediyorlar ve asla onaylamıyorlar. Benim için hiç ummadığım bir bilgi olmuştu doğrusu.

Ankara’da bulunduğum sırada Lazistan Mebusu Osman Bey’le tanıştım. Sevimli, hoş bir insandı. Batum’da yaşamış, hattâ orada gimnaziya’da (lise) okumuş. Bu yüzden oldukça iyi Rusça konuşuyordu. O sırada gazetelerde çıkan küçük bir makale hakkında görüşmek için, daveti üzerine onun konuğu olmuştum; ayrılıp evime döndüğümde pek çok kişi tarafından soru yağmuruna tutuldum. Osman Bey’in konuğu olduğumun doğru olup olmadığı merak konusuydu. Ben de doğru olduğunu söylemiştim. İş öylece kapandı. Ama cevabımın pek hoş karşılanmadığını da anlamıştım. İşte şimdi Havza’da açığa çıktı bu merakın ve memnuniyetsizliğin sebebi. Aynı soruyla burada da karşılaştım. Doğru olduğunu öğrenince de bu adamın nasıl biri olduğunu ve onun neler yaptığını bilip bilmediğimi sordular. Ben az da olsa bildiğimi söyledim. Osman Ağa’yı gözümün önüne getirerek. Konuşma ilerleyince benim tanıdığım Osman Bey ile Osman Ağa’nın aynı kişi olmadığı ortaya çıktı. Bundan karşımdakiler de çok memnun oldular. Öğrendim ki, Osman Ağa' nın çeteleri Havza'da korku salmış, yakmış, ırza geçmiş, önüne gelen tüm Rum ve Ermenileri öldürmüş, köprüleri yıkmış... Sözün kısası Müslümanlarla Hristiyanlar arasında süregelen tarihi ve ulusal çatışmaların eskilerden bugüne değin çözümlenemeyişine işte bu yapıda adamlar ve bu acımasız usuller sebep olmuş.

Bu arada adaletli konuşmak gerekirse şunu belirtmek zorundayım ki, iki taraf da aynı biçimde davranıyor; Yunanlılar Batı Anadolu’da Müslümanları aynı biçimde imha ediyor.

Yalnız burada, tümüyle bir halkın diğerine saldırmasında, ne yere, ne yaşa aldırmamasında, ne acıma, ne merhamet bilmemesinde, vahşice bir ulusal dövüşte «uygar» burjuva Batı'nın tam anlamıyla iğrençliğini ve alçaklığını, ikiyüzlülük ve çirkefliğini hissetmek ve görmek mümkün.

Bu «Bir denizden öteki denize değin Büyük Ermenistan» gibi erişilmez hayali, Ermeni milliyetçiler grubuna aşılayan da Antant’tan başkası değildi. İşte bu yüzden, bu boş ve aptalca hayal yüzünden yüz binlerce Ermeni köylüsü, komşuları Türk ve Kürtler tarafından topraklarından sökülüp atıldı. İşte Antant’la ilişkileri yüzünden üç yıldır Anadolu'nun dağ ve tarlalarında sel gibi kan akıtılıyor. Ve İşin en kötü yanı da bunu hiçbir zaman olanların hesabı sorulmaması gereken kişiye ödetmeye çalışıyorlar.

Bizim Kavağa geldiğimiz aynı gün oraya isyancı çetelerden bir temsilci gelmiş. Niçin Türkler ve onların her zaman şerefle hizmet ettikleri Türk yönetimi şimdi onları vahşi hayvandan daha kötü bir şekilde zehirliyor, diye sormuş. Doğrusunu söylemek gerekirse bu isyancıların büyük çoğunluğu en ücra köşelerdeki köylerde yaşıyorlar ve gerçekten de işin aslını bilmiyorlar. Şurası belli ki, kentlerde oturanlar ve bütün bunların ceremesini hayatlariyle değil de, eninde sonunda parayla çekecek olanlar aldırmıyorlar bile bu köylülere. Onları İtip kakıyorlar ve onlar sonunda topraklarından koparılarak atılacakları günü bekliyorlar.

Bir yıldır orman ve dağ kovuklarında, inanılmaz yokluklar içinde yaşayan isyancılardan çoğu teslim olmaya başlamış. Hele Mustafa Kemal Paşa'nın teslim olanları öldürmeyi kesinlikle yasaklayan emrinden sonra iyice artmış teslim olanların sayısı. Ama yine de geride kalan büyük bir bölüm, Yunanlılarla savaşın bitmesine değin dövüşmeye devam etmeyi tasarlayarak inatla sürdürüyorlarmış
direnişlerini. Türklerin anlattıklarına göre bunların arasında Yunanistan ve İstanbul'dan gelen Yunan subayları da varmış.

Aşağı yukarı saat on İkiye doğru yola çıktık Kavağa doğru. Havza’dan on verst kadar ayrıldıktan sonra 60 – 70 kişilik ufak bir grupla karşılaştık. Silâhlarım bırakan Rumlardı bunlar. Hepsi de iyice zayıflamıştı. Yüzleri bitkin, kurumuştu; bazısının iskeletten farkı yoktu. Elbise yerine omuzlarına yırtık pırtık bir paçavra asmış gibiydiler. Çoğunun ayaklarında bir bez bile yoktu. Grubun ortasında uzun boylu cılız, silindir şapkalı bir papaz yürüyordu. Hava pek de ılık sayılmazdı; soğuk bir rüzgâr esiyordu. Bütün bu kalabalık, başlarındaki askerlerle birlikte Havza’ya doğru zıplaya zıplaya koşuyordu. Bir kısmı bizi görünce yüksek sesle ağlamaya, daha doğrusu ulumaya başladı. Çünkü onların göğüslerinden çıkan ses bir vahşi hayvan ulumasını andırıyordu. Bir an için durdurdum konvoyu. Bu acıklı yürüyüş yeniden başladı sonra. Kavak’a alacakaranlıkta vardık. Bizi buranın en zengini, 72 yaşındaki ihtiyar Hacı Bey'in evine yerleştirdiler.

Ev gerçekten de zengindi. Son derece güzel halılar ve aynalar vardı. Hatta mobilyaları bile vardı. Şimdiye değin Ankara'da bile gittiğimiz hiçbir yerde görmemiştik böylesini. Pek büyük değilse de ihtiyarın asıl zenginliği toprak ve hayvan yönünden; 300 dönüm, yani yaklaşık 30 desyatin toprağı var. Hayvanı eskiden çokmuş; şimdi ise ancak topraklarını sürebilecek kadar kalmış elinde.

İhtiyar hâlâ sağlam ve dinç bir erkek. En büyüğü 55, en küçüğü 32 yaşlarında yedi oğlu var. Bütün oğulları korkuyor ondan. Beşinin ayrı evi olmasına rağmen hepsi birlikte tek ataerkil aileyi oluşturuyorlar. Hacı Bey 14 yaşındayken evlenmiş. Karısı ise kendisinden 4 yaş büyükmüş. Birlikte bir yüzyıla yakın anlaşmışlar, yaşam sürmüşler. Karısı da hâlâ sağlam, diri bir ihtiyar. Benim, «kaç karın var?» soruma ihtiyar gururla «yalnız bir tane ve şimdi de onunla yaşıyorum» diye karşılık verdi. Evde yabancı olarak tek bir kadın var. Hizmetçileri.

Akşam geç saatlerde bizim kervan da ğeidi. Kavak'a (75 kilometrelik bir yol) değin durmadan ilerlemeğe karar vermişler ve dediklerini de yapmışlar. Böylece ertesi gün Samsun'a birlikte hareket edebilecektik.

13 Ocakta, saat yedide çıktık Kavak'tan. Yağmur yoktu, ama hava bulutluydu ve insanın iliklerine işleyen soğuk bir rüzgâr esiyordu. Arabalardan biraz daha geç çıktık yola. Bazısı bizi dört verst kadar geçmeyi başarmıştı bu arada. Kavak’tan bizimle birlikte, daha önceki gelişimizde tanıştığımız askeri Komutan, Binbaşı da geliyordu. Bu bölgede eşkıyalığın çok olması yüzünden işlerinin ağırlığından yakınıyordu.

Hemen hemen Kavak’tan çıkar çıkmaz Hacılar geçidine doğru bir yokuş başlıyordu. Yükseklerde güneşin varlığına rağmen keskin ve şiddetli rüzgâr yüzünden soğuk oldukça etkiliydi. Geçidin tam tepesinde bir başka kervanla karşılaşıyoruz. Bakıyorum, üstü açık arabalarda siyahlara bürünmüş kadın figürleri oturuyor ve yatıyor. Aralarında çocuklar da var. Kadınların da, çocukların da giyimleri çok kötü; soğuktan titriyorlar. Gerideki arabalara bakıyorum, arabalardan birinin arkasından yürüyen
bir asker, yırtık pırtık giysiler içindeki bir kız çocuğunu kaldırıp arabaya oturtuyor. Kızcağızın her yeri soğuktan morarmış, tüm vücudu titriyor. Başını arabada bir eleğin altına gizlemeye çalışıyor. Şaşkınlık içinde ne olduğunu soruyorum Binbaşıya. O şöyle açıklıyor: «Haydutların ailelerini götürüyorlar. Onları Amasya'ya yerleştirecekler.»

Bir süre asık yüzle ses çıkarmadan durduk, sonra Samsun’a doğru yolumuza devam ettik. Her yanda yıkıntı izleri vardı. Her tepede devriyeler kol geziyordu. Nöbetçiler dikkat kesilmiş bekliyorlardı. Hemen burada, yakın bir yerde düşmanın gizlendiği seziliyordu, kuşkulanılıyordu. Bu yol tüm yaşantım boyunca belleğimden çıkmayacaktır hiçbir zaman. 30 verstlik yol boyunca aralıksız olarak cesetlerle karşılaştık hep. Ben yalnız başıma 58 tane saydım. Ooğu zorbalığın ve şiddetin izlerini taşıyordu. Bir yerde güzel bir kız cesediyle karşılaştık. Başı kesilmiş ve elinin yanına konmuştu. Bir başka yerde çok güzel bir başka kız cesedi daha; 7 - 8 yaşlarında, sarı saçlı, yalınayak, sırtında yalnız eski bir gömlek bulunan bir kız cesedi... Kız anlaşılan ağlamış; yüzünü toprağa gömmüş yatmış. Askerin süngüsüyle de yere öylece mıhlanmış.

İşte Samsun göründü sonunda. Kente 2 - 3 verst kala bizi karşılamaya gelmişler. Bir şeref kıtası hazırlanmış. Mutasarrıfın kendisi ve 10 uncu Tümen Komutanı da buraya kadar gelmişler. Yanlarında Avrupalı tipinde giyinmiş biri daha var. Yaklaşıyoruz ve o zaman tanıyoruz ancak: Rusya Federatif Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti' nin Türkiye’ye yeni atadığı delege yoldaş Aralov’du bu.

Yolda gördüklerimizin etkisi altında Samsun'un yöneticileriyle karşılaşmamız soğuk olmuştu biraz. Mutasarrıfın daveti üzerine birlikte onun arabasına bindiğimiz zaman yolda bütün gördüklerimizi anlattım. Konvoyun muhafızları hakkında bir an önce soruşturma için tedbir almasını, bundan sonra nakledilecekler için de gereken emirleri vermesini rica ettim. Faik Bey, son derece heyecanlandı ve ona anlattıklarım hakkında hemen gerekeni yapacağını söyledi. Sonra da bu gruptan 80 kadar öksüz çocuğun Samsun'da Amerikan Kızılhaç cemiyetinin eline bırakılmasını, kalanların da annelerine verilmesini sağlamak üzere emirler verdiğini anlattı. O grupla birlikte bir özel hekim gönderdiğini ve bu gibi durumlarda yapılabilecek her şeyi yaptığını anlattı. Sonradan açıkladığına göre askerler ve Türk köylüleri öylesine kinle doluydular ki, yöneticiler ne emir verirse versin yine de şiddetten vazgeçmiyorlarmış. Ayrıca son zamanlarda Samsun sancağındaki topraklar Rum eşkıyalarının vahşetiyle çalkalanıyormuş yeniden. Rum çeteleri Türk köylerini yakıyor, Samsun - Ankara yolunda sık sık baskınlar yapıyor, hemen her gün birkaç asker öldürüyorlar ve korkunç bir faaliyet gösteriyorlar, diye anlattı Mutasarrıf. Bu durum üzerine kesin tedbirler alınarak bütün Rum halkını ülkenin içlerine gönderip yerleştirmeye karar vermişler.

Bütün bu anlatılanların doğru olduğuna kuşku yoktu. Köylerin nasıl yakılıp yıkıldığını kendi gözlerimle de görmüştüm. Aynı şekilde yol boyunca alınan koruma tedbirlerini de görmüştüm. Birbirinden birer verst aralıklarla yerleştirilen seyyar karakollar, on verstte bir ise siperli, tel örgülü, engelli bir İki bölükten oluşan büyük karakollar kurulmuştu. Ve her yerde gergin, telâşlı bir hava hakimdi. Bununla birlikte o dışardan belli olan öfkeli halimi bir türlü yenemedim ve Faik Beyle sohbetimiz çok soğuk ve gergin geçti.

Bütün kent bizim gelişimiz onuruna bayraklarla donatılmış. Halk bizi karşılamaya çıkmıştı. Akşama doğru hava son derece güzelleşmişti. Bu bayram havasındaki kalabalığa baktığım zaman geride kalan İşkence edilenleri görür gibi oldum. Bir tek şey istedim o anda. Çabuk, bir an önce bizim kıtlık içindeki yoksul yurdumuza dönmek. Orada da pek çok üzüntü, pek çok acı vardı. Ama orada canlı, İyiye giden bir halk ruhunun çarpıntısı duyulur ve halkın sorunları tamamen ayrı bir biçimde çözümlenir.

Bizi en çok sevindiren şey Samsun limanında, Rus heyetini Samsun’a getiren gemimizin bulunması oldu. Bu «Feliks Dzerjlnskiy» gemisiydi. Daha önce bizim Karadeniz Filosunu ziyaret ettiğim zaman Odessa’dan Tendra'ya kadar bir yolculuk yapmıştım bu gemide. Artık yarın yola çıkabilecektik demek kİ. Akşam, yeni gelen heyet üyeleriyle karşılıklı bilgiler, izlenimler, haberler alıp verdik ve doya doya konuştuk. Sabahleyin çabucak direğinde Rus Ukrayna bayrağı dalgalanan «Feliks Dzerjlnskiy» gemisine bindik.

Samsun limanında eskisi gibi bir Amerikan mayın tarama gemisi vardı. Ayrıca «Dzerjlinskiy»in biraz ilerisinde bizim «Meçta» gemisi duruyordu. Bu gemi Fransa bayrağı altında yüzüyordu. «Meçta»daki tayfaların çoğu ve tüm idarecileri Rus idi. Tayfaların hareketlerinden sorumlu olan Komutan Fransızdı yalnız. Buna rağmen gemilerimizin tayfaları arasında hemen bir ilişki kuruluvermişti. «Meçta» dakiler Rusya'daki işlerin durumuyla yakından ilgileniyorlar, bir Rus gazetesi vermemizi istiyorlar, yurt dışındaki hayatlarının ağır maddi ve manevi koşullarından şikâyet ediyorlar, gemi tayfalarının hepsinin bizden, Vrangel taraftarlarından olduğunu, yeniden yurda dönüş umuduyla yaşadıklarını söylüyorlardı. Yalnız «ÇEKA»nın tehlikesinden endişe ediyor çoğu. Karadenizde yabancı birçok devletin bayrağı altında bizim pek çok eski gemimiz dolaşıyor. Çoğu da Fransız bayrağıyla. İçlerinden bir kısmı Sovyet topraklarına, Batum limanına bile uğramışlar ve uğruyorlar.


VIII.
SAMSUN'DAN BATUM'A
14 Ocak — 16 Ocak 1922

14 Ocakta, saat üçte demir alıyoruz. Barometre çok düşük ama hava iyi gidiyor. Kaptan, kuvvetli bir karayel çıkacak diye korkuyor. Bizim «Dzerjinskiy» deniz yolculuğuna göre hazırlanmış bir gemi değil; basit bir çarklı nehir gemisi. Yine de takdirle anmak gerekir ki, bundan iki hafta önce Odessa’dan Batum’a giderken büyük bir fırtınaya tutulmuş ve kaptanın söylediğine göre yüzünün akıyla sıyrılmış. Ama böyle talihe güvenmek doğru değil. Kaptan bir karayel belirtisi sezer sezmez en yakın Türk limanına sığınmaya çalışacağını söylüyor.

Saat 4.30 oldu. Deniz çok güzel. Hava kararmaya başlıyor. Artık Samsun, limana doğru inen yamaçlarındaki evleriyle güçlükle seçilebiliyor. Tam karşımızda, kıyıdan biraz ilerideki tepelerde iki büyük yangın görünüyor. Anlaşılan birbirinden 4 - 5 verst uzaktaki iki köyü yakıyorlar. Kim yakıyor?.. Kendi ocaklarından sökülüp sürülen Rumlar mı, yoksa Türkler mi, bilmiyoruz. Yalnız bu karamsar kızıltı, zengin, ama şimdi böyle mutsuz bu ülke ile aramızdaki son halka oluyor.
(Sayfa: 106 - 115)
(SON)


KAYNAK: M.V. FRUNZE, Türkiye Anıları, Kasım 1921 - Ocak 1922, Cem Yayınevi, İstanbul 1978.

25 Ekim 2016 Salı

Frunze'nin Türkiye Anıları'nda SAMSUN -IV

IV.
SAMSUN'DAN ÇORUM'A
Yağmur yoktu ama sabah hava kapalı ve sisliydi. Yol, yine kötü; şose hep çukurlarla dolu yapış yapış bir çamur tabakasıyla örtülü. Dik yerleri tırmanırken atlar arabaları güçlükle çekebiliyorlardı.

Bizim arabacıların araba sürüşleri de çok ilginç. Yerlerinden hemen her zaman güçlü bir tırısla, bazen dörtnalla kalkıyorlar. Dümdüz bir yolda mı, yoksa dağ yolunda mı gittiklerine aldırmıyorlar bile. Genellikle 50 - 60, bazen da 70 verst hiç mola vermeden gidiyorlar. Böylece atlar 10-13 saat içerisinde yolda, arada soluk aldıkları sayılmazsa hep aralıksız ilerliyorlar. Atları arpa, «saman» denen buğday, ya da arpa saplarıyla besliyorlar.

Oldukça yüksek bir dağın çevresini dolaşan yol bir boğaza ulaşıyor. Burada küçük bir dere akıyor. Dağ, boğazın her iki tarafında da yer yer aralarından geçilmeyecek ölçüde sık çalılıklarla örtülü. Bu gibi yerlere burada «orman» diyorlar. En çok görünen ağaç türü bodur meşeler. Arada bir küçük çam koruları da görülüyor. Geçite en yakın son ve önemli yokuşun dibinde, askerlerle birlikte zikzaklarla kesilen yan patikaya saptım. Keskin bir dönemeçte bir cesetle karşılaştık. Bir erkek ölüşüydü bu. Sırtında Türk köylülerinin giysilerinden vardı: Mavi şalvar ve ceket, ayaklarında eski pabuçlar... Her şeyiyle yoksul biri olduğu anlaşılıyordu. Kafası parçalanmıştı, omuzunda bir kurşun yarası görünüyordu. Öldürüleli çok olmamıştı; biz gelmeden yarım, ya da bir saat önce öldürüldüğü belliydi. Yanımdaki askerler kendi aralarında bir şeyler konuştular, sonra içlerinden biri attan indi, ölüye yaklaştı, şalvarını çözdü ve araştırmaya başladı. Ben hem bakıyor, hem de düşünüyordum: «Acaba ölünün eski püskü giysilerini mi alacak?» diye. Birden askerin «Rum!» diye mırıldandığını duydum. Sonra asker, hoşnut bir görünüşle atına atladı. İş anlaşılmıştı: Demek ölünün hangi ulustan olduğunu öğrenmek istemişlerdi. Bunu da, Hristiyanlardan Müslümanları ayıran o bilinen işarete bakarak anlamışlardı: Rum; bu Yunanlı demek oluyor. Türkler genellikle Anadolu'da yaşayan, Anadolulu Yunanlıları asıl Yunanistan'daki Yunanlılardan ayırmak için böyle söylüyorlar. Yunanistan'dakilere ise «Yunan» diyorlar. Sonra yeniden yola koyulduk. Görünüşe göre buraları pek tekin yerler değildi. Çünkü konvoy komutanı olan ciddi ve sert yüzlü, yaşlı, bıyıklı asker bütün konvoydaki erlere silâhlarını hazır tutmalarını emretti. Kendisi de tüfeğini eğerin üstüne enine kovarak ileri çıktı ve çevreyi sıkıca kontrol etti. Geçidin tepesinden biraz beride 12 jandarmalık bir Türk karakolu vardı. Küçük, yarı yıkık bir kulübede kalıyorlardı. Böyle yerlere burada «karakol» adı veriliyor ve yaklaşık 10-12 verst aralıklarla yerleştiriliyor. «Karakolda öğrendiğimize göre şafakta yola araştırma için çıkan müfreze ile küçük bir Rum çetesi arasında bir çatışma olmuş. Bizim gördüğümüz ceset de bu çetenin çatışmada verdiği ölüymüş.

Tam geçide ulaştık. Sıcaklık kesinlikle değişmişti. Aşağılarda 8 -10 dereceden aşağı düşmeyen ısı burada hafif bir ayaza dönmüştü. Yer yer kar yağıyordu. Karşıki dağların yüksek tepeleri baştanbaşa kar tabakasiyle örtülmüştü. Geçidin tepesinde, karların arasından soluk sarı renkli bir çiçek kopardım. Türkler buna «koyun gözü» diyorlar. Gerçekten de görünüşüne bakılırsa bu ad tam yerinde takılmıştı çiçeğe.

Hacılar geçidinden sonra yokuş aşağı inen yol, Kavak köyüne kadar böyle devam ediyordu. Kavak’ta bizi bir gün önce bekliyorlarmış; Müdür, nahiye kurulu üyeleri, askeri amir ve buranın korunması için görevli jandarma birliğinin komutanı tarafından karşılandık. Nahiye müdürlüğü binasına alındığımızda çay ve kahvaltının hazır olduğunu gördük, bizi elden geldiğince iyi karşılamaları için yukardan emir aldıkları anlaşılıyor.

Niçin bu hizmetlerin bizim onurumuza düzenleneceğini pek de bilmeden umutsuzluk içinde koşuşuyorlar, telâşlanıyorlardı. Çay ve kahvaltı sırasında birbirimizle tanıştık, konuştuk, bizim heyetin amacı ve öteki konuları anlattık. İki saat süren, son derece ilginç ve dikkat çekici sohbetlerimiz sonunda gerçek dostlar olarak ayrıldık. Biz içerde çay içerken Müdürlük binasının önünde asker, köylü, kadınlardan oluşan büyük bir kalabalık toplanmış. Onlarla son derece sıcak karşılanan kısa bir konuşma yaptım.

Kavak oldukça büyük bir köy. Bucak merkezinde, askeri komutanlığın bölgesi içinde yaklaşık olarak 300 ev var. Halkın en önemli geçim kaynağı ziraat ve biraz da hayvancılık. (Koyun ve yalnız birkaç kişide bulunan öteki hayvanlar.) Yaşama koşulları çok güç. Savaş her şeyi mahvetmiş. Ve yukarıda adı geçen Rum isyan hareketinin yerel yaşam üzerinde çok etkisi olmuş. İsyan genel olarak bastırılmış, ama şimdi bile tehlike tümüyle geçmiş değil. Hareket artık geceleri akıl almaz bir biçimde sürüyor. Gündüzleri ise daha ihtiyatlı davranılıyor. Müdürün söylediğine göre 5000 kişinin yaşadığı nahiyede her gün birkaç kişi ölüyormuş.

Bölgenin verimliliği oldukça iyi: Bire 10-12... Ama ekili alanların oranı önceki yıllara göre çok azalmış. Müdürün ve kurul üyelerinin sözlerine göre önceden ekili olan alanların yarısı şimdi boş duruyormuş. Yalnız buğday ve arpa ekiyorlar. Ekim işi genellikle ilkbaharda yapılıyor; bu arada kışın yapılan ekim de az sayılmaz. Kışın, ta aralık ayına kadar ekim yapılabiliyor. Köyden, bizi uğurlamaya gelen köylülerin arasında çıktık. Davranışlarının içten ve dostça olduğu hemen anlaşılıyor. Köyün dışında bize refakat eden konvoydakilere soruyorum: «Niçin siz ve tüm halkınız bize, Ruslara ve yabancılara karşı böyle iyi davranıyorsunuz?» diye. İçlerinden yalnız biri, Şapsugi kabilelerinden gelme, Çerkez, Hamid adlı biri cevap veriyor. Bu, çok konuşkan, terbiyeli bir asker. Bana şöyle karşılık veriyor: «Peki, başka ne yapabiliriz ki?.. Siz Russunuz ve bizim dostumuzsunuz. Siz olmasaydınız biz çoktan ölürdük...»

Bizim devrimimizi ve Sovyet yönetimini anlatıyorum onlara. Konvoydakilerin hepsi büyük bir doymazlıkla ve dikkatle dinliyor beni. Konuşmamız bir tercüman aracılığıyla yapılıyor. Arada ben de çok az bildiğim Kırgızcayla yardımcı oluyorum. Kırgızca, Türkçeye çok yakın. Daha sonra Türkiye’deki yaşam koşulları üzerinde konuşuyoruz. Askerlerin, köylülerin yaşamlarını, onların savaşa karşı duygularını soruyorum. Hepsi de, birbirleriyle yarış edercesine atılıyorlar ve halkın çok yorulduğunu, savaşmanın anlamsız olduğunu elde hayvan bile kalmadığını, kimsenin çalışamadığını anlatıyorlar. Kürt Halan adlı bir asker eliyle işaret ederek: «Askerler ancak 3 - 4 ay daha savaşabilirler, sonra hepsi de kaçarlar...» dedi. Ama iki kişi hemen itiraz ettiler bu sözlere: «Evet, durum ağır olmasına ağır, ama dövüşmek gerek yine de. Aksi halde sonuç aynı olur bizim için...» Benim konvoy, ırk yönünden ötekilerin hemen hepsinden değişikti. Sırf Türk'lerden oluşmuyordu. Çerkezler ve kısmen de kürtler vardı. Bu köken ayrılığı kuşkusuz onların savaşa, yönetime, vs... karşı davranışlarında da ortaya çıkıyor. Çerkezler, bu içinde bulunulan savaşa karşı özel bir girişkenlik göstermiyorlar. Cephe gerisi hizmetlerde çalışmayı tercih ediyorlar. Cepheye gönderildikleri zaman da genellikle kaçıyorlar. Kürtler için de aynı sözler söylenebilir. Fakat hepsi yönetimi, özellikle Mustafa Kemal’i içtenlikle destekliyorlar.

Kürtlerin kendi bölgelerindeki durumları ise oldukça ilginç. İki gruba ayrılıyorlar. Kabileler (aşiretler) ve kabile olmayanlar, ki bunlara «Kürt - reaya» adı veriliyor. Birinciler kendi aralarında Sünni Kürt Aşiretleri ve Kızılbaş Kürt Aşiretleri (daha çok Dersim ve Kozuçen bölgesinde) diye ikiye bölünüyorlar. Sünni Kürt Aşiretleri eskiden Hamidiye adı altında özel, düzensiz süvari alayları kurarak (bütün aşiretler için söz konusu olmamakla beraber) askeri hizmetlere katılıyorlarmış. Emperyalist savaşın başlarına değin 51 büyük aşiretten yalnız 13 tanesi aşiret alayı (Hamidiye) oluşturmuş. Kızılbaş Kürt Aşiretlere gelince, bunlar hiç bir hizmete katılmıyorlar. Her zaman Türk devletinin Anadolu halkları arasında en az güvenilir topluluk olmuşlar. Bu durum şu anda da süregeliyor. Bunlar yalnız askeri hizmetlere girmemekle kalmıyorlar, ayrıca öteki isyan hareketleri sırasında hükümet için büyük telâşa sebep oluyorlar.

Yine de, genel olarak bu aşiretlerin Türklerle aynı askeri yükümlülüğü taşıdıkları kabul edilebilir. Demin sözünü ettiğim Halan'ın Kızılbaş Kürtlerden olduğu anlaşılıyordu. Onların örf ve adetleri çok ilginç. Hele Müslüman köylerin arasında durumları tümüyle ayrı oluyor. Dinleri Hristiyan kurallarının, ilk çağ Hristiyan inançlarının Müslüman diniyle ve Şiilikle (İran'ın etkisiyle) karışımı bir özellik gösteriyor. Bu nedenle gerçek Müslüman olanlar onlara nefretle bakıyorlar ve inançlarını son derece karışık ve uydurma buluyorlar. Son zamanlara değin onları bir çember içinde, kendi hallerinde tutuyorlar. Devlet memurluklarına girmelerine de izin vermiyorlar. Kızılbaşlar, dıştan bakınca boyun eğmiş gibi görünüyorlar bu duruma ve sünnilerln dinsel törenlerine katılıyorlar. Ama fırsatını bulunca, Türklere (askerlik, v.s... sırasında) gizli gizli düşmanlık yaparak bunun karşılığım veriyorlar. Kızılbaşlar da öteki Kürtler gibi iki Kürt dili konuşuyorlar: «Kürmanci» ve «Zaza» dilleri. Kürt dili İran'dan çıkmış ve İran dili grubuna çok yakın.

Kürtlerin ırk olarak nereden geldiği sorununa gelince, aşiretler bugüne değin bu soruya kesin bir karşılık bulamamışlar. Ermeni tarihçileri onların Ossldyan’ların soyundan geldiklerini belirtiyorlar. Bazı Avrupa bilginlerinin fikirlerine göre Kürtler, çok eski çağlarda Tigra nehri havzasında ticaretle uğraşıp, orada yerleşen İran Haldey'lerinin soyundan geliyormuş. Ne olursa olsun, doğru olan şu ki, Kürtler İran asıllı.

Türkiye'deki Kürtlerin nüfusu 1,5-2 milyon arasında. Genellikle Anadolu'nun Güney Doğu kesiminde yerleşmişler toplu olarak. Ama tüm Doğu Anadolu’da ayrı köyler halinde bulunuyorlar.

Şose, Kavak köyünden çıktıktan sonra ilkin verimli bir ova boyunca ilerliyor, daha sonra hafifçe kıvrılıyor ve Karadağ tepelerine doğru tırmanıyor. Bu, oldukça yüksek bir dağ zinciri: tepeleri beyaz bir kar örtüsüyle kaplı. Dağlar ormanlık, ama geride bıraktığımız ormanlarda olduğu gibi ağaçlar son derece sık olmasına rağmen alçak boylu. İlerde bir boğazda, ufak, yukarlardan hızla, köpükler içinde akan derenin üstündeki taş köprünün yanında, sahipleri tarafından terkedilmiş, yarı yıkık bir bina görüyoruz. Bu, Rum çetelerinin baskınlarıyla yıkılmış büyük bir kervansarayın (han) kalıntısı.

Binanın hizasına geldiğimizde Hamid, ateşli, sürekli el kol hareketleriyle burada isyancı Rum çetelerini nasıl yola getirdiklerini ve halen bu işlemin nasıl sürdürüldüğünü anlatmaya başladı. Rum çeteler ormanın derinliklerinde, girilmesi güç sık ağaçlıklar arasında, mağara ve inlerde gizleniyorlarmış. Özellikle «işe» geceleri çıkıyorlarmış. Küçük Türk köylerine ve yoldan geçenlere baskınlar yapıyorlarmış.

Bu yöredeki Müslüman halkın erkeklerinin hemen hemen tümü askere gittiğinden baskınlar genellikle başarıya ulaşıyormuş. Sonuç olarak bölgedeki büyük-küçük Türk köylerinin pek çoğu yakılmış, yıkılmış, halkı da öldürülmüş. Hükümet de. 1921 yılı yazında bir tenkil müfrezesi düzenlemiş. Bu müfreze bölgede bütün Rum köylerindeki halkın acımadan hakkından gelmiş. Bunlar anlatılırken vadinin sol yanındaki büyük bir düzlüğe kurulmuş olan böyle bir köyün hizasına gelmiştik.  Askerlerden biri
— «Burada, burada Rum köyü!»( Metinde ttirkçs yazılmış) (İşte, işte bir Rum köyü) diye gösterdi bana. Durdum ve dürbünümü çıkartarak dikkatle baktım. Büyük bir köymüş burası. Hemen hemen 300'den fazla ev vardı. Evler alt katı taştan, iki katlıydı. Çatıları kırmızı kiremitle örtülüydü. Bahçe duvarları yoktu. Korkunç bir ölüm sessizliği hüküm sürüyordu. Ne bir insan, ne bir hayvan, ne de bir kuş... Askerlere, köye yakından bakmak istediğimi söyledim. Yoldan saptık, dereyi geçtik ve köyün bulunduğu düzlüğe çıkan hafif eğimli yolu tırmandık. Birden gözlerimizin önüne korkunç bir harabe tablosu seriliverdi. Kapılar, pencereler kırık; evlerin yanında türlü ev eşyası kırıkları ve parçaları; tarım gereçleri, hayvan ve insan iskeletleri... Atımdan indim ve bir evden içeri baktım: Yine aynı dağınıklık, perişanlık, üstü çürümeye yüz tutmuş bir örtüyle örtülü iskeletler...

Askerlere soruyorum buradaki kadınlarla çocukların nereye gittiklerini. Büyük bir kısmının erkeklerle birlikte dağa kaçtıklarını, bir kısmının ise öldürüldüklerini söylediler. İşte «uygar» ve «kültürlü» Antant’ın çabalarıyla başlatılan ve sürdürülen Türk - Yunan savaşının bu barışsever, zavallı çiftçi halk üzerindeki sonuçları...

Oradan ayrıldık ve yine yola koyulduk. Güneş artık batmak üzereydi ve çukurlar kararmaya başlamıştı. Akşama doğru hava açılmış, bulutlar dağılmıştı. Hava sağlam ve taptazeydi. Çevremizde vahşi bir doğa güzelliği vardı. Ama burada ölüm, çürüme ve yalnızca vahşi bir korku hüküm sürüyordu... İnsan, ruhunda bir ağırlık duyuyor ve bir an önce bu korkunç sessizlikten, ölüm durgunluğundan kaçıp kurtulmak istiyordu. Atlarımızı dört nala sürüp ayrıldık oradan. İşte geçidin tepesine de ulaştık sonunda. Burada daha taze, güçsüz ama soğuk bir rüzgâr esiyor. Birkaç dakika duruyor ve çevredeki manzarayı doyasıya seyretmek istiyorum. İyi ama nasıl doyasıya seyredebilirsin ki?.. Sağda ve solda beyaz tepeler yükseliyor; uzaklaştıkça bir zinciri andıran tepeler... Aşağılarda ise, ötede beride büyüklü küçüklü açık alanlarla bölünen geniş fundalıklar uzanıyor. Sağda ve solda köyler de görünüyor. Kimi dağ boğazlarında kurulmuş, kimi tam dağların tepelerine kaçmış köyler. Ama yazık!.. Bu köylerden çoğu görünüşe göre biraz önce gördüğümüz Rum köyü, Karadak köyünün durumuna düşmüş. Hemen hiç birinde hayat belirtisi fark edilmiyor: Kiremitli çatılardan hiç duman tütmüyor; yakınlarında ise ne bir insan, ne bir hayvan, ne bir kuş görünüyor. Evlerin hemen yanı başındaki sürülmüş tarlalarda çalışan bir tek insan bile yok. Yalnızca bir köyde, karakola çok yakın bir köyde hayat izleri görülebiliyor. Yol arkadaşlarımın açıkladıklarına göre buraya Yunan askerlerinin işgal ettiği Batı Anadolu’dan, gelen göçmenler yerleştirilmiş kısa bir süre önce.

Tam boğazın tepesinde dururken bizim araba konvoyumuz da ulaşmıştı tepeye. Aşağılarda bastırmak üzere olan karanlıktan önce geceyi geçireceğimiz yere, Havza’ya varmak için elimizi çabuk tutmak zorundaydık Havza’ya vardığımızda artık alacakaranlık iyice bastırmıştı. Kasabadan üç verst beride bizi, atlı jandarmalardan bir tören kıtası ve kasabanın tüm ileri gelen yöneticileri karşıladı: Kaymakam, garnizon komutamı, kadı, belediye başkanı ve öteki memurlar. Karşılayanların arasında oldukça iyi Rusça konuşan bir de askeri doktor vardı'. Emperyalist savaş sırasında bize esir düşmüş ve sonra işgal sırasında öteki Türklerle birlikte Baku'ya gönderilmiş. Orada bir Rus kadınıyla evlenmiş.

Şimdi burada, Havza'da birlikte yaşıyorlarmış eşiyle. Bizi son derece gösterişli bir törenle, doğuya özgü konukseverliğe uygun olarak karşılıyorlar. Ben de aynı teşrifat kurallarına uygun bir biçimde karşılık veriyorum. Ama sonra hemen ses tonumu değiştirerek «diplomatik» değil, her zamanki günlük konuşma diliyle konuşmaya başlıyorum. Başlangıçta bir an şaşırıyorlar, ama sonra karşımızdakiler de o resmi karşılama inceliğini bir yana bırakarak basit, içten davranmaya başlıyorlar. Bu karşılama töreni ve selamlaşmalar yarım saat kadar sürüyor ve biz kente ancak karanlıkta varabiliyoruz.

Burası Amasya sancağına bağlı küçük bir kasaba. Yaklaşık 2500 kişi yaşıyor kaymakamlık sınırlarında. Kent, dağın dik bir yamacında kurulmuş. Bu yüzden kentin yüksek kesimlerindeki evler, aşağı kesimdekilerin üzerinde asılıymış gibi duruyorlar sanki. Yollar kaldırım; ama bütün Türk kentlerinde olduğu gibi Arnavut kaldırımı. Yolcular için rahatlıktan çok tehlike yaratıyor, birbirinden oldukça uzak konulmuş taşlar. Bir at, bu kaldırımların üzerinde ayaklarını kırmadan çok güç yürüyebilir doğrusu.

Bizi, geceyi geçirmemiz için bir hamama götürdüler. Aynı yerde bir de otel var. Hamam, topraktan fışkıran sıcak su kaplıcasının üzerine kurulmuş.

Kendi odalarımıza çekildik, hemen üstümüze başımıza çeki düzen verdik ve yöneticilerin bizim otelde onurumuza verdikleri yemeğe indik.

Yemek son derece canlı geçti. Ta baştan beri basit ve içten konuşma tarzı, resmi tumturaklılığın ve şekilciliğin izlerini kaldırmıştı ortadan.

Görünüşe göre bizim Türkiye’ye karşı davranışlarımızla ilgili sorunlarla ilgileniyorlardı daha çok. Heyetimizin görevlerini az çok bildikleri anlaşılıyordu. Özellikle bize düşman olanların (Rus göçmenleri, dağlılar ve ötekiler) doğurduğu konular üzerinde konuştuk. Bu yüzden, inanılmaz bir yığın saçma sapan konuşmalardı bunlar. Özellikle Rusya'daki yaşantıyla ilgileniyorlardı: Kadınların durumu, evlilik durumu, ev yaşantısı v.s... Heyetimizin bütün üyelerini, özellikle kızılordu mensuplarını ve bizim birbirimize karşı davranışlarımızı yakından izliyorlardı. Yemek şöleni sırasında adet olduğu gibi kızılordu mensupları dahil, tüm heyet üyeleri bulunuyordu. Böyle davranışlar, anlaşılan başlangıçta biraz şaşırtmıştı onları. Ama sonra bu durumun görev sırasındaki disiplini hiç etkilemediğini ve üstlerin verdiği emirlerin hemen yerine getirildiğini görünce bunu bile iyi buldular. Doktor Fikri Beyin açıkladığına göre onların ordusunda, şimdi de, eskiden olduğuna oranla büyük değişiklikler ve devrimler yapılmış. Subayların askerlere karşı davranışı da ha da basitmiş. Tıpkı subayların kendi aralarındaki astlık üstlük durumuna benziyormuş. Mustafa Kemal Paşa' nın Havza’ya gelişini anlattılar. Burada tedavi için iki hafta kadar kalmış. Bizim evsahiplerinin anlattıklarına göre
çok alçakgönüllü bir yaşantısı varmış. Teklifsizce şehirlileri ziyaret etmiş, askerler arasında, özellikle basit halk arasında dolaşmış ve bu davranışlarıyla büyük ün yapmış. Halk arasında yalnızca «Paşa» adıyla tanınıyor.

Padişaha karşı takındıkları tavır da pek ilginç. Ona özel bir duygu beslemiyorlar, ne kin, ne de sevgi duyuyorlar. Geçen yılkı kardan ne denli söz ediyorlarsa ondan da o kadar söz ediyorlar. Bu duygular yalnızca şimdiki padişah Sultan VI. Mehmet’e(37) karşı değil, genel olarak sultanlık yönetimine karşı. İnsanlar son üç yıldır sultansız yönetilmeye ve o olmadığı zaman temelin sarsılmayacağına alışmış. Şu kesinlikle anlaşılıyor ki, padişahlık Anadolu halkı arasında tam olarak ölmediyse bile iyice sarsılmış.

Sohbet gecenin geç saatlerine değin sürdü. Karşılıklı, kendimizi oldukça rahat hissediyor ve her konuda tam bir dostluk, yakınlık kuruyoruz. Zamanın geç olmasına rağmen buradaki banyoya gitmek istiyorum. Bu banyo, daha önce söylediğim gibi, kaynar su kaplıcasının üzerine kurulmuş. Tüm Anadolu'da ün yapmış bir yer. Kaynak bir tane ama çok zengin. Yirmi dört saatte 20.000 kova kadar fışkırıyor Kaynağın çıktığı toprağın önünde üstü kapalı bir havuz yapılmış. Su buradan borularla hamamlara (3 tane) ve öteki kurumlara gidiyor. Suyun sıcaklığı havuzdayken 50 - 55 derece, ama tam topraktan çıktığı noktada 60 derece kadar. Hamamdaki büyük müşterek havuzda 30 - 37 derece arasında oluyor. Özel banyolarda ise daha yüksek, 40 derecenin üstünde. Yıkanabilmek için biraz soğuk su katmak gerekiyor, başka türlü yıkanma olanağı yok.

Doktor Fikri Bey'in söylediğine göre kaynak, magnezyum ve demir yönünden zenginmiş. Ama anlaşıldığına göre doğru bir analizi yapılmadığından ne o, ne de Havza'da bir başka kişi bunu kesin olarak bilemiyor. Suyun tadı da çok hoş. Soğutulmuş olarak, içme suyu diye de kullanılıyor. Doktorlar mide ve barsak hastalıklarına iyi geldiğini söylüyorlar. Havza hamamlarında, hastane gibi, hastaların, özellikle katarlı hastaların bolluğu dikkatini çekiyor insanın.

Yazık ki hamam her türlü, en ilkel konfordan bile yoksun. Bir ısıtma düzeni bile yok. Hadi, kaynar su kaynağı olmasa yakınında neyse. Ayrıca bir boru hattı döşenseydi, başka hiç bir şeye gerek kalmazdı. Gerçekten de banyodan 40 derece sıcaklıktan çıkıyorsunuz ve soyunma odasına gidiyorsunuz. Orada sıcaklık ancak 4 -5 derece; fazla değil. Döşeme her yanda taş; bu da ısı; farklılığını daha çok artırıyor.

Tellâklarla konuştum. İşleri çok ağır. Günde 12 saat çalışıyorlar. Patrondan ücret almıyorlar. Müşterilerden çamaşır karşılığında aldıkları bahşişlerle geçiniyorlar. Hamamda çok sayıda çamaşır kullanılıyor. Yalnız çarşaf değil, türlü büyüklük ve biçimde Türk el işi yapımı havlu kullanılıyor. Bir kişiye (kişinin önemine göre) 6 ile 12 arasında havlu veriliyor.

Şahane bir gece geçirdik. Çok iyi uyuduk ve dinlendik. Sabah saat 10'a doğru yola çıktık. Tüm memurlar ve çok sayıda meraklı kalabalığı geldi uğurlamaya. Bize öylesine yakın ilgi gösterdiler ki, kendimizi, sanki kendimizden kişiler arasında hissettik... Rahat edebilmemiz için özellikle Doktor Fikri Bey koştu durdu.

Yol Havza’dan sonra bir kıvrım yapıyor ve oradan Tersakan - Su (eski adı Şeytan Deresi imiş) deresinin yüksek kıyısı boyunca ilerliyor. Ama ben yolu kısaltmak için her zamanki gibi konvoydaki askerlerle dosdoğru, kestirme yoldan gittim. Boğazda, nehir boyunca uzunlamasına ilerledik epeyce. Belki on beş kezden fazla ırmağın geçit verdiği yerlerden karşıya geçmek zorunda kaldık. Su, coşkun aktığı yerde oldukça bol, ama geçitlerde derin değil. Atların karınlarından yukarı çıkmıyor. Küçük küçük köylerden geçiyorduk. Bu köyler daha çok çiftliklere benzeyen köyler. İşe yarar toprak çok az.
Buğday, nohut ve fasulye ekiyorlar. Bazı evlerin önünde bahçeleri var. Burada ayva, vişne, ceviz, armut, erik ağaçları yetişiyor. Üzüm yok, çünkü üzüm için çok yüksek burası. Küçük arı kovanları da gördüm. Havza bölgesi balıyla da ün yapmış.

Havza'dan çıktıktan 7 verst sonra şose de ırmak kıyısına iniyor ve yüksek kıyı boyunca ilerliyor. Burada boğaz daralıyor ve tüm çevre şahane bir güzellikle gözler önüne seriliveriyor. Aşağıda, kendisine katılan derelerle iyice büyüyen nehir köpükler saçarak kükrüyor, iki tarafta tepeleri karla örtülü muazzam kayalar dimdik yükseliyor göğe doğru. Gün, ta sabahtan beri çok güzel. Gökte tek bulut bile yok. Sabahleyin biraz serindi, ama Havza plâtosundan bizi uzaklaştıran her verstte, giderek artan ısı, iyice ılıklaştırmıştı ortalığı. Hele saat öğlenin ikisi olduğunda tamamen sıcaklık bastırmıştı. Biz de bu arada Amasya kentine. Yeşil Irmak nehrine doğru akıp giden Tersakan - Su’yu solumuzda bırakmış, nehrin çıktığı büyük ovaya doğru sapmıştık. Bu ovanın ortasındaki düz yükseklikte, bizim bugünkü yolculuğumuzun uğrağı olan Merzifon kenti kurulmuş.

Yol boyunca karşılaştığımız canlılık bugün dünkünden daha fazlaydı. Sık sık eşek kervanları, bazan deve ve daha az olarak da at kervanları görüyoruz. Arada 20 30 tane, öküz koşulu, iki tekerlekli yük arabası da gördük. Bu arabalara burada «kağnı» diyorlar. İlkel bir biçimde yapılmış. Ağaçtan bir dingil, parmaksız, dümdüz tekerlekler, çok az yük alabilen bir gövde. 5 -7 pud arasında yük koyuyorlar, daha çoğunu değil. Bu arabanın yaklaştığını ta uzaklardan anlayabiliyorsunuz kağnının çıkardığı o tekdüze sıkıcı sesten.

Samsun'a arpa, un, yün, deri ve yumurta götürüyorlar. Oradan da gaz, tütün, kibrit, manifatura ve tuhafiye malları getiriyorlar.

Merzifon'a yaklaştıkça arazi daha verimli ve zengin bir görünüm kazanıyor. Her yer buğday tarlası, çoğu da ekilmiş. Birçok yerde çift sürüyorlar. Köylülerle konuştum ve tarım aletlerini inceledim. Hepsi de son derece ilkel.

Tarlayı daha çok bir çift öküz, bazen da manda koşulu karasabanla sürüyorlar Karasaban'a burada «saban» diyorlar; hatta çoğu zaman demir ucu bile bulunmuyor sabanın ve sert ağacın sivriltilmiş ucu bu ödevi görüyor. Bu tür sürüşte yalnızca toprağın üstteki kabarık tabakası kaldırılabiliyor ancak. Bizdeki gibi tırmık hiç kullanılmıyor. Onun yerine toprağın daha fazla kalkması için özel bir gereçten yararlanıyorlar. Buna «talpam» diyorlar ve ters «L» harfi gibi birleştirilmiş iki tahta sırıktan
oluşuyor. Toprak kırmızı kumlu kil ve çok taşlı. İşlemenin ilkelliğine rağmen ürün iyi. Bire 10, 12, 15, hattâ daha yüksek veriyor. Bizim kızılordu mensupları özellikle şuna çok şaşırdılar: Türkler bu toprağı ekiyorlar ve iyi ürün alıyorlar. Oysa kendileri Rus ve Ukrayna ölçülerine göre hesaplayarak «düşük» bulmuşlardı bu toprağı.

Birkaç köye uğradık. Bu köylerden birinin Kürt köyü olduğu görülüyordu. Hepsi de son derece yoksulluk içinde. Erkekleri gitmiş ve korkunç bir sefalet hüküm sürüyor. Ama yine de her yerde ekmek var. Gerçi bol değil, ama yine de var. Binaların yapılışı bizim Türkistan’daki Kırgız kışlaklarına benziyor. Yalnız Türkistan’ın özelliği olan üstü açık hayvan ağılı yerine evlerin çoğunda üstü kapalı ağıllar var. Tüm köylü evlerinin ön kısmını oluşturuyor bu. Böylece, eve girmeden ilkin ağıla giriyorsunuz.

Bu bölgedeki köylü evleri tek katli; taştan ve kilden yapılmış. Çoğu hemen toprak yarı kazılarak inşa edilmiş. Hemen her evde iki bölüm var: Erkekler ve kadınlar bölmesi. Döşeme de yok evlerde. Duvarın dibinde çamurdan bir yükselti var. Bu yüksek yerde minder, keçe ve palassı (yuvarlak oldukça sert bir yastık) bulunuyor. Duvarlardan birinde ocak oluyor. Hemen hemen hiç mutfak eşyaları yok.

Topraklarının az oluşuna köylüler üzülmüyorlar. Toprak yeterli olsa bile onun hakkından gelemezler nasıl olsa. Büyük bir gevşeklik seziliyor. Bunda, aralıksız süren, köylüyü toprağa kesinlikle bağlayan, sakin, sessiz emeğin varlığına olan inancı öldüren savaşın, etkisi olduğu söyleniyor. Zaten savaşta erkek işçilerini yitiren tüm ailelerde aynı yoksulluk gözden kaçmıyor. Bu ailelerin sayıları da pek çok. Kadın emeği her yerde en başta geliyor. Kadınlar köylerde oldukça serbestler. Aynı köyde olanlar birbirlerinden kaçınıp örtünmüyorlar. Yabancılarla karşılaşınca yüzlerinin alt kısımlarını bile örtüyle örtüyorlar, ilk anda görgü kuralı olarak... Hepsinin de giysileri çok kötü.

Beni şaşırtan bir şey de şuydu Hemen hemen tüm köylüler, ülkedeki işlerin durumu hakkında oldukça doğru düşüncelere sahipler. Rusya hakkında da bir şeyler biliyorlardı. Hepsi de şimdi Rusya'nın onların dostu olduğunu biliyor ve bundan hoşnut gözüküyorlardı. Sık sık onlara yardım için Kızıl Ordu’yu getirip getirmediğimi soruyorlardı. Savaştan herkes yorulmuş, bitkin düşmüştü. Herkes dert yanıyor, bir an önce barış olmasını istiyorlardı. Ama aynı zamanda çoğunda kurban olarak gitmenin gerekliliği bilinci vardı. Yenilmiş Rumlarla bir arada kalamazlardı. Bütün bunlar, şu anda Anadolu’da süren savaşı düşündüğümüzde daha iyi anlaşılır. Savaş, sözcüğün anlamındaki gibi değildir. İki halkın umutsuzca ölüm kalım için dövüşmesidir. Birbirlerini tümüyle imha etmeyi amaçlar. Sağlık koşullarının elverişsizliğine, tüm tıbbi yardımın yokluğuna rağmen köylüler görünüşe göre pek hastalığa yakalanmıyorlar. Türk köylülerinin beden yapısının çok sağlam ve dayanıklı olduğu anlaşılıyor. Bu son yıllarda salgın hastalıklara da rastlanmamış. Yalnız bazı çukur bölgelerde sıtma salgını baş göstermiş. Orta Anadolu Bölgesinin çoğu kesimleri deniz seviyesinden oldukça yüksek olduğundan ve dağsal karakter gösterdiğinden sağlam bir iklimi var. (Sayfa: 45 - 60)
(…)

Çağdaş Türkiye’nin içinde bulunduğu durumu az bilen Türkiye'de birbirine düşman iki hükümetin, başında Padişahın olduğu İstanbul Hükümeti (3C) ile Ankara Hükümetinin bulunduğunu bilen bir kişi için bir İstanbul memurunun Anadolu'ya «görevle» gelişi tuhaf gelebilir. Başlangıçta bana da biraz tuhaf gelmişti. Gerçekte ise bir Türk için bunda kuşkulanacak, ya da yadırganacak hiç bir şey yok. Gerçek olan şu: İstanbul Hükümetinin etkinliği kalmamış. İstanbul’da bile gücü azalmış. Memurlarının büyük çoğunluğu artık onu değil, Ankara Hükümetinin sözünü dinliyor. Hattâ İstanbul Hükümetinin kadrosunda Ankara’ya bağlı memurlar bile var. İşte ancak bunlar bilindikten sonra anlaşılabilir burada tanıştığımız, İstanbul'daki Türk Genel Kurmay’ının ikmal kısım amiri olan Şevket Paşa'nın T.B.M.M. Hükümetinin egemenliğindeki Anadolu'ya gelişi, kendine bağlı birlikleri ve onların işlerini denetlemesi. Tabiî yine Ankara Hükümeti adına yapılıyor bu denetim, kuşkusuz. Zaten hemen her konuda böyle oluyor. Ve İngilizler İstanbul'daki Türk devlet dairelerindeki baskılarını artırdıkları oranda. Ankara Hükümetinin sözü daha da geçerli oluyor. Örneğin İstanbul Askeri okulları ve subaylar, Mustafa Kemal'in ordusuna katılıyor, İngilizler bununla vahşice savaşıyorlar, ama… İngilizler ne denli uyanık olurlarsa olsunlar, bunu tam izleyip engel olamazlar. İstanbul'daki durum da gitgide her yönüyle çatırdıyor.

Bu arada Türkiye’nin her kesimindeki halktan, İngilizlere karşı duydukları öfkeyi işitmek mümkün... (Sayfa:64)
(Bölüm Sonu)

10 Ekim 2016 Pazartesi

Frunze'nin Türkiye Anıları'nda SAMSUN -III

III
SAMSUN'DAN KESKİN’E
2/XI1/1921 - 11/XII/1921

Samsun'dan 2/X!l günü, sabah saat 10’da çıktık. Ama hav't yönünden şansımız olmadı, bizi pek de iyi uğurlamadı doğrusu. Sabahın erken saatlerinden beri sık, ince bir yağmur başladı. Yolda daha da kötü olacağı anlaşılıyordu. Biz ise erkenden çıkmaya hazırlanmıştık. Ama bütün arabacılar tam zamanında hazır olmadığı için beklemek zorundaydık. Nihayet bize ayrılmış olan üstü örtülü, türkçede «yaylı» adı verilen özel arabalara bindirildik. Bu yaylı, ufak bir furgon(Furgon: Üstü kapalı at arabası) türünde arabaydı. Oturacak yeri yoktu. Yatar gibi, ya da yarı yatar gibi durulabiliyordu ancak.

Her arabada ikişer kişi bulunuyordu. Arabalara çift at koşuluydu. Atlar ve arabalar bizi Ankara'ya kadar değişmeden götüreceklerdi. Bir araba için ödenecek ücret 100 liraydı.

Ayrılmamızdan bir saat önce Faik Bey geldi yanımıza. Hazırlıklar bitene değin otelde sohbet ettik. Sonunda bize refakat edecek olan Türk Subayı Haşan Bey geldi. Ve her şeyin hazır olduğunu bildirdi. Mutasarrıfla ve öteki uğurlamaya gelenlerle vedalaştık ve onların hayırlı yolculuklar dilekleriyle yola koyulduk.

Yol şehirden başlayarak hep dağlar arasında uzanıyordu. Çamurlu, berbat bir yoldu. Aslında şoseydi, ama bu şose öylesine çukur ve tümseklerle doluydu ki, İnsanı her dakika top gibi bir o yana, bir bu yana fırlatıyordu. Yağmur durmadan, git gide güçlenerek yağıyordu. Arabanın yan perdesini açmak olanaksızdı. Ancak arabacıların başlarının üzerinden ileri bakılabiliyordu. Bu da insanın görme açısını kısıtlıyor elbette. Zaten öylesine kesif bir sağnak var ki bu her şeyi tümüyle gizliyor. 40 - 50 adımdan ötesini görmek olanaksız.

Şose Samsun'dan çıkınca dağ plâtosunda yükseliyor ve İlerilerde kısmen ormansız, kısmen hafif çalılıklarla, özellikle bodur meşelerle örtülü tepeler arasında İlerliyor. Solda aşağılarda sisler arasında Merd Irmak vadisi görülüyor.

Samsun'dan yaklaşık olarak 20 verst ilerde Kandider Boğazı geçidine doğru yükselme başlıyor. Buranın yüksekliği 2700 fut. Bazı yerlerinde, alçak meşeler arasında çam ormanları gözüküyor.

Bizim geçide varmamız 4 saat sürdü. Yağmurun artık dinmiş olmasına rağmen hava karanlıktı. Açıkça anlaşılıyordu ki, bizim bugün gideceğimiz, geceleyeceğimiz yere, Kavak köyüne varamayacaktık. Samsun Kavak arası 45 kilometreydi. Oysa biz 25 kilometreden fazla yapamamıştık. Hem de ne büyük güçlükler çektiğimiz halde.

Gerçi bizi koruması için 12 kişilik atlı jandarma grubu görevli olarak yanımızda bulunuyordu, ama yine de karanlıkta gidemezdik. Çünkü geceleri yollarda kel gezen Rum çetelerinin hedefi olabilirdik kolayca. Yol, geçitten sonra aşağıya, Merd Irmak'a (Karateş su) doğru yokuş aşağı iniyor. Irmağı taş bir köprü ile geçiyoruz. Irmağın kıyısında ufak ev grupları serpiştirilmiş. Burası Çakallı köyü. Hanları bulunan bu köyde gecelemek için mola verdik. Karşı karşıya iki handa konaklıyoruz. Bu hanlar, tıpkı bizim, Türkistan’da bulunan hanlara benziyor. Üstü kapalı sundurmasıyla, atlar için ahırıyla geniş bir yer. Ön yüzündeki iki kat yolcular için yapılmış. Odalara «numara» deniyor. Alt kat taştan, üst kat ise tahtadan yapılmış. Çatı, bu kervansaraydaki gibi, öteki evlerde de ahşap ve üzeri kırmızı kiremitlerle örtülü.

Bana ayrılan «numara»ya çıktım. Dış duvarın dibinde üstü pis bir keçeyle örtülü tahta ranza, yerde sazdan yapılmış bir hasır, camları kırık iki pencere görüyorum... Soğuk ve rutubet sokaktakinden de fazla.

10-15 dakika sonra bir mangal getirdiler ve hava yavaş yavaş ısınmaya başladı. Mangal, içine yanan kömür konmuş basit, yuvarlak bir kap. Bu köyde, evlerde sıcaklığı biraz olsun artırmak için kullanılan bir gereç. Şehirlerde bunun yanında saç sobalar da var. Ama köylerde sobaya pek az rastlanıyor. Hatta köy evlerinde çoğunlukla mangal da kullanılmıyor. Yalnız ocakla yetinmişler.

Rus, ya da Avrupa türünde soba ve şöminelere hiç rastlanmıyor Türkiye’de. Ne şehirlerde, ne de köylerde... Köyü gezmeye çıktım Topu topu 37 ev, birkaç da dükkân var. Karanlık basmasına rağmen alışveriş yine de çok canlı sürüyor. Çok güzel şeyler satılıyor bu dükkânlarda: Ekmek, koyun eti, kuru yemişler, kavrulmuş nohut, pirinç ve bir sürü ufak tefek. Ekmeğin okkası (bir okka yaklaşık 3 funt) 15 kuruşa, et ise 50 kuruşa satılıyor. Köyde evler hep iki katlı. Çevrelerinde avlu yok. Alt katta, yani taştan yapılan katta sığırlar için ağıl yapılmış. Hanlardan birinin avlusunda çok sayıda eşek gördüm. Bu, gecelemeye gelmiş bir yük kervanıymış. Eşeklerin hemen hepsi çok ufak boyda, ama sağlam ve çevik. Yaklaşık 4 -5 pud(Pud: 16,3 kg. a eşit ağırlık ölçüsü birimi.) arasında yük taşıyorlar ve şosenin bittiği yerden sonra çok faydalı oluyorlar. Aynı günde karşılaştığımız birkaç eşek kervanının yanı sıra bir, ya da iki deve kervanıyla karşılaştık. Develer 18 ile 20 pud arasında yük taşıyorlar. Develerden sonra taşıma alanında atlar ve öküzler kullanılıyor. Atlar 8, öküzler ise 6 - 7 pud'a kadar taşıyabiliyorlar.

İnsanın dikkatini çeken bir şey de eşeklerin sürücüleri arasında kadın ve çocukların çoğunlukta oluşu. Bu, köydeki yetişkin erkek nüfusun hemen hemen tümünün savaş için askere alınışıyla açıklanıyor. Kadınların giysileri çok kötü. Hepsi şalvar ve bulüz giyiyor. Başlarında örtü var. Yabancı bir erkekle karşılaştıkları zaman yüzlerinin alt tarafını da örtüyorlar hemen. Şalvarları ve başörtüleri genellikle çizgili, açık gri renkli, bluzları ise çoğunlukla kırmızı ve kahverengi oluyor. Ayaklarına türlü pılı pırtı dolamışlar. Ayakkabı yerine deriden, bazen da bezden terlikler giyiyorlar. Sibirya'da giyilen «oporki»lere (Oporki: Bir tür çarık.) benziyor bunlar.

Kaldığım otele döndüm. Kızarmış koyun eti yedim ve çok koyu bir çay içerek yattım. Öteki uluslara oranla Türkler çay yapmayı pek bilmiyorlar. Özel çaydanlık kullanılmıyor. Çayı olduğu gibi alıyorlar, bir kaba dolduruyorlar ve sonra bir çorba gibi kaynatıyorlar. Bunun sonucunda da kapkara, acı ve bizim yaptığımız gerçek çaya benzemeyen bir şey elde ediyorlar.

Gece hiç de ılık değildi. Benim kaldığım «numara» da öyle tabii. Benden ve benim Kızıl ordu mensubu yol arkadaşlarımdan başka, hemen her yerde rastlanan pek çok sayıda mutsuz insan vardı burada. Ama biz bunu anlayışla karşılamıştık. Çünkü bunun kaçınılmaz olduğunu biliyorduk önceden.

Sabah saat 8 sıralarında çıktık yola. Bu arada bize refakat eden askerlerle de dostluğu ilerletmiştim. Bir kurnazlıkla askerlerden birinin atma ben geçtim ve onu da kendi yerime oturttum arabada. Atla gitmek hem son derece hoş, hem de, en önemlisi kendi oturduğumuz arabadaki yere oranla çevreyi görebilme bakımından son derece rahattı.

Çakallı'dan ayrılan şose dik, zikzaklar çizerek 270 fut yüksekliğindeki Hacılar sıradağının tepelerine doğru yükseliyordu. (Sayfa: 40 - 44)

(-Devam Ediyor)

15 Eylül 2016 Perşembe

Frunze'nin Türkiye Anıları'nda SAMSUN -II


S A M S U N
31/X I/XII 1921
II
31 Kasımda bütün günümüzü Samsun’da geçirdik. Bu günü kenti tanımaya, yöneticilerle tanışmaya ayırdık. Şehir yüksek. Oldukça düz bir dağ kütlesinin eteklerine kurulmuş. Kürt Irmak ve Mert Irmak sularının akıntısıyla bölünmüş bu kütle. Konumunun güzelliği ilk bakışta büyülüyor insanı. Daha uzaklardan, denizden bakıldığında Samsun koyunu üç taraftan saran dağların yamacına serpilmiş beyaz ev kümeleri çarpıyor göze.

Şu anda Samsun'un yerleştiği yerde eski çağlarda zengin Yunan kolonisi Amisos bulunuyormuş. Amisos’tan kalan sayısız mezarlar, suyolları, yeraltı sarnıçları ve bina yıkıntıları hâlâ günümüze değin sapasağlam kalabilmiş. Bura halkı tarafından «Kara Samsun» diye adlandırılan bu kalıntılar kentin kuzey batı kesiminde; Samsun koyunun batı kıyısında, denize doğru dimdik inen tepe zincirinin üzerinde bulunuyor. Şimdiki Samsun’un büyük bir kısmı Mert Irmağının alüvyonlarının oluşturduğu, koyun kıyısı boyunca uzanan dar ovada kurulmuş. Zaten Karadeniz’in güney kıyılarındaki birkaç önemli ova da hep bu şekilde meydana gelmiş.

Nehirler kendi büyüklükleri oranında dağlardan denize doğru taş, kum ve çamur taşıyorlar. Deniz dalgaları da bunların hemen hemen hepsini yine kıyıya atıyor ve böylece nehrin ağzında kum sığlığı oluşuyor. Sığlık yavaş yavaş büyüyor ve bir bitki tabakasıyla örtülerek ova haline geliyor. Bu tür ovaların en büyükleri Karadeniz havzasının en önemli İki nehrinin ağzında oluşmuş: Yeşil Irmağın ağzında, Samsun’un batısında alçak Çarşamba yarımadası ve Samsun’un kuzey batısında Kızıl Irmak nehrinin ağzında Bafra. Ovaların büyümesi son derece hızlı bir tempoyla oluyor. Öyle ki, şu anda denizden 20 verst İçerde bulunan Bafra, (eski adı Pavrohe) bundan bin yıl kadar önce tam deniz kıyısında bulunuyormuş. E. Reklyu (21) nun yazdığına göre daha XVII. yüzyılda bu limana gemiler uğrarmış.

Asıl Samsun koyu, Mert Irmak ile Yeşil Irmağın ağızlarının arasındaki yirmi verstten fazla çaplı yarım daire şeklindeki büyük körfezin batı bölümünü meydana getiriyor. Koy kuzeyden oldukça önemli bir çıkıntıyla, denize dik, Kara Samsun tepeleriyle uzanan Kaleon Burnu çıkıntısıyla kapalı. Burunda bir de deniz feneri var. Koyun güney batı kesiminde ise daha alçak bir çıkıntı görülüyor. Burada kayalık ve dik dağlar neredeyse denizin İçine kadar ilerliyorlar. Böylece Samsun ovası koyun içinde İki yandan dağlarla çevrilmiş gibi duruyor. Demir atılacak yerin derinliği 25 fut (F u t : 30,5 cm. ye eşit Rus uzunluk ölçüsü birimi.). Şehirle Kaleon Burnu arasındaki 18 futluk derinlik kıyıdan 300 sajen (S a jen : 2,13 cm’ye eşit Rus uzunluk ölçüsü birimi.) açığa kadar uzanıyor. Daha sonraki 30 futluk derinlik 560 sajen ilerilere kadar sürüyor. Kentin güney yönündeki derinlik daha fazla. Taban hemen her yerde kumlu çamur; Kaleon Burnunda ise kayalık. Biraz daha güneyde, kuzey batıya doğru 175 sajen kadar uzanan eski bir dalgakıranın küçük kalıntıları var.


Samsun limanı daha önce de söylediğim gibi kuzey - batı, kuzey-doğu ve doğu rüzgârlarına açık. Bu nedenle demir atıp tutunabilmek kolay olmuyor. Özellikle Aralık, Ocak ve Şubat aylarında poyraz ortalığı kasıp kavuruyor. Zaten bu rüzgârlar genellikle yağmur, kar, ya da dolu getiriyor, denizin çok kabardığı zamanlarda rüzgârın gücü 9 ball’a (Ball: Rüzgâr için kullanılan bir hız birimi.) erişiyor. Mart, Nisan ve Mayıs’da yağmur ve sis getiren rüzgârlar esiyor. Ama rüzgârın hızı 6 ball'a pek az ulaşabiliyor. Hazirandan Kasıma değin ancak hafif kıyı rüzgârlarının etkisi altında. Yılın hemen her mevsiminde sürekli olmayan, ama sert lodos rüzgârları hâkim. Hiç donmayan limanda ulaşım bütün yıl aksamıyor.

Kıyıdaki birkaç bataklık sıtmaya sebep oluyorsa da Samsun ve çevresinin iklimi oldukça elverişli sayılıyor sağlık için. Yazın çok sıcak aylarında ısı 45 dereceye değin ulaşıyor. Kışın ise çok ılık. Kar yağsa bile bir gün içinde eriyor. Isı pek ender olarak —5 dereceye kadar düşüyor. Yılın en İyi zamanı sonbahar sayılıyor.

Samsun limanına 30-40 arası büyük gemi sığabiliyor. Yükleme ve boşaltma barka tipi büyük kayıklarla yapılabiliyor. Yükleme ve boşaltmanın kolaylaştırılması için kıyının ayrı kesimlerinde demir direkler üzerine iki iskele (¡ete) yapılmış. Bunlar kayıkların küçük sandalların yanaşmasına yarıyorlar. Bu iskelelerden biri, 490 fut uzunluğunda, taştan ve demir kazıklardan yapılmış olanı gümrük iskelesi. Öteki, güneydeki, 200 fut uzunluğunda olanı, çoğunlukla tütün tekeli (Reji) için kullanılıyor.

Samsun, Canik sancağının (vilâyetinin) en büyük kenti. Burası Mutasarrıflığın bulunduğu hükümet merkezi ve konsolosların, hemen bütün Avrupa devletlerinin konsolos temsilcilerinin bulunduğu bir kent. Şu anda bunlardan yalnızca İtalyan ve Amerikan konsoloslukları kalmış. Yakın bir gelecekte Rus konsolosluğunun da açılması bekleniyor.

Gerçi Samsun koyu gemilerin durması, yükleme ve boşaltmasına az olanak veriyor, ama yine de Sivas ve Diyarbakır, ayrıca Ankara'ya gidecek büyük anayolun (şosenin) başlangıç noktası olmasından ötürü buraya pek çok gemi yanaşıyor ve devamlı olarak gemi bulunuyor. Savaştan Önce buraya şu şirketlerin gemileri düzenli seferler yapıyordu:
1. «Rus Şirketinin»,
2. Avusturya Lloydluğunun»
3. «Mesajen Mantım»
4. «Pake».

Ayrıca öteki gemiler de geliyordu: İtalyan, Alman, Türk, Yunan... Şimdi ise yalnızca İtalyan «Lloyd Triyestino» (eskiden Avusturya Lloydluğunundu bu) düzgün seferler yapıyor. Ama yine de çok sayıda gemi uğruyor limana. Fransız, Alman, Türk ve hattâ bazı Rus gemileri. Yalnız Samsun’da 20-30 büyük yelkenli kayık (sandal) var. Hemen her gün Terme, Ünye ve Giresun'dan pek çok yelkenli gemi geliyor.

Kent’te Osmanlı Bankasının bir şubesi var. Umandan bol sayıda hayvan, özellikle koyun ve buğday ihraç ediliyor. Hattâ yumurta, yün ve deri de gidiyor. Bunları İstanbul ve İtalya’ya götürüyorlar. İhraç Trabzon’dakinden daha çok, ithal ise daha az. Özellikle şeker, manifatura, petrol (Amerikan, ya da kaçak olarak Bakû petrolü) getiriliyor dışardan. Son zamanlarda Amerikalılar bu petrol pazarını tümüyle ellerine geçirmek için büyük çaba gösteriyorlar. Ama halk daha çok teneke kaplarla ithal edilen bizim Bakû petrolünü üstün tutuyor. Yazık ki bugüne kadar Dış Ticaret Bakanlığımız petrol ticaretine devlet düzenini getiremediği için bizim petrolümüz buraya yalnızca kaçak olarak getiriliyor.

Kent, Trabzon ile kıyaslanırsa, şehir mimarisi yönünden daha üstün. Burada oldukça geniş ve iyi plânlanmış sokaklar (eski Türk kesimi dışında), çoğu iki, hatta üç katlı Avrupa tarzında evler var. Sokakların ve genellikle şehrin temizliği gözden kaçmıyor. İskeledeki geniş depo, albümin fabrikası (şimdi çalışmıyor), Gümrük binası, «Reji» kumpanyasının büyük yapıları ve tütün fabrikası insanın dikkatini çeken büyük yapılar. Şehirde 500 kadar mağaza ve dükkân, 70 kadar fırın, 30 dan fazla büyük han (2500 den fazla at alıyor) iki de otel var. Bunlardan birinde, Rus uyruklu Rumların kaldığında, çok güzel kaynak suları akıyor.

Kültür bakımından işler pek de parlak sayılmaz. Bir lise var, birkaç da ilk okul. Sayıca yeterli oldukları söylenemez. Şehirde bir gazete basılıyor. Onun dışında İstanbul baskılı gazeteler, özellikle «İleri»(22) «Vahit» (33) gazeteleri yaygın olarak okunuyor.

Binalar çoğunlukla iki katlı: Birinci kat taştan, ikinci kat ise ahşap. Ama tümüyle taştan, ya da ahşap binalara da rasIanıyor. Evlerin çatıları arada demir kullanılsa da daha çok kiremitle örtülü.

Bir zamanlar Samsun bir deniz kıyısı kalesiymiş. Oysa şimdi, sağlam bir kale görünümünde değil. Eski çağlardan kalma üç eski kale harabesi var. İkisi koyun kuzey kesiminde, biri güneyinde. Bugün tamamen yıkılan bu kalelerin sadece harabeleri kalmış. Kentin girişinde yüksek bir yerde 600 kişilik bir hapishane var.

Kentin halkı Türk, Rum ve az da Ermenilerden oluşuyor. Şu son zamana, yani Samsun bölgesinde Rum isyanı çıkana değin, Türkler ve Rumlar aşağı yukarı sayıca eşitmiş. Şimdi ise yetişkin erkeklerin (Rumlardan hiç yok) - Trabzon’da olduğu gibi - hepsi askere gitmişler ve ülkenin içlerine görev başına koşmuşlar. Genel nüfus oranı kesinlikle Türklerin lehine değişmiş. Samsun’daki 27000 nüfustan şu anda Türklerin sayısı 18-20 binden az değil. Kente yakın bölgelerde yaşayan halka bakılacak olursa onlar da karışık: Türkler, Rumlar, Çerkezler ve Kürtler. Eskiden Rumlar daha çoğunlukta İken geçen yıl, İsyandan sonra yok denecek kadar azalmış ve bir zamanlar kentin hemen yakınında başlı başına çok zengin bir bölge olan bu yerler, birden boşalıvermiş. Kentten başlayarak geniş bir sahada yani Samsun'dan Bafra, Amasya ve Çarşamba yönüne giden yollar boyunca, kentten 25-30 verst uzaklara değin hiç bir Rum köyü kalmamış. Birkaç tane kaldıysa da Müslümanların olmuş artık.

İsyancı Rumlarla Türkler arasındaki savaşın karşılıklı birbirlerini yok etme şeklinde olması, olağan kabul ediliyor. Bunun sonucu dört başı mamur olan bu yerler harabeye çevrilmiş. Rumların bu ayaklanması bir yok etme nedeni sayıldığı için bizim geldiğimiz sırada bir tenkil müfrezesi yollanmış.

Bu kanlı katliamdan sonra, kadınların ve çocukların çoğunlukta bulunduğu sağ kalan binlerce Rum, ormanın içlerine kaçmışlar ve oradan, arada bir Türk köy ve kasabalarına baskınlar yapmaya başlamışlar. Oldukça da başarıya ulaşmışlar. İsyan hazırlanmış, İstanbul ve Atina’dan gelen ajanların yönetimi altında örgütlenmiş ve Karadeniz kıyısında. Büyük Yunanistan'ın himayesi altında yeni bir Rum Devleti (Pontus Devleti) kurulması siyasi amacıyla çalışmaya başlamış. 1921 yılında ilân edilen seferberlik de bu İsyanın çıkmasına neden olmuş.

Samsun’dan çıkan yollar şunlar: Karadeniz kıyısı boyunca:
a) Kısmen şose, kısmen toprak araba yolu olan Ünye yolu 85 verst.
b) Aynı yol Bafra’ya değin 40 verst. Bu şose daha sonra ülkenin ötelerine, ta Kafkasya’ya değin gidiyor. Kavşak noktalarında türlü şose ve toprak araba yollarıyla birleşiyor bu yol.

Samsun’dan Havza’ya kadar 80 verst.
Samsun'dan Amasya’ya 120 verst,
Samsun’dan Tokat’a 215 verst.
Samsun'dan Sivas’a 130 verst,
Samsun’dan Yozgat’a kadar (Amasya üzerinden) 250 verst, (Çorum Alaca üzerinden)
261 verst.
Samsun'dan Kayseri’ye kadar 375 verst,
Samsun'dan Tarsus’a (Akdeniz kıyısı) Kayseri üzerinden 620 verst.
Samsun’dan Ankara'ya (Çorum - Sungurlu üzerinden) 410 verst, (Çorum - Yozgat üzerinden) 511 verst.

Genel olarak denebilir ki Samsun, tüm Orta Anadolu’nun, Kızılırmak nehrinin kıvrımı yöresinin limanı durumunda.

Samsun bölgesi tütüncülüğün en önemli merkezlerinden biri olarak ün yapmış. Gerçekten1 de tütün çevre köy halkının en belli başlı ekonomik kaynaklarından biri. Samsun tütünü Türk tütünlerinin tümünden daha iyi sayılıyor. Son zamanlarda, bundan önceki emperyalist savaşın ve özellikle yukarda sözü geçen ayaklanmanın, halkın gelirinin bu dalına da en büyük darbeyi vurduğuna kuşku yok. Emperyalist savaş sonunda biriken tüm yedek tütün Amerikalılar tarafından satın alınıp götürülmüş. Yeni yetiştirilen ürün ise kentte tütün fabrikasına bile güçlükle yetiyor.

Somsun Mutasarrıfı Faik Bey bana lütuf göstererek fabrikayı gezmemi ve fabrikanın şu anda içinde bulunduğu durumu görmemi sağladı. Fabrika’da 300 kadar işçi çalışıyor. Eskiden daha fazlaymış. İşçilerin büyük çoğunluğu kadınlar (özellikle Rum kadınları) ve çocuklar. Çocukların yaşı 9 -10 arasında değişiyor.

İşçi ücretleri gündelik olarak çocuklar için 10 -12 kuruş ile, kalifiye işçiler için 1 lira arasında. Samsun’da ekmeğin 1 funtu (Funt: Ağırlık ölçüsü birimi, 409,5 grama eşit.) 6 kuruştan(24) satılıyor. Günde 11 saat çalışılıyor. Bir günde 3 milyon civarında sigara üretiliyor. Bütün Türk sigaraları filtresiz yapılıyor. Fabrika «Reji» adlı bir Fransız kumpanyasına ait. Türkiye’nin tüm sigara üretimini kendi elinde tekelleştirmiş bu firma. Şu anda hükümetin eline geçmiş bulunuyor. Fabrikanın, eski bir yol mühendisi olan, çok becerikli ve enerjik bir müdürü var. Bizi sevinçle ve işin tüm ayrıntılarını göstermeye hazır bir durumda karşıladı. Son zamanlarda tütün ve sigara ihracı durmuş. Üretim ülkenin iç gereksinmesini bile güçlükle karşılayabiliyormuş. Kilikya’nın geri alınışına değin (orada Adana bölgesinde bir başka tütün endüstrisi merkezi var) Samsun, Ankara hükümetinin yönetiminde bulunan Anadolu’nun öteki bölümleri için de tek tütün endüstrisi merkezi durumundaydı.

Samsun bölgesi tütünden başka buğday ve sebze yönünden de zengin. Bir zamanlar atlarıyla da ün yapmış. Ama şimdi, uzun süren savaşlar nedeniyle ülkede at sayısı çok azalmış. Öteki ürünler de son derece yetersiz. Orta nitelikte bir at 200 250 liraya satılıyor. (1 lira Batum'da, 20/XI/1921 borsasına göre 70 000 Sovyet rublesine eşitti. 20/1/1922 yılında ise yine Batum’da 230 000 rubleye eşitti.)

Bizde, Ukrayna ve Rusya'da aynı paraya en iyisinden birkaç at birden alınabilir. Denebilir ki, eğer Türk parası Rus parasına kıyaslanacak olursa, Türkiye’deki yaşam Rusya’dakine oranla çok daha pahalı.

Yerli Türk yöneticilerinin bize karşı davranışları son derece iyi. Başlangıçta aynı Trabzon'daki gibi yalnızca resmi ve nazik bir kabul gösterdiler. Ama tanışıklığımız ilerledikçe ve sohbetlerimiz arttıkça çok daha samimi oldular.

Mutasarrıf Faik Bey oldukça kültürlü, ağırbaşlı, sakin ve çok konuşkan bir insan. Bizdeki durumu çok iyi anlıyor ve Sovyet yönetiminin ekonomi politika yönünden aldığı son tedbirlerle yakından ilgileniyor. Yunan donanmasının Anadolu kıyılarına yaptığı baskın nedeniyle Ukrayna ve Rusya ile ticari ilişkilerin bugüne değin hiç geliştirilmemiş olmasına çok üzülüyor.

Mutasarrıfla birlikte Belediye Başkanını da ziyaret ettim. Belediye Meclisi üyeleri, yargıç, müftü(26) ve birkaç önemli kişi daha toplanmıştı orada. Konuşma birkaç saat sürdü. Konu genellikle devletlerin dış ilişkileri ve karşılıklı bilgi verme sorunları üzerinde dönüp dolaşıyordu. Benim onlara verdiğim, anlattığım açık bilgiler, dinleyiciler tarafından tam, gergin bir dikkatle dinleniyordu. Bu arada her iki tarafın da ilgilenmek zorunda olduğu malların değiştirilmesi konusu üzerinde de durdular. Bizden petrol, demir, çimento, kumaş, kapkacak istiyorlar; karşılığında da hububat, yün, deri, kuru yemiş, tütün vermeyi öneriyorlardı.

Türkiye’deki yönetimin şu andaki düzenini genel çizgileriyle tanımış oldum bu arada. Devletin eski yönetim bölümündeki vilâyetler Büyük Millet Meclisi yönetiminde değiştirilmiş. Sancaklar şimdi doğrudan doğruya Ankara'ya bağlanmış. Eskiden vilâyet merkezinde bulunan Sancak yöneticileri yalnızca «Vali» adını korumuşlar. (Vali, aynı zamanda mutasarrıf demek oluyor). Böylece eski Vali adı, Trabzon'da olduğu gibi değiştirilmemiş. Sancaklar Türkiye'de eskisi gibi kazalara; kazalar da nahiye, ya da öteki adı ile Müdürlüklere bölünüyor. Nahiyeler, yani Müdürlükler ise köylere ayrılıyor. Buna Türkçe «Köy» diyorlar.

Sancakların, kazaların ve nahiyelerin (müdürlüklerin) yönetici kadroları gerekli görülen merkezlerde, ya da yönetim merkezlerinde bulunuyor. Bu yüzden merkez olarak saptanan kaza ve nahiyeler kendi başlarına iyi bir yönetim yapamıyorlar. Örnek olarak şunu verebiliriz:

Samsun kazası aynı zamanda doğrudan doğruya Canik sancağının yönetim merkezi durumunda oluyor. Arazi bakımından ve özellikle köylerin sayısı bakımından Türklerin yaşayışı ile bizim halkımızınki birbirine çok benziyor. İdari bölümleri de birbirlerini az da olsa andırıyor: Vilâyet=Sancak; Kaza = Kaza; Nahiye = Nahiye.

Bu Sancağın köylerinde yaklaşık olarak 80-100 000 kişi yaşıyor. Sancakta 3 - 4, ya da 5 kaza oluyor. İstisna olarak iki kaza bile bulunabiliyor sancakta. (Örneğin, Canik sancağında yalnız iki kaza var: Samsun ve Bafra).

Kazaların nüfusu ise 20 - 30 000 civarında. Her kazanın4 ile 6 arasında, bazen daha fazla nahiyesi var. Nahiyelerde 5000 civarında nüfus bulunuyor. Bir köyde ise genellikle 40 İle 100 arasında ev oluyor. 100 den fazla ev bulunan köy çok az, bu köylerde genellikle Hristiyanlar (Rumlar) oturuyor. Ama yine de buradaki insanların fonksiyonu ve genel çizgilerine bakıldığında bizimle Türk yönetim bölümü arasındaki benzerliğin tam anlamıyla doğru olduğu anlaşılıyor.

Sancak yönetim kadrosunun başında Mutasarrıf bulunuyor. Onun ardından sırasıyla şu rütbeler geliyor:
1) Şeriat yasalarına göre yargıçlık yapan, Müslümanların dini yöneticisi, «kadı» (hakim, naib).
2) Sancağın mali işlerini yöneten muhasebeci.
3) Kalem müdürü: Tahrirat Müdürü.
4) Şeriatı yorumlayan, Müslümanların dinsel yaşantısını düzenleyen işlerde karar (fetva) veren müftü...

Mutasarrıftan sonra asıl yönetim organı olarak Sancak Yönetim Kurulu var (Meclis İdare Liva). Kurulun üyeleri yukarıda sözü edilen kişiler ile seçilip gelen, bu arada Hristiyanlar arasından da seçilen üyelerden oluşuyor. Kurulun başında ise mutasarrıf bulunuyor.

Bu yönetim kurulu bütün mali işlere bakıyor. Ondalık vergi (aşar), hayvan koyun vergisi (egnam) ve bunun gibi öteki vergileri düzenliyor. Ayrıca yine bu kurul resmi kişilerin görevle ilgili suçları hakkında yargı organı ödevi de görüyor.

Mutasarrıfla meclisin çoğunluğu arasında doğacak herhangi bir anlaşmazlıkta Başkentin vereceği kararın bu tartışmalı sorunu çözümlemesi saptanmış. Ama kuşkusuz bu yalnızca teoride kalmış. Pratikte ise mutasarrıf her şey demek oluyor. Mutasarrıftan ve Sancağın en yüksek yönetici kadrosu olan Yönetim Kurulundan başka Sancakta bir dizi yönetim kurumlan daha var: Jandarma kuvvetleri (Jandarmanın komutanı mutasarrıftan bir ast rütbede oluyor), Polis örgütü, ayrıca türlü bürolar, daireler var: Muhasebe, vergi, sosyal işler, orman, vakıf,(30) toprak mülkiyeti kaydıyla görevli daireler ve nihayet bölge mahkemesi. Mahkeme iki türlü oluyor. Biri medeni mahkeme, öteki ise şeriat mahkemesi.

Kazaların yönetim kuruluşları da aynı sancaktaki yönetim kurumlarınınki gibi düzenlenmiş. Yalnız şu ayrılık var ki, kazaların teşkilâtı daha az ayrıntılı ve çoğunlukla her yönetim kurumunun başında bir tek memur var. Yönetimin başında da âmir olarak Kaymakam bulunuyor. Bir de yönetim kurulu var. Bu kurulun gerek kuruluşu, gerek yetkileri sancaktakinin aynı.

Nahiyelerin (Müdürlükler) yönetimi ise seçilen dört kişilik kurulun elinde bulunuyor. Bu kurul, kendi arasından bir müdür ve bir de yardımcı seçiyor. Müdür kaymakamın onaylamasıyla atanıyor. Müdürün ve nahiye kurulunun yazı işlerine bakacak bir yazıcı (kâtip) veriliyor.

Bazı nahiyelerde Müdürün emrinde bir de vergi memuru bulunabiliyor.

İdare Örgütünün en küçük ve son derecesini muhtarlıklar, köyler oluşturuyor. Son yönetim kademesinde muhtar (yaşlı) bulunuyor. Muhtar bir, ya da ev sayısına göre birkaç komşu köyden, yerli halktan seçiliyor. Muhtarın başkanlığında bir de yaşlılar kurulu (İhtiyar Heyeti) bulunuyor köyde. Her köyde, köye gelen memur ya da yabancı yolcuların konaklamalarını sağlamak, onlara yer göstermekle görevlendirilmiş bir de çavuş seçiliyor. Kentlerin semtlerinde (mahalle) de tıpkı nahiyelerin köyleri örnek alınarak bir yönetim örgütü kurulmuş. Yani Muhtar ve İhtiyar Heyeti.

Bu arada şunu öğrendim: Şimdi mevcut olan tüm bu yönetim örgütü yakın bir gelecekte değişecekmiş. Sözü edilen değişiklik yasası Mecliste görüşülmüş, en kısa zamanda yayınlanacakmış. Kanunun içeriği yönetim organlarının seçimle atanması, organların tam bir uyumla çalışması ilkelerini öngörüyor. Yalnız âmirler (mutasarrıf ve kaymakamlar) merkez hükümetçe onaylanacak, hattâ atanacaklar. Bütün ötekiler ise seçimle işbaşına gelecekler. Böylece şu andaki yasalara göre danışma organları durumunda olan şimdiki yönetim kurulları tam yönetim organları haline gelecek.

Aynı gün Samsun’da bulunan 10 uncu avcı tümeni karargâhının komutanını ziyaret ettim. Tümen komutanı, Trabzon'daki Sami Sabit Bey'den apayrı yaradılışta bir adam. Bu, tam bir kıta subayı; tam bir eski, emektar asker tipi. Yalnızca kendi işini bilen ve ilgilenen, öteki konularla ise yalnızca kendini ilgilendirdiği ölçüde ilgilenen biri. Sorunları doğrudan doğruya, açık açık ortaya koyuyor ve her türlü kurnazlıktan, kaçamaktan uzak, içten cevaplar veriyor. Bir saat süren sohbetten sonra tam bir dostlukla ayrıldık. Kışla ve birlikleri gezmemizi önerdi, ama artık çok geç olmuştu. Bu geziyi benim geri döndüğüm zamana bırakmamızı kararlaştırdık sonunda.

Akşam odamda, İstanbul’daki Türk gazetesi «Vahit» in Ankara’dan İstanbul’a dönmekte olan muhabirini kabul ettim. Benden bütün heyetimiz ve öteki konular hakkında bilgi aldıktan sonra kendi konuşma sırası geldiği zaman muhabir Ankara ve İstanbul’daki yaşantıyı anlatmaya başladı. Rusya’ya karşı düşmanca davranışların nedenleri üzerinde ve birkaç İstanbul halk gazetesinde son zamanlarda yayınlanan dizi makalelerdeki genel tavırlar üzerinde durduk. Bana, Ulusal Kurtuluş Hareketine sempati duyan İstanbul'daki Türk çevrelerinde, son zamanlarda Rusya'nın Türkiye ile dostluk bağlarını koparmak istediğine ilişkin bir izlenim uyandığını, oysa şimdi kendisinin bunun yalan olduğunu bizzat gördüğünü, İstanbul'a gider gitmez en kısa süre içinde gerekli yazıları yazacağını anlattı.

Vrangelevciler onun söylediğine göre Bulgaristan’a ve Sırbistan’a gönderilmiş Ama daha hepsi gönderilememiş. Kutepov ordusu birliklerinin yine eskisi gibi Gelibolu’da durduklarını anlattı. Beyaz Ordu'nun büyük çoğunluğunda o eski aktiflikten pek iz kalmamış. Hemen hepsi yurda dönmeyi hayal ediyorlarmış. Yalnız Generallerin ve yaşlı subayların büyük çabalarıyla örgütlendiği ve yönetildiği için bu düşünceler bugüne değin tam olarak ortadan kalkmamış. Bütün göçmenlerin maddi durumları
son derece korkunçmuş. Genellikle hafif vurgunlarla, ticaretle, bazan da fiziki emeklerinin karşılığında geçiniyorlarmış. Çok sayıda pavyonlar açılmış, büyük, canlı ticaret yapılan yerlerde. Böyle pavyonlarda, örneğin son Kuban hareketinin düzenleyicisi olarak bilinen, Vrangel'in adamlarından General Fostikov gibiler bulunuyormuş. İstanbul’daki Rus kadınlarının nasıl bir durumda bulunduğu, şu anda karşımda bulunan, konuştuğumuz kişinin öğrendiği Rusça sözlere bakılırsa daha iyi anlaşılabilir: «Ah, ne kadar da kibarsınız!» «Siz benim çok hoşuma gidiyorsunuz!»...

Eski müttefiklere karşı istisnasız hepsinin davranışı son derece düşmanca. Onlardan, aşağılamaları ve alaylı davranışları, her adımda onları itip kakmaları yüzünden nefret ediyorlar. İster istemez Harkov'dan ayrılışımdan önce General Slaşçev’in söylemiş olduğu şu sözler geldi aklıma: «Eğer siz İngilizlerden ve Fransızlardan nefret eden insanları bulmak istiyorsanız, onları buralarda değil, orada, yurtdışında arayınız...» Evet, kuşkusuz çok haklıymış.

Beyaz Ordu mensupları burada, Samsun’da da var. Bizim kaldığımız otelin yemek salonu hep onlarla dolu. Bizim heyetle çok yakından ilgileniyorlar ve Rusya hakkında bilgi almak için can atıyorlar. Bunların çoğunluğu Çerkezler, Osetinler ve Kuzey Kafkasyalı eski dağlı subaylar. Ama aralarında Ruslar da var. Bize karşı davranışları düşmanca değil, ama pek dostça da sayılmaz.

Gergin bir merakla dolular. Kızıl ordunun aşırı disiplini büyülemiş sanki onları. Eski amirleri ile karşılaştıkları zaman hemen selâm veriyorlar. Beyazlar: «Yoksa sizde, Kızıl orduda, selâm vermek yine eski usule göre devam ediyor mu?» diye soruyorlar. Onlar da: «Bu kesin değil, ama biz bunu nezaket gereği yapıyoruz» diye karşılık veriyorlar. Eski, bıyıklı bir subay «Bolşevikler zaten hep böyle Allah’ın belâsıdır!» diye itiraf ediyor. Bunu ne duygu dolu, ne de ateşli bir sesle söylüyor, yalnızca başını çeviriyor öte yana.


Maddi durumları çok kötü. Kooperatif kurarak lokanta açıyorlar. Bazıları da öğretmenlik bularak çalışıyorlar. VTSIK'n (VTSIK: Bütün Rusya Merkez icra Komitesi.) eski Beyaz Ordu taraftarları için genel af çıkardığından hiçbirinin haberi yok. Ben, hemen bunun yerli basında yayınlanması ve duyurulması için girişimde bulundum. (Sayfa: 26 - 39)
(-Devam Ediyor)