2 Nisan 2016 Cumartesi

Samsun Canik'te Bu Kez Deniz Yılanları Kazandı...



Yıl 1399. "Burada, Samsun'un yanında yaşanan bir mucizeyi anlatmalıyım. O zamanlar, ben Türk Sultanı'nın hizmetindeyken, şehrin yakınında o kadar çok yılan belirdi ki, oradaki düzlüğün bir mil çapındaki bölümünü kapladılar. Yılanların bir kısmı denizden çıktı, diğer bir kısmı büyük ormandan geldi, çünkü Samsun'a ait olan Canik bölgesi çok ormanlık bir yer. Dokuz gün boyunca yılanlar, toplanma yerlerine doğru geldiler. İnsanlara ve hayvanlara bir şey yapmadıkları halde, halk sayısız yılandan korktu, şehirde kimse sokağa çıkamadı."

1947 yılından kalma, Gotik harflerle basılmış eski bir kitapta yazıyor bunlar. Hans Schiltberger adında 16 yaşındaki Bavyeralı bir çocuğun, 1394'de Niğbolu savaşında başlayıp 1427'de Bavyera'da sona eren uzun serüveni. Hans Schiltberger memleketine döndükten sonra bir anı kitabı yazmış. Kitap çok sonra Rose Grässel adındaki bir hanım tarafından Hamburg'da yayımlanmış.

Samsun Canik'teki sel felaketinden sonra, selin on ikinci kurbanı, yeniden canlanan Yılanlıdere'nin kenarında bulununca, aklıma bu hikaye geldi: Yılanların savaşı. Yeniden anlatayım diye düşündüm.

1394'de Macar Kralı Siegmund, bütün Hıristiyan dünyasını Türk saldırısına karşı yardıma çağırıyor. Yardıma gidenlerden biri de, Bavyeralı bir şovalyenin uşağı olarak kahramanımız. Türklere karşı savaşa katılıyor. Niğbolu'daki savaşı, kaybediyorlar ve Sultan askerlerine, Türkler çok kayıp verdiklerinden esirleri öldürmeleri emri veriyor. 10 bin kişi öldürülüyor. Sıra tam kahramanımıza gelince, şehzadelerden biri, eski Türk töresine göre 20 yaşından küçükler savaşta öldürülmediğinden, kahramanımızı celladın elinden alıyor. Onu diğer esirlerle Bursa sarayına gönderiyorlar, orada bir tür haberci oluyor.

Hans Schiltberger'in anlattığına göre, Sultan Yıldırım Bayezid, Canik beylerine karşı 80 bin kişilik bir orduyla yürüyüp Samsun'u alıyor, Samsun Beyi 'Cuveid' kaçıyor, Sultan şehri işgal ediyor. Niğbolu'nda yendiği Bulgar Kralı İvan Şişman'ın Müslüman olan oğlu Alexander'a şehrin komutasını veriyor. Sultan bölgeden ayrıldıktan kısa (birkaç ay/gün?) sonra 1399'da, Samsun şehrinin hemen yanındaki Canik'i yılanlar basıyor.

Kitaptan aynen aktarmaya devam ediyoruz:
"...Oranın efendisi, yılanlara zarar verilmemesi emri verdi. Bunun, Yüce Tanrı'nın gözlerimizin önüne serdiği bir mucizesi olduğunu söyledi. Onuncu gün yılanlar birbirine girip savaşmaya başladılar. Şehrin Efendisi, şehrin kapılarını açtırıp, kalabalık yılan izdihamını görmek için, güvendiği birkaç adamıyla dışarı çıktı ve gördü ki, su engerekleri kara engereklerinin karşısında geri çekilmek zorunda kalmaktadırlar. Şehrin Efendisi, ertesi günün sabahı yeniden dışarı çıkıp yılanların hala meydanda olup olmadıklarına baktı. Sadece ölü yılanlar gördü ve onların toplanıp sayılmalarını emretti; 8.000 taneydiler. Bir mezar kazılmasını, yılanların içine atılmasını ve üzerinin toprakla kapatılmasını emretti. Sonra, o zamanlar Türkiye'nin hükümdarı olan Bayezid'e bir elçi gönderdi, mucizeyi ona bildirdi. Şehri ve Canik hükümdarlığını daha kısa bir süre önce fethetmiş olan Sultan, bunu uğurlu bir işaret saydı. Su yılanlarının yenilgisini kendine göre şöyle yorumladı ki, o karaların güçlü hükümdarıdır ama Tanrı'nın yardımıyla denizlerin de hükümdarı olmalıdır."

Şimdi bunu belki daha farklı yorumlamak gerekir. Bu kez yılanlı dere can aldığına göre...

O zamanda da, karaların Bayezid'den daha güçlü bir hükümdarı vardı ve adı Timur idi (Bu ad kitapta da aynen böyle geçiyor). Bayezid, her yeri denizlerle kaplı bir yerin hükümdarı, Timur ise kıta Asyası'nın tam ortasının -Çin'i bile tehdit eden- hükümdarıydı ve Samerkand'da oturuyordu...

Kahramanımız 1402'deki Ankara savaşını da anlatıyor ve bu kez esir olarak Timur'un ordusuyla Asya içlerine kadar gidiyor. (Timur'un ölümü ve gömülmesi ardından yaşanan garip olayları başka bir zaman aktarabiliriz!..)

Timur, bölgenin yönetim merkezi Sinop'u, 1402'de İsfendiyar Bey'e verdi... (Sinop 1461'de, Trabzon'a ilerleyen Fatih Sultan Mehmet tarafından kesin olarak Osmanlı imparatorluğuna bağlandı ve Beylik, yarı-bağımsızlığını kaybetti.)


Yaşar Doğu Kitabına Önsöz

Ahmet SEVEN'in Kaleminden.

Dünya aynı yüzyıl içerisinde iki büyük harp yaşamış birçok ülke felaket derecesinde ekonomik bunalımlara sürüklenmişti. Türkiye Cumhuriyeti Kurtuluş savaşından çıkmış, toparlanma süreci yaşıyordu. Doğu bloku ülkeleri sancı içerisindeydi. Yokluk yoksulluk ciddi boyutlara ulaşmıştı... Anadolu insanı tarihin bu zorlu günlerinde yanık yüreğine su serpecek bir yiğit arıyordu.

Hakikat şu ki; Kahramanlar zor zamanlarda ortaya çıkıyordu. İşte böyle bir zamanda bir Anadolu yiğidi çayırlardan fırlayıp milletlerarası minderlere uzanıyor, Milletine yüz görümlüğü gibi şampiyonluklar hediye ediyordu. Bayrağımız göndere çekilirken ulusların gözleri ona takılıyor, defalarca dinletilen  İstiklal Marşımız silinmemek üzere hafızalara kazınıyordu. Çileli Anadolu halkı elinden geldiği kadar bu şampiyonu takip ediyor,  ona bir kahraman gibi methiyeler yağdırıyor, zaferden dönen orduyu hümayunu karşılar gibi güreş kafilesine karşılama yapıyor, alıp bağırlarına basıyorlardı. 

Kabına sığmayan bu Anadolu yiğidi, önüne kim gelirse gelsin birkaç dakika içerisinde sırtını minderlere yapıştırarak tuş ediyor, hem batı'da hem de doğu'da olmak üzere  'Türk gibi kuvvetli" sözünü zirveye taşıyordu. Onun şampiyonluklar kazandığını duyan çiftçi ertesi gün tarlasına kazmasını daha bir iştiyakle vuruyor, esnaf dükkanını heyecanla açıyor, işçi-memur görevine aşkla sarılıyordu. Yediden yetmişe herkes ümitsizlik perdesini yırtıyor, 'Yenilmek ve yılmak' kelimelerini lügatlerinden çıkarıp atıyor, işte biz buyuz diyordu. Onu analar çocuklarına ninniyle, babalar da övgüyle anlatıyordu.

Yeni doğan çocuklarının adını Yaşar koyarak hem bu yiğidi örnek almalarını, hem de zaferin unutulmamasını istiyorlardı. Okullara, spor salonlarına, üniversitelere, mahalle, cadde ve sokaklara, turnuvalara adının verilmesi belki de bu yüzdendi.  O günden bugüne hiç bir sporcuya böyle bir sevgi nasip olmamış, böylesine içten sahip çıkılmamıştı. Halk onu aileden biri olarak görüyor,  kişiliği, yaşantısı, güzel ahlakı, milli-manevi şuur ve duruşuyla evlerinin en güzel köşesine yakıştırıyorlardı.  

Fatih Sultan Mehmedin İstanbul'u fethiyle 'ortaçağ'ı kapatıp 'yeniçağ’ı açması gibi, Yaşar Doğu'da güreş tarihimizde yeni bir dönemin açılmasına sebep olmuştu. Açtığı çığırdan gidenler 1970'lere kadar başarılarını sürdürüp, yurda şampiyonluk kazanarak dönmüşlerdi. Aynı zamanda her biri örnek kişilikleriyle toplum içerisinde haklı olarak itibar görmüşlerdi. 

Kendi döneminde spor yapan güreşçilere abilik ve hocalık yapmıştı. Güreş hayatını avuçlarına alan bu büyük spor adamı, sağlık sorunları yaşamasına rağmen kendi hayatını hiçe sayarak dava bildiği güreşe hizmetten geri durmamıştır. 15 Aralık 1955'te İsveç'te geçirdiği ilk kalp krizinden sonra doktorları artık güreşmek ve güreşçi yetiştirmek şöyle dursun güreş seyretmeniz bile uygun değil deseler de,  08 Ocak 1961 günü geçirdiği ikinci kalp kriziyle hayata veda edinceye kadar inandığı yolda yürümüş, onlarca şampiyon güreşçi yetiştirerek Türk Milletine armağan etmiştir. 1956 Melbourne ve 1960 Roma Olimpiyatlarında yalnız bırakmadığı talebeleriyle şampiyonluklara koşmuş, onların tarih yazmasına sebep olmuştur.

Onunla birlikte güreş yalnız bir spor dalı olarak görülmekten çıkmış, yeniden irfan mektebi kimliği kazanmıştı. Güreş ocağını Pehlivan Tekkesi bilen Yaşar Doğu bu kapının bir anlamda Yunus Emre'si olmuştur. Tıpkı o da Yunus gibi düşünerek güreş'e eğri şeylerin girmesine karşı çıkmış, bir nefer gibi hayatı boyunca bunun mücadelesini vermiştir. Milletin gönlünde varolan güreş sevgisini bir devin yeniden uyanışı gibi yalnız uyandırmakla kalmamış,  aynı zamanda onu milli ve manevi şuurla da mayalayarak beslemiştir.  Uluslararası şampiyonalarda daima birincilik kürsülerine çıkarak bayrağımızın defalarca göndere çekilip, İstiklal Marşımızın ezberletircesine okutulduğunu görünce bu mayanın nasıl tuttuğunu daha iyi anlıyoruz.

Yaşar Doğu'nun güreşimize kattığı tekniklerle birlikte kazandırdığı ruhu da iyi anlamalı, akademik seviyede inceleyip tespitler yapmalı ve yetişen güreşçilere aşılamalıdır.  Güreşin bu dava adamının atasporumuza kazandırmak istediği irfan yeniden keşfedilmeli, spor akademilerinde Yaşar Doğu Kürsüleri kurulup ondan daha fazla yararlanma yollarına gidilmelidir.

Eğitim ve öğretimde insanlar verilen tavsiyelerin yanısıra bunun canlı örneklerini de görmek ister. Teorinin pratiğe geçişinde bu canlı örnekler önemli yeri tutar. Yaşar Doğu bu anlamda yalnız spor camiasının değil, yeni yetişen gençliğin de örnek alabileceği ender isimlerden birisidir. Çaresizliklerden çare çıkarmasını bilen, hiç bir şartta kötü alışkanlıklara tevessül etmeyip güzel ahlaktan ödün vermeyen,  hayatını milletinin yarınlarına vakfeden vatan, millet ve bayrak sevdalısı bu insandan alınacak daha çok dersler vardır.

Kuşkusuz o güreşimizin şampiyon temsilcisi olmasının yanısıra, güreş sporunun bir dava adamı, efendisi, bilgesi ve mürşididir. Aynı zamanda minderlerin muhteşem hatibidir de. Onun kürsüsü minderdir. Dünyanın en etkili hatiplerinin saatlerce anlatamadıklarını o birkaç saniye içerisinde minderlerde anlatabilmektedir.

 "Millet Yaşar Doğu'nun kazandığı zaferle beslenmiştir. Milletlere reklâmların veya nazariyelerin dili ile değil, eser ve hadiselerin lisanıyla seslenmelidir. Mesela, Türk Milletine, bütün milletlerin aslında Türk olduklarını bütün eski medeniyetlerin bizim medeniyetimizden başka bir şey olmadığını yahut bütün dillerin Türk dilinden türediğini anlatan ciltler dolusu konferanslar verirseniz; Bu milleti, bir Yaşar Doğu'nun kazandığı zafer kadar Türk'ün büyük ve asil kudretine inandıramazsınız. Çünkü bu ikincisi, hissi bir tez veya ilmi bir nazariye değil, tanınmış dünya pehlivanlarının sırtını üç dakikada yere getiren hakikattir" (Kültür Köprüsü-Kubbealtı Neşriyatı-1985)

Milletinin örnek aldığı, gençliğin kahraman gözüyle gördüğü bu büyük spor adamı için ardından yazılıp söylenenler ancak deryadan sıçrayan birkaç damla niteliğindedir.

"Gençliğin kahramanlarıydılar. Eş dost bir arada heyecanla takip ettiğimiz o olimpiyatlar gençliğimin unutulmazları arasındadır. Yaşar Doğu, Celal Atik, Gazanfer Bilge, Nasuh Akar ve diğerleri bizim neslimizin kahramanları olmuştu?" (Hicran Göze-Kadıköylü Yıllarım: Çocukluk ve gençlik hatıralarım–1976)

Mitoloji kahramanı değildi fakat mitoloji kahramanı gibi, olmaz denileni gerçekleştiriyordu.  Nitekim sahip olduğu efsane gücün masal kitaplarında da yerini almış olması bu düşüncemizi kuvvetlendirmektedir. 

 "Az gititk uz gittik, dağ ova düz gittik. Derelerden yel gibi tepelerden sel gibi, Yaşar Doğu pehlivan gibi gide gide bir iğne deliği kadar yol gittik?" (Mehmet Başaran-Aç kapıyı bezirgan başı- Evrensel Çocuk Kitaplığı-İstanbul-2003)

Şahsında topladığı ağırbaşlı, alçak gönüllü, vakarlı, cesur, yiğit ve yardımsever tavırlarıyla öne çıkan Yaşar Doğu hem bileğine, hem de yüreğine karşı kuvvetliydi. Gözü pekti. Samimi ve dürüsttü. Özüyle sözü birdi. Yalanı ve riyası yoktu. Dinine bağlılık,  ona kuvvet ve güven kazandırmıştı. Haksızlık karşısında susmaz susanları da sevmezdi. Çok konuşmaz fakat konuşunca yerinde konuşurdu. Muhatapları onun her sözünü dikkatle dinler, yerine getirmiş olmanın sevincini yaşardı.

Yakın Güreş tarihimizi tahlil edenlerin Yaşar Doğu'dan evvel ve Yaşar Doğu'dan sonra diye iki bölümde inceleme yapmaları çok doğrudur. Yaşar Doğu'nun minderlere çıktığı yıllar bir anda Türk Güreşinin de altın yılları haline gelmişti.  O sahip olduğu yetenek, kişilik ve ruhla rakiplerini birer birer devirirken güreşte yeni bir devrin başlangıcının da müjdesini vermişti.

Her Milletin gücünü temsil eden efsanevi kahramanları vardır. Türk Milletinin Efsane Güreşçisi 'de kuşkusuz Yaşar Doğu'dur. Kısa sürede tuşa getirip yendiği rakiplerinden sadece birisi olan 1948 Londra Olimpiyatlarında Yaşar Doğu'nun tuşla yendiği Avustralyalı güreşçi Richard Edward Gerrard'ın '?Böylesine müthiş bir güreşçiye yenilmiş olmak insana üzüntü değil, keyif vermeliydi. Ben, yaşantım boyunca Yaşar Doğu'ya yenilmiş olmanın, hem de finalde yenilmiş olmanın keyfini yaşadım. Başkalarını bilemem?' diyerek söylediği sözler acaba kaç pehlivana nasip olmuştu?

 Geniş kitleler tarafından takdir edilen bir insan hakkında taşınan düşünceleri kendi dışındakilere de anlatabilme arzusu insanın fıtratında vardır. Bu satırları kaleme alırken yaşadığım tarifsiz duygu ve heyecanı anlatabilmem elbette mümkün değildir.  Kitabın objektifliğini göz önünde bulundurarak mümkün olduğu kadar satırlara yansıtmamaya dikkat ettim.  

Tahminen 2001 senesiydi. Bir arkadaşım Yaşar Doğu'nun Kavak/Emirli Köyündeki evini ziyaret edip etmediğimi sormuş, kendisine hayır cevabı verince; 'Ne olur hemen git evi gör ve kaleme al. Bu eve sahip çıkın?' demişti. Bu talebin üzerinden birkaç gün geçtikten sonra oraya gittim. Evin hali içler acısıydı. Sanki Yaşar Doğu'nun aziz hatırasına yıkılmamak için direniyordu. Lisanı hal ile; ' Sırtı yere gelmemiş bir pehlivanın yaşadığı evin de sırtı yere gelmemeli' der gibiydi.

Ülkemizin birçok yerinden güreşçi kafilesi veya kişiler gelip ziyaret ediyor, gördükleri manzara karşısında üzülüyorlardı. Tabi ki bundan son derece mahcup olanların başında da köy halkı geliyordu.  Bunu bana zamanın muhtarı anlattığında ben de etkilenmiştim. Köy muhtarı ve Yaşar Doğu'yu çocukluğundan beri tanıyan arkadaşlarıyla yaptığım görüşmelerden sonra kısa aralıklarla bu mevzuyu kaleme aldım. Basının da yoğun ilgisi oldu. Bu tarihten sonra da defaetle ziyaretlerde bulundum. İlgili ortamlarda dile getirmeye çalıştım.

Aradan geçen zaman içerisinde ev restore edilerek çevre düzenlemesiyle birlikte Yaşar Doğu Müzesi olarak hazırlandı. Bu Müze'nin güreş camiamıza anlamlı bir değer katacağına inanıyor, emek verip katkıda bulunanlara buradan teşekkür ediyorum.

Muhtemelen 15 senedir başta Yaşar Doğu'nun kıymetli oğlu dost insan Prof. Dr. Gazanfer Doğu ile görüşmelerimizde görsel ve yazılı olarak röportajlarımız olmuştu. Bu görüşmelerdeki söyleşilere de yer vermeye çalıştığım kitabın hazırlanmasında kendisinden hem fikren hem de kaynak olarak önemli ölçüde yardımlarını gördüm. Yaşar Doğu'nun diğer oğlu Muzaffer Doğu, Kızı Reyhan Doğu Yüksel'de öyle. Kısaca Yaşar Doğu ailesi candan samimi insanlar? Babalarının aziz hatırasına saygıda kusur etmemek için uğraş veriyorlar. Kendileriyle uzun yıllara dayanan tanışıklık ve dostluğumuzun da verdiği güvenden kaynaklanan cesaretle kalemim satırlara dokundu ve bu kitap fikri işte böyle gelişmiş oldu.

Yaşar Doğu'nun vefatının ardından geçen birkaç günlük süre sonunda evlerine gelen ve kendisini gazeteci olarak tanıtan bir kişinin albüm hazırlamak gerekçesiyle geçici olarak hatıralarını, günlüklerini eşyalarıyla birlikte alıp götürmesi ve bir daha da bu kişiden haber alınamaması nedeniyle büyük üzüntü yaşanmıştı. Bu hatıraların bugüne kadar hala bulunamayışından Yaşar Doğu'nun hayatının tam olarak aktarılamamasının yanısıra Türk Güreşinin de büyük kayıbı olmuştur.

Yaşar Doğu'nun büyük kızı Reyhan Doğu Yüksel 'le yaptığım görüşme'de (18.08.2015)  "Kaybolan günlük ve hatıralar konusunda hala ümidimi yitirmedim. Evimize gelerek hatıraları alan gazetecinin yakınları veya onu tanıyanlar varsa ve eğer bir gün bu hatıralara rastlarlarsa Türk Milleti adına getirip teslim edeceklerini ümit ediyorum" demişti..

Doğu ailesinin bütün fertlerinin kaybolan hatıraların hala gelebileceği ümidi ile yaşadığını biliyor ve şahsen ben de bir gün bulunup günyüzüne çıkacağı ümidini taşıyorum. Zira Yaşar Doğu'nun vefatına kadar hayatının her noktasını kaleme aldığı, günlük tutarak, gazete küpurlarını biriktirdiği, fotoğraf ve belgelerinin titizlikle arşivini yapmış olmasından endişem yoktur. Fakat olan olmuştur. Önemli olan mevcut şartlar içerisinde bir bütünü yeniden inşa edebilmektir.

Yaşar Doğu'nun mindere çıkmadan evvel iki rekat namaz kılıp ardından yaptığı duada; "Allahım beni dostuma ve düşmanıma karşı mahcup eyleme. Yüzümü ak eyle' dediği gibi iki rekat namaz kılıp, yaptığım duada aynı ifadeleri temenni ettikten sonra kalemi elime alıp kitabın ilk kelimesine böyle başlamış bulunmanın manevi huzuru içerisinde olduğumu ifade etmeden geçmemeliyim. 

Türk Güreşinin ma'kus talihini yenen, her haliyle bir ahlak abidesi olan bir kahramanın hayatını kitap haline getirebilmek büyük çaba isteyen bir iş. Onun yüksek şahsiyeti ve sevenlerinin aslında çok daha değerli şeyleri hak ettiklerini biliyorum.  Dörtbaşı mamur bir kitap hazırlayabilme arzusuyla hareket edip elimizde olmayan sebeplerle kitabın eksik kalan yanları da olabilirdi. Ancak bardağın dolu tarafına bakılacağı ümidiyle hareket edilmeliydi. Birikimleri değerlendirmemek haksızlık olurdu. ...Ve yıllar içerisinde samimi bir çaba ile yoğrulup harmanlanan bu kitap ortaya çıktı. 

/Ahmet Seven
02.04.2016

4 Mart 2016 Cuma

Ahmet Seven'le 'Yaşar Doğu'nun Hayatı' İsimli Kitabı Üzerine

Ahmet Seven, Samsun Yazarlar Derneği Başkanı ve bu şehrin bir evladı olarak uzun yıllardır Samsun kültürüne katkılar sağlıyor. Geçtiğimiz ay piyasaya çıkan 'Yaşar Doğu'nun Hayatı' kitabı ile Samsun'un yetiştirdiği en büyük sporcuyu ve bir milli kahramanı biz hemşerilerine anlattı. Biz de Seven ile Yaşar Doğu'yu ve kitabını konuştuk.


SORU: Kitabı yazma fikri nasıl ve ne zaman ortaya çıktı?

Ahmet SEVEN: 15-16 yıl evveldi. Yaşar Doğu'nun Samsun/Kavak İlçesi Emirli Köyünde yaşadığı evi ziyaret ettim. Köy muhtarı ve köy halkı ile görüştüm. Yaşar Doğu hakkında yerinde bilgi almak istedim. Ancak tatmin edici bilgi elde edemeyince üzüldüğümü hatırlıyorum. Daha sonra doğduğu köy olan Karlı Köyüne gittim. Başarılarıyla gurur duyduğum Yaşar Doğu'nun hayatı hakkında daha öncede kulaktan kulağa geçen bilgilerin dışında fazla bir malumat bulamamıştım. Karşılaştığım bilgiler onun iyi bir insan oluşu ve şampiyonluk derecelerinden öteye pek gitmiyordu. Daha o zamanlar aklıma koymuştum. Bu büyük insanın hayatı hakkında sağlıklı bilgilere ulaşmaya çalışıp hayatı yazılmalıydı. Bu kitabı yazan kişi ben olabilir miydim bilemiyorum fakat eğer öyle olursa benim için çok önemli bir gurur kaynağı olurdu. Fakat bu uzun bir süreç aynı zamanda cesaret ve yanında da ciddi bir bilgi istiyordu. O günden sonra işin peşini bırakmadım. Daha sonraları defalarca onun doğup yaşadığı, güreş tuttuğu köylere gittim. O günkü şartları gördüğüm yerlerle yan yana getirip gözümde canlandırdım. En büyük avantajım bu memleketin yabancısı olmamaktı. Başta evlatları olmak üzere onu yakından tanıyanlarla görüşmelerimi sürekli devam ettirdim. Onu anlattırdım?

Değeri spor hayatında elde ettiği başarılarla sınırlı kalmamalıydı. Bunu uğruna hayatını verdiği milleti adına yapmalıydı. Böylece başlamış oldum.


SORU: Gerek kitaptaki üslubunuz gerekse de söyleşilerdeki haliniz sizin çok ciddi bir Yaşar Doğu hayranı da olduğunuzu ortaya koyuyor. Siz doğmadan önce vefat etmiş bir büyük adamın izini sürmek nasıl bir duygu idi?

Ahmet SEVEN: Doğrudur. Daha önce belki sıradan bir ilgiydi bu. Fakat hayatının değişik safhalarıyla karşılaştığımda bu ilgimin artarak çoğaldığını gördüm. Yaşar Doğu'yla hemşeri olmam, yaşadığı toprakları, güreş yaptığı köyleri ve oralarda yaşayan insanların gerek sosyal gerekse ekonomik hayatlarına vakıf olmam bunda önemli bir etki oldu.

Nasıl oldu da böyle bir coğrafyadan, yani zor ve çetin şartlar altında hayat mücadelesi veren bir yöreden Dünya ve Olimpiyat Şampiyonu çıkar? Üstelik Güreşimizin ekolü, sembolü olur. Bununla da kalmaz Türk Güreş Tarihinde yeni bir dönemin başlamasına sebep olur? Bu sıradan bir insanın işi olamazdı.

Biliyorsunuz kahramanlar zor zamanlarda gelir. O da hem tarih hem de imkânsızlıkların tavan yaptığı bir zamanda çıkagelmişti. Mücadelesini beynelmilel minderlerde yürüten Yaşar Doğu benim gözümde milli bir sporcu olmasının yanı sıra milli bir kahramandı. O, milletimizin gücünü, 'Türk gibi kuvvetli' sözünü en çok ihtiyacımız olduğu zamanda hem batı hem de doğuda duyurmuştu. Milli Mücadeleden yeni çıkmış Türk Milletine acılarını unutturacak zaferleri hediye etmiş, yeniden milli heyecan ve milli şuurun doğmasına sebep olmuştu. Ardında milyonlarca kişiyi etkilemiş, onlara iz bırakmıştı. Altı aylık iken babası cepheye gidip bir daha geri dönmeyen bu Anadolu çocuğunun muhteşem bir hikayesi olmalıydı. Araştırmalarımı sürdürdükçe öyle olduğunu da gördüm. Ve bu yiğit aynı zamanda Anadolu'nun kendisi gibi imkânsızlıklar içerisinde hayat mücadelesi veren binlerce insanını da temsil ediyor, onlara azim, sabır ve mücadele aşılıyordu. Evet, bu iz sürülmeliydi. Ben de tabiri caizse Yunus'un izini sürdüğü Taptuk Emre gibi imkânlarım ölçüsünde izini sürmeye başladım.

Hayatı hakkında bilgiye ulaştıkça daha çok hayranı olmaya başladım. Ancak bu hayranlık benimle bitmiyordu. Milleti ona hayrandı. Dahası Dünyayı kendine hayran bırakmıştı. Yetiştirdiği talebeleri ondan söz edilince duygulanıyor gözyaşlarını tutamıyorlardı. Ondan söz eden her kelimede bir nem ve elem vardı. Daha ötesini söyleyeyim. Ellerinden şampiyonluklarını aldığı halde yabancı güreşçiler ve spor adamları bile ona hayrandı. İçlerinden onunla güreşmiş olanlar ona yenilmiş olmayı dahi iftihar ederek anlatabiliyorlardı. Yani Yaşar Doğu'ya yenilmiş olmak bile onlar için bir şerefti. Bu onun sıradan bir şampiyon sporcu olmadığını bunu ötesinde bir insan olduğunu göstermeye yetiyor hatta artıyor bile.

Elbette Yaşar Doğu ben dünyaya gelmeden evvel vefat etmişti.  Bizim buralarda hayatı hakkında teferruatlı bilgiye sahip olmasalar da yaptığı güreşler, aldığı derecelerle Yaşar Doğu hep anlatılır durur. Onlar hala kulağımızdadır. Yani onun ismine aşinalığımız yeni değildir. Yine buzum buralarda güreş yapan 7 ila 10 yaşlarındaki bir çocuğa kim gibi olmak istiyorsunuz diye sorsanız size hiç düşünmeden Yaşar Doğu gibi cevabını verir.


SORU: Maalesef bizde tarih yapılır ama tarih yazılmaz! Bence bu kitapla başta Kavaklılar olmak üzere biz Samsunluların da memleket şerefini kurtardınız. Çünkü bu toprakların yetiştirdiği en büyük sporcu olan Yaşar Doğu ile ilgili bugüne kadar iki kapak arasına yerleştirilmiş elle tutulur bir kaynak yoktu. Ne dersiniz?

Ahmet SEVEN: Hemen söylemeliyim ki bu kitapla mevcut şartlar içerisinde yapılabilecek olanı yapmaya çalıştım. Yaşar Doğu bunun çok daha fevkinde kitaplara layıktır. Kitabı yazarken sanki kendisiyle konuşuyormuş gibi, yanı başımda beni izliyormuş gibi hareket etmeye gayret gösterdim. Çünkü ciddi, riyasız, yalansız bir insan o. Milletine maneviyatına düşkün birisi. Onun hayatı yalnız sporculara değil, toplumun bütün kesimlerinin yararlanacağı ve örnek alacağı kesitlerle dolu. Öğretmeninden öğrencisine, bürokratından idarecisine hatta işadamlarına kadar okuyanlardan ciddi anlamda olumlu tepkiler alıyorum. Bu beni sevindiriyor. Hiçbir şey için mükemmel diyemezsiniz. Fakat en iyisini yapmaya çalışırsınız. Mutlaka eksiklikler vardır. Olacaktır da. Ancak bir sonraki basımlarda bu eksikliklerin de giderileceği kanaatindeyim. Kitaptan sonra da farklı bilgiler gelmeye başladı. Bunlar bire bir yaşanmış hadiseler. Sonraki kitapta onlar da yer alacak.

Gelelim sorunuzun Kavak'la yani doğduğu ilçeyle ilgili yanına. Evet, ifade ettiğiniz gibi. Tabelalarda ismi olan, heykelleri yapılan fakat hakkında derin ve çok fazla sağlıklı bilgiye sahip olunamayan ancak sevilen sayılan bir Yaşar Doğu vardı. Hâlbuki Yaşar Doğu idealist bir insandı. Onu ezbere bildiğimiz şampiyonluk derecelerinden maada bu millete, bu topluma spor camiasına ne vermek istediğiyle anlamaya çalışmalıdır. Yoksa onu eksik hatta hiç anlamamış oluruz. Üstelik böyle durumda haksızlık da yapmış sayılırız. Yaşar Doğu'ya sadece Milli Şampiyon ve Milli Sporcu gözüyle bakmak eksiklik olur. O bütün bunların yanı sıra milli bir kahramandı ve Milli Kahramandır da.  Yaşadığı dönemde Türk Milleti hatta Avrupalılar onu bu ikisiyle birlikte yan yana telaffuz ediyor öyle görüyordu.

Evet, ciddi bir kaynak yoktu diyebiliriz. Hatta kulaktan kulağa geçen sağlıksız bilgiler, menkıbeler bu büyük şampiyonun şahsına da zarar veriyordu. Bu durumda en az zararla durumu kurtarırız diye tahmin ediyorum. Özellikle memleketinde bu kitabın herkes tarafından okunması sağlanmalıdır. Zira Kavaklıyım deyince, demek Yaşar Doğu'nun memleketindensin diyerek ona dair bilgiler sorulmakta ve karşılık beklenmektir. Bilemeyenler için bu durum üzücüdür. Hadi bugüne kadar mazeret vardı, hiç olmazsa bundan sonra mazeret gösterilemeyecek. Anladığım budur.


SORU: Yaşar Doğu'nun Türk güreşindeki yeri nedir?

Ahmet SEVEN: Yaşar Doğu'nun 1939'da Oslo'da yapılan ve ilk defa katıldığı Avrupa Grekoromen Güreş Şampiyonasında aldığı hayatının ilk ve son ikinciliği bile Türk Güreş tarihinde yeni bir dönemin başlangıcı olarak görülmektedir. O günün şartlarında sporcuların Ankara'dan Oslo'ya nasıl gittiklerini düşünebiliyor musunuz? Günlerce süren kara, deniz ve tren yolculuğu? Bu sadece birisi...Yaşar Doğu Türk Güreşinin güneşidir. Türk Güreşinin güneşi onunla birlikte doğmaya başlamıştır. Türk Güreşinin içinde en büyük olanı Yaşar Doğudur. Fakat o hiçbir zaman en büyük benim dememiştir. Talebeleri, 'Yaşar Doğu öldü Türk güreşi öldü' diyerek onun güreşimizdeki yerini ifade etmektedirler. O Türk Güreşinin ekolüdür. Sembolüdür. Her sporcunun hayatında örnek alması gereken yegane isimdir. Onu örnek alıp, onun spor ve hayat disiplinine uyan bir sporcunun başarısız olması düşünülemez.


SORU: Harp zamanı doğmuş, zor şartlarda büyümüş, özel eğitim almamış, beslenmemiş bir pehlivandan söz ediyoruz. Buna rağmen dünyanın en büyük sporcularından birisi oluyor. Sizce bunun sırları neydi?

Ahmet SEVEN: Onca imkânsızlıklara rağmen bu başarının sırrı önce inanmış olmaktan başlıyor. Bundan sonra azim, sabır, irade ve mücadele geliyor. Tabi Yaşar Doğu'nun askere gidinceye kadar yaşadığı dönemi iyi anlamak gerek. Bu dönem onun ruh ve kuvvette maya tuttuğu dönemdir. Onu sürekli Karakucak güreşlerinde görüyoruz. Anadolu çocuğu bu. Babası seferberliğe gitmiş bir daha dönmemiş.  İmkânsızlıklar diz boyu. Yoksul fakat mağrur. Gururlu fakat kibirsiz. Maneviyatına düşkün fakat ham dindar değil. Bütün doğruları doğrulukları beyninde toplamasını bilmiş.


SORU: Samsun, Yaşar Doğu'ya yeterince sahip çıktı mı? Çıkıyor mu?

Ahmet SEVEN: Yaşar Doğu Samsunun hemşerisidir. Ancak Türk Milletinin iftiharıdır. Bu millet Yaşar Doğu'ya gerekli sevgi saygı göstererek sahip çıkmaya çalışmıştır. İsmi okullara üniversitelere cadde ve sokaklara verilip yaşatılmak istenmiştir. Aslında Türk Milleti Yaşar Doğu'ya sahip çıkmak suretiyle kendisine sahip çıkmıştır. Zira Yaşar Doğu bu milletin kendisidir. Yaşar Doğuyla birlikte sırtı yere gelmeyen esasen Türk Milletinin kendisidir. Zira o bu milletin şerefi için güreşmiştir. Fakat Yaşar Doğu'ya sahip çıkmak onun bu millete ne vermek istediğiyle ilgilidir. Onun felsefesine idealine gayesine sahip çıkılmalıdır.


SORU: Kitapta çok sık tekrarladığınız bir Yaşar Doğu sözü var. 'Her insan gibi doğdun ve öleceksin. Bu arada çalışıp vatanına, milletine bir şeyler vereceksin. Bu ise yaptığın güreşte şampiyon olmak ve milli marşını söyletmektir.' Bunu biraz açar mısınız?

Ahmet SEVEN: Yaşar Doğu her insanın memleketine karşı bir borcunun olduğunu düşünür. Bu borcunu ne iş yapıyorsa onunla ödemelidir. Onun için kuru kuruya sevmek bir şey ifade etmez. Eğer bu kişi sporcu ise sporculuğun gereği olarak çokça çalışıp şampiyon olmasıdır. Milli Marşımızı söyletmek bilhassa beynelmilel güreşlerde bir zaferin tescillenmesi, milli gururun dünyaya haykırılması anlamına gelmektedir. Düşünebiliyor musunuz onlarca ülkenin katılıp on binlerce insanın gözü önünde kazandığınız bir şampiyonluk sonrası kürsüye çıkıyor, dünyanın gözü önünde yine o kadar insanın pür dikkat hazır vaziyette bulunduğu yerde Milli Marşımızı söyletiyorsunuz. Yani buna siz sebep oluyorsunuz. Ve bu ülkenizden binlerce kilometre ötelerde gerçekleşiyor. Bu duyguyu anlamak lazım. Bu para ile mal mülk ile ölçülecek bir gurur bir duygu değildir. Yaşar Doğu sahip olduğu milli şuurun gereği öğrencilerine bunu anlatmaya çalışmaktadır. Bu onun ne kadar vatan- millet bayrak sevgisi içerisinde olduğunun bir göstergesidir.

SORU: Yaşar Doğu'nun genç yaşta ve beklenmedik vefatı Türk güreşinde neleri etkiledi? Minder güreşine çok geç yaşta başlıyor. Üstüne bir de araya II. Dünya Savaşı yılları giriyor ve pek çok uluslararası organizasyon gerçekleşmiyor. Biraz talihsiz bir insan değil mi Yaşar Doğu?

Ahmet SEVEN: Onun erken yaşta vefatıyla bir defa Türk Güreşi duraklama dönemine girdi. Onun sağlığında yurtdışına, yani başka ülkeler adına sporcu göçü yaşanmamıştı. Vefatıyla birlikte zor günler yaşamaya başlayan güreşçilerimiz kendilerine yapılan tekliflere olumlu bakmışlar ve başka ülkelere gitmek zorunda kalmışlardır. Birde 1952 Helsinki Olimpiyatlarına katılamayışları var ki bu incelenmesi gereken ayrı bir konudur. Kitapta bu konuya geniş yer vermeye çalıştım. Burası mutlaka okunmalı hem de kafa yorularak okunmalıdır. Türk aslanlarını minderde durduramayanların içeride ve dışarıda kurdukları kirli bir tezgâhtır bu süreç. Avrupalı güreş otoritelerinin; 'Artık onları minderde durdurmak imkânsız' dedikleri bir zamanda Yaşar Doğu ve arkadaşlarını minderlerden resmen uzaklaştıran bu oyunlar iyi bilinmelidir.

1936 Berlin Olimpiyatlarından sonra ikinci dünya harbi nedeniyle 1948'e kadar yani 12 yıl Olimpiyat oyunları gerçekleşemedi. Yaşar Doğu ömründe ancak bir Dünya ve bir Olimpiyat Şampiyonasına yetişebildi. 1952 Olimpiyatlarına yetişmiş ancak burada da resmen güreş hayatına son verilmiş olması nedeniyle Olimpiyatları güreşeceği yerde seyretmek zorunda kalmıştı. Eğer birkaç defa olmuş olsaydı hepsine de katılabilir çok daha fazla şampiyonluklar elde edebilirdi.

SORU: Kaba softa birisi olmadığı kesin olmalı. 'İşte tam da bu nedenle Batılıların Rocky misali uyduruk kahramanlar ürettiği bir dünyada bizim her şeyiyle gerçek kahramanlarımız var. Evet, sırtının yere gelmemesi de dâhil pek çok konuda Yaşar Doğu adeta bir mitoloji kahramanı gibidir. Mesela aynı anda hem serbestte hem de grekoromende şampiyon olmaktadır.' demiştim bir yazıda. Sahi nasıl bir güreşçiydi o?

Ahmet SEVEN: Dini bütün dediğimiz insanlardan birisiydi. Maneviyatına düşkündü. Fakat kaba softa dediğimiz hamlardan değildi. Türk Musikisi dinlerdi. Sanat camiasından çok sayıda dostları vardı. Konsere, tiyatroya giderdi. Arkadaşları onun 'Ada sahillerinde bekliyorum' isimli şarkıyı sevdiğini söylerler. Yardım yapmayı seven, bayramlarda evinin balkonuna Türk Bayrağı asmayı ihmal etmeyen kimsesizi, yetimi, yoksulu gözeten bir insandır o. Asker, siyasetçi, gazeteci? Her camiadan üst seviyede dostları ve dostlukları vardır. Çevresine öyle bir güven aşılamıştır ki bırakın orada kendisinin olmasını adı söylensin yeterdi.  Gösterişi reklamı asla sevmeyen yapanları da hoş görmeyen birisidir. Yeri gelmişken söylemeden geçmemeliyim yüzde yüz yeneceğinden emin olduğu halde rakiplerini dahi küçük görmeyen bir karaktere sahiptir. Bunu talebelerine de aşılamış asla rakipleri hakkında arkalarından konuşmalarına müsaade etmemiştir. Hatta minderde kısa sürede yenebilecekleri halde rakiplerini küçük görüp onlarla oynamaya çalışan talebelerine ihtar vermiş hatta tokat bile atmıştır. O vefat edince güreşçiler kimsesiz, çaresiz ve yetim kaldıklarını ifade etmişlerdir.

Evet, Batılılar örümcekten kahraman çıkartıyor. Filmlerde dizilerde kahramanlar üretmeye bunları pazarlamaya çalışıyorlar. Biz de bu oyunlara gelerek gerçek kahramanlarımızdan uzaklaştık. Yaşar Doğu gibi muhteşem isimleri, isimlerinin dışında unuttuk. İsimlerini bazı yerlere vererek avunduk. Güreş hayatı boyunca idmanlarda yani öğretilerinde bile olsa hatta şaka bile olsa sırtı yere gelmemiştir. Onun hayat mücadelesi başarıları zaferleri filmlere alınarak günümüze aktarılmalı ondan ders almanın yolları araştırılmalıdır. Bunu milli bir görev olarak telakki ediyorum. Sorunuz için tekrar teşekkür ederim. Hem grekoromen hem de serbestte aynı anda şampiyon olan bir başka güreşçimiz yoktur. Bu da Yaşar Doğu'ya nasip olmuştur. O güreşçilerin güreşçisi, hocaların hocasıdır.

SORU: O dönemin sanırım güreş en popüler spordu. Kendisini muayene eden Fransız doktorla ilgili bir hatıra var kitapta. Paylaşır mısınız bizimle?

Ahmet SEVEN: Güreş evet, o yılların en gözde sporuydu. Ve güreşçiler en çok takip edilen sevilen sayılan bilenen sporculardı. Hele şampiyon olanlar dilden dile kulaktan kulağa anlatılır dururdu. Evlerin kahvehanelerin en güzel köşelerini onların gazetelerden kesilen fotoğrafları süslerdi.

Yaşar Doğu'yu 1947 yılında bir gezi için gittiği Irak'ta muayene eden Fransız tıp hocalarından Dr. Aleksandr, muayene sonunda; 'Böyle bir vücut çatısına sahip olan bir kimse dediğim gibi 60-65 kiloya kadar güreşebilir. Şayet anlattığınız gibi 73-79 ve 87 kiloya kadar güreşiyor ve şampiyonluk elde ediyorsa olağanüstü bir kabiliyet ve kuvvete sahip demektir' diyerek açıklama yapmıştı.  Yaşar Doğu'da olağanüstü bir kuvvet vardı. Bu çocukluğundan beri gelen bir kuvvetti. O bedeni ile ruhunu aynı anda güreşe adapte etmesini biliyordu. Yani enerjisini topluyor önce işi beyninde bitiriyordu. Türk Milli Güreş Takımında daha güreşlere çıkmadan yeneceğine inanılan tek kişi oydu. Yani garantiye güreşiyordu.

Bir de dinlenmek için kendini rakibin altına attığı olurmuş Sonra dinlenir ve kalkıp çarparmış. Doğal bir gücü olmalı Yaşar Pehlivanın. Sizce de bir Yaşar Doğu romanı hatta Yaşar Doğu filmi olmalı mı?

Yaşar Doğu özellikle gençliğinde yani askere gitmeden evvel yaptığı karakucak güreşlerde bu taktiği uygularmış. Güreşin yapılacağı köy ile kendi köyü arasındaki mesafe çoğu zaman 5-7 saat olurmuş. Binek hayvanı olmadığı için buralara yaya olarak gitmek zorunda kalır tabi bu kadar uzun süren yaya yolcuğundan sonrada yorulurmuş. Güreş alanına girince de çoktan güreşler başlamış olurmuş. O da eşleştiği pehlivanla güreşe tutuşur sonra alta düşer on-on beş dakika bir süre öyle kalır bu arada dinlenirmiş. Güreşe tutuştuğu rakibi de onu yenmek için uğraşır ve yorulurmuş. Daha sonrada Yaşar Doğu bir hamle yapar ayağa kalkar karşılıklı boğuşmaya başlarlar ve rakibini tuttuğu gibi sırtüstü yere atarmış. Bu bir gerçektir. Zira bu hususiyeti Yaşar Doğu kendisi tebessüm ederek anlatmaktadır.

Elbette Yaşar Doğu'nun romanı da filmi de olmalıdır. Bu film mutlaka çekilmelidir. Ancak her ikisi de o üstün meziyetleri taşıyan insanın asaletine yakışır şekilde olmalıdır.

Röportaj: Mehmet Yılmaz
Kaynak: Haber Exen Dergisi Şubat 2016



23 Aralık 2015 Çarşamba

Canbulatoğlu Ekrem Bey Kimdir?


Milletlerin hayatındaki tarihi olayların doğru anlaşılmasında, olayların kahramanlarının kişiliklerinin ve kimliklerinin objektif olarak analiz edilmesi önemlidir. Çünkü genç nesiller bu kahramanları örnek alarak yetişir. Kendi kimliklerini ve kişiliklerini bulur. Böylece millet olma ve varolan milletin varlığını sürdürmesi gerçekleşmiş olur. Türk milletinin tarihinde de millet hayatının devamlılığı için büyük kahramanlar ve önemli değerler vardır. Şüphesiz bunlardan birisi de daha iyi tanınmasına yardımcı olmayı amaçladığımız kuvayımilliye önderlerinden Canbulatoğlu Ekrem Bey'dir.

Çalışmamızda; mütareke sonrası Canik Sancağı'nın durumunun kısa bir değerlendirmesini yaptıktan sonra Ekrem Bey'in öz geçmişini ve bölgesinde yaptığı faaliyetlerini ortaya koymaya çalışacağız. Canbulatoğlu Ekrem Bey'in Biyografisi Kafkas Vubıh kökenli kuvayımilliye önderi Canbulatoğlu Ekrem Bey, 1864 Büyük Kafkas Çerkez sürgününde Vubıh (Bugünkü Soçi) bölgesinden sürülerek Samsun'a gelen ve Kavak nahiyesine bağlı Karlı köyünü kurarak yerle- şen Vubıhların Kamlat Berzeg soyundan gelen bir ailenin çocuğudur. H.1303 (1887) yılında Karlı köyünde doğdu. Canbulat Bey'in oğludur. Annesi Kafkasya doğumlu Zabıthan'dır. Mütareke Dönemi'nde Samsun-Amasya-Tokat bölgesindeki Müslüman köylerine saldırıda bulunan siyasi ve yağmacı Rum-Pontus çetelerine karşı verdiği mücadele ile tanındı. Türk halkının takdirini kazandı. Kavak nahiyesindeki Kafkas-Çerkez köylerindeki gençlerden oluşturduğu 200 kişilik süvari birliğiyle, dönemin Samsun Mutasarrıfının da desteğini alarak Rum-Pontus çetelerine, Samsun ve Merzifon'a geçen İngilizlere karşı mücadelelerde bulundu.

IX. Ordu Müfettişliği görevi ile Samsun'a gelen Mustafa Kemal Paşa buradaki çalışmalarını tamamlayıp karargâhı ile birlikte Havza'ya geçerken Kavak'ta Canbulatoğlu Ekrem Bey ile görüştü. Bölgedeki Rum-Pontus çetelerine karşı verdiği mücadelesinde ona destek verdi. Ekrem Bey 22 Temmuz 1919 günü arkadaşları ile birlikte devletin resmi postasına refakat ederek Erbaa'ya giderken Lâdik bölgesinde yolunu kesen Rum-Pontus çeteleri ile yaptığı çatış- ma sırasında şehit oldu. Naaşı köyü "Karlı"ya defnedildi. Canbulatoğlu Ekrem Bey'in Faaliyetleri Canbulatoğlu Ekrem Bey hakkındaki bilinen en eski kayda 23 Mayıs 1326 (5 Haziran 1910) tarihli Samsun Aks-ı Sadâ gazetesinde rastlanılmaktadır. Gazetede Samsun'da yapılacak olan Gureba Hastanesi yararına düzenlenen at yarışına Kavaklı Ekrem Bey adıyla katıldığı ve birinci sınıf yarışta birinciliği "Perişan" adlı atı ile kazandığı belirtilmektedir. Ayrıca yapılacak hastane için yardımda bulunanların isimleri arasında 108 kuruşluk yardımla Kavaklı Ekrem Bey'in de adı geçmektedir.

Aynı zamanda at yarışının mükâfatı olan beş bin kuruşun Kavaklı Ekrem Bey tarafından iane sandığına bağışlandığı ifade edilmektedir. Canik Sancağı'ndaki silahlı ilk Rum-Pontus ayaklanması Balkan Savaşları esnasında baş gösterdi. I. Dünya Savaşı ile birlikte ivme kazandı. Sancaktaki Rum-Pontus çetelerinin yoğun tedhiş faaliyetlerine karşı bölge halkının da silahlanıp kendi güvenliğini sağlamaktan başka çaresi kalmamıştı. Kavak nahiyesinde de Türk ve Rum köyleri karışık olarak bulunmaktaydı. Aralarında herhangi bir problem olmadan yaşamaktayken Osmanlı Devleti'nin I. Dünya Savaşı'ndan mağlup ayrılmasıyla iyi olan ilişkiler bozulmuş, can ve kan düşmanı olmuşlardı. Bölgedeki bu gelişmeler karşısında Canbulatoğlu Ekrem Bey, Çerkez köylerinin cesur ve vurucu gençlerini etrafında toplayarak bölgenin ilk kuvayımilliye gücünü oluşturup Rum-Pontus çeteleri ile mücadeleye başladı. Son derece yiğit ve vatansever olan Ekrem Bey'den Canik Mutasarrıfı Kemal Bey'e bahsedilince Kemal Bey onu Samsun'a davet ederek gizlice silah ve asker yardımında bulunur. Kısa zamanda 40-50 kişiden oluşan kuvvetini 200 atlıya çıkarıp bölgesinde beyaz elbiseler içinde beyaz at ile Rum-Pontus çetelerinin korkulu rüyası hâline geldi. Milli bir kahraman oldu. Ekrem Bey'in Mutasarrıf tarafından desteklendiğinin Rumlar tarafından öğrenilmesi üzerine Metropolit Germanos şikâyette bulunmak için Mutasarrıfı birkaç defa ziyarete gelir. Kemal Bey, Metropolit'in hangi amaçla geldiğini tahmin ettiğinden onu kabul etmeyerek her defasında bir bahane ile savuşturur. Daha sonra Metropolit III. Ordu Komutanı Vehip Paşa'ya başvurarak Mutasarrıfın azledilerek Samsun'dan ayrılmasına neden olur. Fakat Metropolit'in bölgedeki faaliyetleri ve yardımları engellemeyi amaçlayan düşüncesi başarılı olmaz. Çünkü Ekrem Bey Rum-Pontus çeteleri üzerindeki baskı ve sindirme mücadelesini daha da arttırarak devam ettirir.

Ekrem Bey aynı zamanda Samsun-Kavak ve Merzifon yolunun güvenlik altında olmasına çabalıyordu. Rum çetelerini bu bölgelere yaklaştırmıyordu. Çünkü Samsun'dan ayrılan birinin bir köye veya Anadolu'nun içlerine gidebilmesi, yollar Rum çeteleri tarafından kesilip baskın yapıldığından, bir mucize hâline gelmişti. Böyle durumlarda yolcular toplanıp Ekrem Bey'in himayesinde yola çıkıyorlardı. Bununla beraber devletin resmi posta arabasının Erbaa'ya gidiş ve Erbaa'dan gelişine de korumalık yapıyordu. Yani bölgenin yol emniyeti Ekrem Bey'den sorulmakta idi. Hatta Mart 1919 başlarında Samsun-Kavak arasında posta refakatinde bulunan Ekrem Bey'e Rum Çeteleri tarafından saldırıda bulunulacaktır. Mutasarrıf Ethem Bey Dâhiliye Nezaretine çektiği telgraf ile olaya sebep olan Rum çetelerinin isimlerinin tespit edilip takip edildiklerini bildirecektir.

Canik Sancağı dâhilinde bazı yerel idarecilerin ve özellikle Ekrem Bey'in faaliyetlerinden rahatsız olan Metropolit Germanos resmi makamlara müracaatta bulunarak bazı iddialar ileri sürecektir. 11 Mart 1919'da Dâhiliye Nezaretine gönderdiği yazı ile Mutasarrıf Ethem Bey'in Türk köylerini silahlandırarak Rum ahaliye saldırttığını ileri sürüp Kavak ve çevresinde faaliyet gösteren Ekrem Bey'den duyulan rahatsızlığı dile getirilecektir. Bu defa 20 Mart 1919'da Sadarete yapılan başvuruda, Türk halkının örgütlendirilip silahlandırıldığı şikâyetinde bulunulduğu gibi firar eden Teğmen Hamdi Bey'in bölüğündeki askerlerle birlikte dağ- larda tahkimat yaptığı, ardından Ekrem Bey ile birleşerek Rum halkının katledildiği iddiasında bulunulacaktır. 26 Mart 1919 tarihinde de Rum Patrikhanesine çekilen telgrafla bazı İslam köylerinin silahlandırıldığı ve askeri eğitim yaptırıldığı iddiasıyla Ekrem Bey şikâyet edilecektir. Metropolit Germanos'un şikâyet ve iddialarına karşı Hükümet, Mutasarrıf Ethem Bey'den gelişmeler hakkında açıklama istedi. Bunun üzerine Mutasarrıf 1 Nisan 1919'da Dâhiliye Nezaretine bir telgraf çekerek Ekrem Bey'in bir çeteci değil Samsun-Havza postasının emniyetini sağlayan ve ara sıra eşkıya takibi yapan, askeri birliklere rehberlik hizmeti veren güvenilir birisi olduğunu bildirdi.

Ayrıca Ekrem Bey'in savaş yıllarında bölgedeki Rum-Pontus çetelerine karşı yürütülen mücadelede önemli hizmetler verdiğini ve Metropolit Germanos'un geçmişe yönelik bir hesaplaşma içinde olduğunu belirtti. Canik Sancağı'ndaki yerel yöneticileri ve yapılan direnişi sindirmeyi amaçlayan bu çırpınışlar, aynı zamanda mütarekenin 7. maddesini uygulamaya yönelik işgalci İngiliz destekli Rum-Pontus feveranlarıydı. İngilizler, Samsun'a asker çıkardıktan sonra çoğunluğu Hintli askerlerden oluşan 100 kişilik birliği Merzifon'a gönderdiler. Başlarında İngiliz subayları bulunan bu birlik Çakallı mevkisine geldiği zaman kendilerini dikkatle takip eden Ekrem Bey ve adamları birden karşılarına çıkıp onlara dur emri verdi. İngilizler şaşırırlar. Kim hangi cüretle karşılarına çıkabilir ve kendilerini durdurmaya yeltenebilirdi? Hemen silahlarına davranmaya kalkarlar. Ama pusuda bekleyen Ekrem Bey'in adamları anında ateşe başlayınca duraklayıp beyaz mendillerini sallayarak teslim olduklarını bildirirler. Ekrem Bey için gerekli olan silah ve cephane olduğundan bunlar hemen toplanır ve askerler de esir alınır. Bir avuç Kuvay-ı Milliye askerine teslim oldukları anlaşılınca bu durum birliğin başında bulunan İngiliz Yüzbaşının çok zoruna gider. Haziran 1919 ortalarında buna benzer bir olay daha yaşanır. İngiliz Yüzbaşı Hurst, Kavak bölgesinde bir Türk çetesi tarafından ayakkabılarına varıncaya kadar soyulur. Bu olayı öğrenen İstanbul'daki İngiliz işgal komutanlığı gururlarının kırıldığını düşünüp Hurst'un yerine Yüzbaşı Perring'i askeri temsilci olarak görevlendirerek İngilizlerin kırılan gururunun düzeltilmesini ister. Canik sancağındaki İngiliz destekli Rum-Pontus çetecilere karşı Kuvay-ı Milliyecilerin verdikleri mücadeleler, özellikle de Samsun-Kavak ve Havza bölgesindeki Ekrem Bey'in faaliyetleri İstanbul'daki İngiliz Fevkalade Komiserliğini harekete geçirdi. 21 Nisan 1919'da Osmanlı Hükümetine İngiliz Amirali Carthrop imzasıyla gönderilen mektupla, Türklerin sebep olduğu bölgelerdeki asayişsizliğin giderilmesi istendi. Bunun üzerine Hükümet Anadolu'da birtakım müfettişlikler oluşturdu.

Bunlardan IX. Ordu Müfettişliğine de Mirliva Mustafa Kemal Paşa'yı atadı. Mustafa Kemal'in Samsun'a Çıkışından Sonra Canbulatoğlu Ekrem Bey'in Faaliyetleri Mustafa Kemal Paşa'nın Samsun'a çıkmasıyla Milli Mücadele Dönemi başlamış oldu. Paşa, Harbiye Nezaretine 22 Mayıs 1919'da gönderdiği ilk raporunda; İngilizlerin desteğini alan Metropolit Germanos'un yönettiği Rum çetelerinin siyasi bir amaca hizmet ettiklerini, otuz üçü sancak merkezinde üçü Çarşamba'da, ikisi Bafra kazasında olmak üzere toplam elli sekiz çetenin var olduğunu bildirdi. Dolayısıyla Rum-Pontus çetelerinin varlıkları resmi olarak belgelenmiş oldu. Böylece bu çetelerle daha organize şekilde mücadele edebilmek için halk bilinçlendirilerek, teşkilatlar kurularak yeni bir döneme girildi.

Canbulatoğlu Ekrem Bey de Mustafa Kemal Paşa ile tanışıp onun emrinde mücadelesine devam etti. Samsun'daki çalışmalarını tamamlayan, Mustafa Kemal Paşa 25 Mayıs'ta Kadıköy, İlyasköy ve Kışla yoluyla şehirden ayrılarak Anadolu'nun içlerine doğru karargâhı ile birlikte harekete geçti. Bölgenin Rum çetelerin baskınlarından korunması ve yolun güvenliği sadece Canbulatoğlu Ekrem Bey tarafından sağlanıyordu. Mustafa Kemal ve karargâhının da Mahmur Dağı'nı geçişlerinde onun önemli rolü olmuştur. Ekrem Bey Samsun'un iç bölgelerle olan yol güvenliğini sağladığı gibi sancak merkezinde toplanan yolcuların iç bölgelere intikallerini ve iç kısımlardan Samsun merkeze gelmek isteyen yolcuların güvenli bir şekilde şehre ulaşmalarını da sağlıyordu.

Mustafa Kemal ve karargâhı Mahmur Dağı'nı aştıktan sonra geçtikleri köylerde ve konakladıkları yerlerdeki halkı dinleyerek, onlarla dertleşerek ve memleketin içerisinde bulunduğu durumdan onları haberdar ederek yol güzergâhı üzerindeki Çakallı'ya ulaşırlar. Buradan mevsimin bahar olması münasebetiyle tarlalarda çalışan, çift süren köylü vatandaşlarla selamlaşıp mevcut durum hakkında onların düşüncelerini öğrenip onlara bilgi vererek Kavak nahiyesine gelirler. Mustafa Kemal ve karargâhı misafir edildikleri müdürlük binasında bir süre dinlenirler. Bu durumu öğrenen halk, müdürlük binasının önünde toplanır. Bunlar arasında; Aziz Bey, Akaloğlu Yusuf, Canbulatoğlu Ekrem Bey, Nahiye Müdürü gibi eşraftan insanlar hazır bulunur. Topluluğu gören Mustafa Kemal eşrafı yanına çağırarak onlarla sohbet eder. Bu sohbet sırasında Canbulatoğlu Ekrem Bey Mustafa Kemal'e "İki yüz atlı ile emrinizdeyim Paşam!" der. Mustafa Kemal, sohbetin sonunda Kavaklılara "Siz bir müdafaa cemiyeti kurunuz. Bana da malumat veriniz." diyerek halkla vedalaşıp karargâhı ile birlikte Havza'ya doğru yola çıkar.

Canbulatoğlu Ekrem Bey, Mustafa Kemal'le yaptığı bu görüşme sonrasında da bölgedeki Rum-Pontus çetelerine karşı mücadeleyi iş birliği içerisinde sürdürür. Samsun-İç Anadolu yolunun güvenliğini kontrol altına alıp Rum çeteleri bölgeye yaklaştırmayarak Samsun ile Merzifon arasındaki hâkim konumunu korur. Mustafa Kemal Paşa'nın Havza'daki faaliyetlerinden biri de Diyarbakır Bölgesi'nden toplanan 31.333 süngü kolu, 198 makineli tüfek ve 26 top kamasının Samsun üzerinden İstanbul'a gönderilmesi sırasında Havza'da Kuvay-ı Milliyeciler tarafından el konularak milli mücadeleye kazandırılması olmuştu. Bu cephane Ekrem Bey tarafından Hacılar Dağı dolaylarında kafilenin önü kesilerek ele geçirildi. Ustaca bir plan dâhilinde, söz konusu silahların Mustafa Kemal'e teslimi sağlandı. Bölgesinde, halkın devamlı hizmetinde olan Ekrem Bey, Temmuz 1919'da her zamanki gibi devletin resmi postası ile Rum çetelerinin saldırılarından korkan yolcularla birlikte Erbaa'ya gitmek üzere yola çıktı. Fakat Lâdik bölgesine geldiğinde Rum-Pontus çeteleri tarafından pusuya düşürüldü. Girdiği çatışma esnasında 22 Temmuz 1919'da şehit edildi.
Ruhu şad olsun.

Yrd. Doç. Dr. Selim Özcan
23.12.2015
Yrd. Doç. Dr. Selim Özcan Amasya Üniversitesi Eğitim Fakültesi İlköğretim Bölümü - Amasya

13 Aralık 2015 Pazar

Samsun 'lu Kürt Yahudiler



Vaktiyle İstanbul'da Fransızca olarak yayınlanan "Hamenora" adlı Yahudi dergisinin 1934 yılına ait 10-11-12'nci sayısında (üç sayı birlikte basılmış) Profesör Abraham Galanti'nin "Samsun (Amisus) Yahudileri"  başlıklı yazısını okurken şu cümleler dikkatimi çekti: "1899'da (Tiempo gazetesi, 1. 12. 1899) Samsun'da uzun zamandan beri ikâmet etmekte bulunan üç Yahudi ailesi varmış. Ayrıca bir düzine bekâr Yahudi ve altı kişi kadar hammallık yapan Kürt Yahudisi varmış ki, bu sonuncular Yahudi bayramlarını kutlamak için kendi memleketlerine dönerlermiş. Hâlen İstanbul'da bulunan Üstad Moiz Zeki Albala, o tarihte Samsun Ticaret Odası başkanıymış, bu bilgileri ondan almış bulunuyorum. Bu zat, teşebbüs edilmediği için orada bir Yahudi teşkilatı bulunmadığını, (Yahudi) Kürt hammallara, daha iyi geçinmek için aileleriyle birlikte niçin Samsun'a yerleşmediklerini sormuş, onlar da İbranice olarak, "Burada ne sohet, ne de Yahudi mezarlığı var, bu yüzden Samsun'a temelli yerleşmiyoruz" demişlerdir."

Galanti'nin yazısındaki "Kürt Yahudiler" tâbirinin üzerinde ne kadar durulsa yeridir. Sabatay Sevi ile ilgili bin sayfalık ilmî bir araştırma yapıp yayınlamış olan Scholem de "Kürt Yahudiler"den bahsetmektedir.

Bilindiği gibi Kürtlerin çoğunluğu Sünnî Müslümandır. Alevî Kürtler de vardır. Şeytan'a tapan Yezidîler Kürt müdür?

Peki Galanti'nin, bundan bir asır önce hamallık yaptıklarını yazdığı Kürt Yahudiler yahut Yahudi Kürtler kimlerdir? Üstad Moiz Zeki Albala'ya İbranice cevap veren bu dindar Kürt-Yahudileri cemaatinin sayısı ne kadardı? Bu Kürt-Yahudiler ne olmuşlardır? Uçup gitmediklerine, nesilleri tükenmediğine göre şimdi ne yapmaktadırlar?

Anadolu'muz gerçekten bir ırklar ve alt-kimlikler meşheridir. İşin uzmanı değilim ama bizde şu anda Kafkasya kökenli yirmi otuz kadar kavim bulunmaktadır. Yirmi kadar da Balkan kökenli grup bulunuyor. Başka yerlerden gelme on on beş kavim daha olsa, yekûn elliyi, altmışı bulur. Hamşin taraflarında hâlâ bozuk bir Ermenice ile konuşan vatandaşlarımız bulunuyormuş. Yine doğu Karadeniz taraflarında Rumca konuşan köyler varmış.

Türkiye'de resmen 26 bin Musevî-Yahudi vatandaşımız yaşıyor. Gerçek rakam daha düşüktür, çünkü başka ülkelere olan Yahudi göçü, buradaki cemaati eritip durmaktadır.

Dışı Türk ve Müslüman, içleri Yahudi olan Sabataycıların sayıları ne kadardır? Bunu Allah'tan başka kimse bilemez. Çünkü Sabataycılık gizli ve esrarlı bir cemaattir.

Galanti'nin bahsettiği Kürt-Yahudiler şu anda, Sabataycılar gibi zâhiren Müslüman mı görünüyorlar? Tahmin ederim ki, artık hammallık yapmıyorlardır. Çocuklarını okutmuşlar ve toplum içinde yüksek mevkilere geçirmişlerdir.  Peki, bizdeki Kürtçü hareket içinde bu Yahudilerin yeri, gücü, tesiri nedir?

Yıllardan beri Müslüman cephenin kodaman, kocaman, ileri gelen, para babası önder  şahsiyetlerine, bir "Türkiye Yahudilerini ve Sabataycılarını Araştırma Enstitüsü" kurulmasını  teklif eder dururum. Söylemeye hâcet yok ki, bu teklifim hiç ilgi görmez. Bizim baronların hiç  işi kalmadı da böyle bir ilmî araştırma müessesesi kuracaklar!.. Ülkemizde birkaç adet gizli istihbarat teşkilatı vardır. Bunlardan birinin Müslümanlarla ilgili seksiyonunda Yahudi eleman kullanılmaktadır. Kendileri Yahudidir ama, rol icabı Müslüman görünüyorlar ve islâmî hareketin, siyasal İslâm'in içine sızarak vazifelerini yapıyorlar.

Türkçülük, Türk milliyetçiliği hususunda yakın tarihimizde Moiz Kohen adlı Yahudi'nin yaptıkları unutulmamalıdır. Bu adam, buram buram Oğuz Türkü kokan Tekin Alp takma adıyla kitaplar   çıkartmış, hattâ bunlardan birine, "Kahrolsun Şeriat!" Başlığını taşıyan büyük bir bölüm  koymuştur. On-onbeş yıl kadar önce Başbakanlık başdanışmanlarından birinin, Türk ve Müslüman ismi taşıyan gayr-i müslim bir vatandaş olduğunu herkes bilmez. Yanlış anlaşılmasın, ben gayr-i müslimlere böyle makamlar teslim edilmesin demiyorum. Ehliyeti ve liyâkati varsa elbette tâyin edilmelidir. Ancak hakikî ismini gizlememek şartıyla.

Şu hususu da belirteyim ki, hal-i hazırda ülkemizin değerli düşünürlerinden olan Etyen Mahcupyan'a, benim elimde imkân olsa devletin yüksek kademelerinde bir hizmet veririm. Laik bir cumhuriyette din tefriki yapılmaz.

Ahmet Vefik Paşa, Bulgaristanlı bir Yahudi ailesine mensuptur. Sadrıazam Yusuf Kâmil Pasa da Yahudi kökenlidir. Yüksek mevkilere çıkmış Sabataycı Yahudilerin listesini versem şaşkınlıktan dilinizi yutarsınız.

İspanya'dan koğulan Yahudileri bu ülkeye, veli lâkabını taşıyan dindar padişah İkinci Bayezid kabul etmiştir. Teolojik açıdan aramızda büyük ihtilâflar bulunmasına rağmen, dünyevî barış planında Yahudileri biz Müslümanlar korumuşuzdur. Yahudiler Osmanlı Müslümanlarının sayesinde dillerini, dinlerini, kimliklerini koruyabilmişlerdir.

Biz yine sadede gelelim: Bundan yüz sene önce Samsun'a hamallık yapmaya gelen, dinî bayramlarında memleketlerine dönen, Samsun'da "Sohet ve Yahudi mezarlığı olmadığı için" devamlı oturmayan Kürt-Yahudiler şimdi ne yapmaktadır? Kürtçü hareketi onlar mı sevk ve idare ediyor? Devletin yüksek makamlarında bu cemaatten kimler bulunuyor?

Bu soruların cevaplarını bulmak ve bilmek için ilmî araştırma merkezleri, uzmanlar, istihbaratçılar gerekir. Köylü, gecekondu, varoş kültürlü İslâmcılar böyle çalışmalar ve araştırmalar yapamaz. Kapasiteleri yetmez. Bu işleri yapmak için hem maddî imkân; hem de beyin gücü gerekir. Müslüman kesimde birinci faktör vardır, ikincisi yoktur.

http://www.bhdhaber.com/yazar.asp?yazarid=33&yaziid=701

28 Eylül 2015 Pazartesi

1919 Yılı Samsun Panoraması


Samsun, güzel Samsun, eskiden beri çileli bir şehirdi. Buğday yetiştirecek tarlaları kıttı. Mısır yetiştirecek suyu yoktu. Doksan üç savaşında Kırım'dan gelen göçmen Tatarlar, bu şehri ilk kez adamakıllı darlığa düşürmüştü. Deniz kıyısının gümüş kumsalları üzerine kurulan şerit gibi bir sıra tahta barakalarda barınan Kırımlılar, halleri vakitleri biraz düzelince Samsun'un yamaçlarındaki Rum ve Ermeni mahallelerine yakın yerlerde küçük tuğla evler yapmış, deniz kıyısını boşaltıp gitmişlerdi.

Arkasından Balkan Savaşı çıktı. Samsun, bir kez daha göçmen kafileleriyle dolup taştı. Bu aç, yoksul, kırmızı kuşaklı, yeldirmeli, sarışın Avrupalı kardeşler, yoksul Samsun'un güzel görünüşüyle bir türlü doyamadılar. Tatar kardeşlerinin boşaltıp kaçtığı evlerde açlıktan ve hastalıktan kırılıp giderken Birinci Dünya Savaşı çıktı. İşte, o zaman çileli Samsun, en korkunç günlerini yaşamaya başladı.

Rus ordularının eline geçen Trabzon bölgesi insanları, göçmen olup yollara düştüler. Tifüsten, koleradan, veremden ve sıtmadan kırıla kırıla Samsun'a vardılar. Öldürücü hastalıklar, açlıktan bir deri bir kemik kalmış Samsunluları sinekler gibi kırıp geçirmeye başladı. Rumlar ve Ermeniler, Samsun'un bu mutlu ve zengin insanları, daha önce itilâf hükümetlerince kötü yollarda Türkiye aleyhine kullanılmak istendiklerinden yerlerinden oynatılmışlardı. Şehrin nüfusu çoğalır gibi oluyorsa da, her gün yüzlerce ölü taşıyıp kazılmış çukurlara atan çöp arabaları, bunların sayısını azaltıp duruyordu. Yeni doğmuş yavrular, sütsüzlükten çabucak dönülmez yolculuğa çıkıyor, erkekleri cephelerde can veren ev kadınları, ölü çocuklarını, bahçelerinde, ya da sahipsiz topraklarda kazdıkları çukurlara gömüyorlardı. Takatsiz mezar işçileri, derin çukurlar kazamadığından ölüler aç köpeklerin pençeleriyle çıkarılıp parçalanıyor ve iştahla yeniyordu. Issız mezarlıklarda sahipleri kaybolmuş sürülerle köpek, karanlık geceleri korkunç ulumalarıyla dolduruyor, mezbahanın dolaylarında yuvalanmış serseri köpekler, kudurarak hem birbirlerini, hem de oradan geçen yolcuları parçalıyorlardı. Ormanlarda da kudurmuş kurt, çakal ve tilkiler dolaşıyor, yolları şehre uğrayınca köpeklerle bir ölüm dirim savaşına tutuşuyorlardı.

Samsun Belediyesi, kuduzun önüne geçmek için on yaşındaki çocukların eline zehirli et parçaları veriyor, her yanda zehirlenmiş köpekler, kıvranıp duruyor, kuduz salgınının ve köpek ulumalarının ardı arkası bir türlü kesilmiyordu.

Bu da yetmiyormuş gibi Rus savaş gemileri, çileli Samsun'u kaç kez topa tutmuş, birçok canlara kıymış ve yoksul halkın yüreğini ağzına getirmişti.

Birinci Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru Samsunlular, tam anlamıyla bitkin bir haldeydiler. Rusya'da patlayan Bolşeviklik ihtilâli, Trabzon bölgesinden Rus ordusunun çekilip gitmesini sağlamış ve oradan gelmiş olan göçmenlerin sağ kalanları memleketlerine dönmüşlerdi. Yalnız, dağlarda Pontosçu Rum çeteleri kuvvetlenmeye başlamış, şehri çepeçevre çevirmişlerdi. Suyu, Murat ırmağının kaynaklarına yakın yerlerden kapalı harklar yoluyla gelen Samsun halkı, yeni bir korkuyla karşı karşıya gelmeye başlamıştı. Halk, aç olduğu gibi susuz da kalmaya mahkûm olmanın yolu üzerindeydi. Her gün, halkın
ağzında dolaşan söylentilere göre Rum ve Ermeni çetelerinin suları zehirleyeceğinden korkuluyor, bu yüzden birçok günler halk, susuz kalmak pahasına çeşmelerden su doldurmaktan çekiniyor, şurdaki burdaki su sızıntılarından yararlanarak su gereksinimini gidermeye çalışıyordu.

Şehrin bütün işe yarar erkekleri Enver Paşa'nın Allahüekber dağlarından aşırmaya çalıştığı o yüz bin kişilik «meşhur» ordu ile kar fırtınaları içinde, ya da Muş'ta, İran, Ermenistan sınırlarında ve karlı buzlu Erzurum yaylalarının korkunç soğuğu altında donmuş, yeryüzü güneşinin tatlı ışıklarından ve yeşil köylerinin mutlu güzelliklerinden yoksun bir karanlığa gömülüp gitmişlerdi. Şehrin bedel verebilen varlıklı birkaç bin kişisinden gayrı her ev, erkeklerinin en yiğitlerini o sonsuz karanlığa yolcu etmiş, şimdi de kimsesiz ve umarsız, açlığın, hastalıkların, zehirlenmek, dağda bayırda tutulup öldürülmek korkusunun elinde yardımsız kalmış inleyip duruyorlardı.

Cephelerde, ancak çoluk çocuklarını felâketlere emanet edebilmek için can veren yiğit Samsun erkeklerinin çocukları, sokaklardan toplanarak Ermeni mahallesinin boş okul ve evlerinde kurulan Darüleytam adlı öksüz yurtlarına doldurulmuş, bu kez de orada açlık ve yoksulluktan öldürülmek üzere yüzüstü bırakılmışlardı. Ayrı ayrı iki Darüleytam'da kız ve erkek olarak iki bin çocuk kapatılmış, sadece umutla yaşatılmaya çalışılıyordu. Açlıktan ne yapacağını şaşırmış bu çocukların en güçlüleri, en acar ve afacanları duvarlardan atlayarak hırsızlıkla karnını doyurmak için şehre dağılıyor, tutularak yeniden getiriliyor, ya da açlık şehitlerinin çocukları Darüleytamların sayısını arttırmak üzere toplanıp buraya depo ediliyordu. Bin öksüz kızın sayısı son günlerde hızla azalmaya başlamıştı.

Şehrin paralı erkekleri için bunlar ucuz birer zevk matahı haline geldiğinden bol bol evlâtlık alınıyordu. Gözü açık kimi kadın ve erkek kişilerin elinde bir gelir kaynağı haline getiriliyorlardı. Savaş bitip de hükümet büyükleri sınır dışına kaçtıktan sonra, Darüleytamlar birdenbire bir maden ocağı gibi çökmüştü. Bin kızdan kala kala yirmi otuz kişi, erkek öksüzlerden de yüze yakın çocuk kalmıştı. Ancak, Darüleytamları besleyen tahsisat birdenbire kesilmiş, İstanbul'dan, Rusya'dan ve dağ başlarından dönen Rumlar ve Ermeniler, eski evlerine, kiliselerine, okullarına sahip çıkmaya, Türk öksüzlerini kapı dışarı ederek buralara Rum ve Ermeni öksüzlerini yerleştirmeye başlamışlardı. En son kalan kırk elli kişilik bir çocuk grubunu açlıktan kurtarmak üzere Samsunlu tüccarlar davranmış, onların başlarına Cevat adlı genç bir adam koymuş, yiyecek ve içeceklerini vererek onları ölümden kurtarmaya çalışmışlardı.

İşte. Mustafa Kemal, Samsun'a ayak bastığında, dört korkunç savaş yılında can veren sayısız Türk askerinin öksüzlerinden arta kalan birkaç kız ve erkek çocuk, belediyenin karşısındaki medreseye kapatılmış durumdaydı.
KAYNAK: Kutsal İsyan-II, Hasan İzzettin Dinamo, Tekin Yayınevi 1986, Sayfa:58-61

27 Ağustos 2015 Perşembe

Samsun Adının Etimolojisi


Katalan Atlası'nda Sinuso ismiyle
Samsun'un da gösterildiği kısım.

SAMSUN
Etimoloji

Şehir, Strabon'un aktardığına göre Hititler döneminde Eneti adını taşımaktaydı. MÖ yaklaşık 670 yılında ise Miletlilerin geldiği bölgeye Priea adı verilmiştir. Yapılan arkeolojik kazılarda bu döneme ait bir tarafında puhu bir tarafında da Priea yazısı bulunan sikkeler bulunmuştur.

Daha sonraları ne koşullarda olduğu bilinmemekle birlikte şehir Αμισός (ΑΜΙΣΟΣ) yani Amisos adını almıştır. Bu ismin Grekçeden geldiği ileri sürülse de kelimenin aslının Anadolu menşeili Palaca olduğu ve Hamis (ya da Hamist) kökenine dayandığı düşünülmektedir. Pontus Krallığı ve Roma dönemlerinde ismini koruyan şehir (kimi kaynaklarda Gnaeus Pompeius Magnus tarafından Pompeiopolis adı verildiği savunulmaktadır), Bizans İmparatorluğu tarafından Aminsos olarak adlandırılsa da Amisos adı yaygın olarak kullanılmaya devam etmiştir. Grekçede omega yerine omikron ile yazılan şehrin ismi iki harf arasındaki benzerlikler nedeniyle Latin alfabesine çeviride Amisus şeklinde de okunabildiğinden dönemin Roma kaynaklarında hem Amisos hem de Amisus şeklinde kullanımlara rastlanmaktadır.

1100'lü yılların ilk çeyreğinde Melik Gazi tarafından Amisos'un yanına yeni bir şehir kurulmuş ve Türk akıncıları yeni kurulan kente kendi aralarında "Amisos'un yanındaki şehir" anlamına gelen İsamisos adını vermişlerdir. 1200'lü yılların ilk çeyreğinde Cenevizlilerin yerleştiği Amisos'un ismi tekrar değişmiş ve çeşitli kaynaklara göre Amisum, İs Amisum, Simisso, Sinuso ya da Semiso isimlerinden birini almıştır. Aynı dönemlerde şehrin ismi Türkler tarafından صاميسون şeklinde yazılmaya ve Samisun şeklinde söylenmeye başlamıştır. İbn Bîbî'nin el-Evâmirü'l-Alâiyye fi'l-umûri'l-Alâiyye'sinde, Kerimüddin Mahmud-i Aksarayî'nin kaleme aldığı Müsâmeretü'l-Ahbâr'da ve erken dönem Osmanlı tarihçilerinden Şükrullâh'ın Behcetü't Tevârîh[36] ile Tevki'i Mehmet Paşa'nın Risale-i Selatini Osmaniyye adlı eserlerinde kentin ismi Samisun şeklinde geçmektedir.

Kentin adını صامسون yani Samsun şeklinde yazıp okuyan ilk kişi Endülüs Emevî coğrafyacı ve gezgin İbn Said'dir. Selçuklu Sultanı II. Gıyaseddin Mesud ve İlhanlı Hükümdarı Olcaytu adına basılmış sikkelerde de yer alan Samsun sözcüğü bu sikkelerde İbn Said'in yazdığı gibi yazılmıştır.

Osmanlı İmparatorluğunun neredeyse tüm dönemlerinde şehrin adı صامسون Samsun olarak yazılmıştır. Özellikle de Osmanlı tarihçileri Hoca Sadeddin Efendi ve Cenâbî Mustafa Efendi ile bundan sonra gelenler arasında bu yazım esas alınmıştır. Erken Osmanlı döneminde ise farklı kullanımlar vardı. Şehrin adı ilk Osmanlı tarihçilerinden Neşrî'nin Kitab-ı Cihannüma adlı eserinde hem صامسون Samsun hem de صمسون S[a]msun, Ahmedî'nin İskendernâme'sinde heceleri ayrı şekilde صام سون Sam Sun, Oruç Bey'in Tevârîh-i Âl-i Osman'ında ise hem صمسون S[a]msun hem de صام سون Sam Sun şeklinde geçmektedir.

Efsaneler

Samsun isminin kökeninin İbraniceden ve Osmanlı Türkçesinden geldiği hakkında iki farklı görüş vardır. İsmin İbranice kökenli olduğunu savunan görüşe göre İbrani lideri Samson, Karadeniz kıyılarına kadar gelip bir kent kurmuş ve kente kendi ismini vermiştir. Diğer bir görüşe göre ise isim Sam'dan gelmektedir. Bu iki görüş de kanıtlanamamıştır.

İsmin Türkçe olduğunu savunan görüşe göre ise isim Osmanlı Türkçesindeki köpek anlamına gelen kelimeden türemiştir. Kamûs-ı Türkî'de yazılışı صكسون yani s[a]nsun olarak gösterilen kelimenin anlamı iri köpek olarak verilmektedir. Yine Kamûs-ı Türkî'de bulunan صكسونجو yani s[a]nsuncu ise kavga köpeklerini idare eden askerî birim anlamına gelmektedir. Joseph von Hammer-Purgstall'ın Devlet-i Osmâniye Tarihi eserinde ise II. Bayezid döneminde Osmanlı ordusunda zağarcılar gibi samsuncular adıyla bir avlanma birimi bulunduğu yazmaktadır. Ayrıca I. Süleyman döneminde İstanbul'da Samsun hane mesiresi adında bir mesire yeri olduğu da bilinmektedir. Fakat Samsun ile s[a]nsun, samsuncular ya da Samsun hane mesiresi arasında bir bağ olduğu ve ismin buradan türediğine dair bir kanıt bulunmamaktadır.


Samsun
Samsun Belediyesinin kuruluşu Kanun-ı Esasî ile birlikte Osmanlı İmparatorluğunun batılılaşma hareketlerinin bir sonucu olarak alınan modern belediye sistemini uygulama kararı ile olmuştur. Bu dönemde Canik Sancağının bir şehri olan Samsun, İstanbul'dan atanan belediye başkanları ile yönetilmekteydi. Samsun Şehremaneti, 1893 yılına kadar bu şekilde idare edilmekte iken belediye başkanı 1893 yılında ilk defa halkın seçimi ile işbaşına gelmiştir.

http://www.samsun.bel.tr/samsun-detay.asp?samsun=648-etimoloji

Ayrıca Bkz:

http://samsunarsivi.blogspot.com.tr/2015/02/samsun-ve-samsuncu.html 


















Osmanlı İmparatorluğu'nda Bir Samsuncu
Hundförare med stridshund
"Samsongij der ser efter Leyonen"
Samsuncu-kompaniet skötte mastifferna –
doggarna, som användes vid sultanens jakter.
http://www.kb.se/Hs/draktbok/105.htm