Yazı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yazı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Kasım 2007 Cuma

“Samsun” Cumhuriyet demektir.




Markalaşmanın değişik boyutlarından bir resmigeçittir Samsun. Bir gün batımı. Bir akşamüstü en gözde yerlerdeki dört ayaklı masasında geleceğin konuşulduğu kenttir Samsun. Samsun bir markadır, markalaşmanın daha bilinmediği ‘Fi’ tarihinden bu yana. Samsun bir kara yazgıdır, Kara Samsun markasını bir türlü ıslak mintanının yakasından atamamış. Bir türlü bu ‘KARA’ yı unutamamış. Samsun bir Kurtuluş’un, bir başkaldırının, bir yeni yazgının ilk adımının marka kentidir aslında. Bir Cumhuriyet’in ilk markasıdır. İlk şahlanışı dünyaya, Türkiye Cumhuriyeti’nin. O halde yeni bir marka aramaya gerek var mı Samsun’a?

Aslında bunu tartışmanın bile yanlış olduğunu düşünüp, Akdeniz’den yetişmeye çalıştığım sesimle, "Aramayı bırak, Marka’ya bak" demek istiyorum. Samsun Türkiye Cumhuriyeti kentlerinin içinde ilkliğini ve özelliğini hiçbir zaman kaybetmeyen ve kaybetmeyecek olan bir kenttir. Bir şahlanış, bir uyanıştır. Ama siz bununla ilgili kentte çalışmalar yapmazsanız, yeni bir marka aramaya kalkarsınız ki, o zaman da Mehmet Yazıcı’nın yazdığı gibi, "Teksas" olur markanız...

Samsun’u öz markasından uzaklaştıran ana unsurları sıralamak başta. Sahipsizliğin her dönemde hüküm sürdüğü 19 Mayıs kentinde yeni bir markalaşmaya gitmeye çalışırsanız karşınıza çıkacak olan veriler Yazıcı’nın yazdığından öteye gitmez. Çünkü, siz markalaşmayı, farklı algılıyorsunuz. Samsun yeni bir ürün değildir. Bakmayın siz hızla Samsunluluk bilincinin tüketilmesi yönündeki çalışmalara...

Samsunluluk ruhunun markalaştırılması için zaman zaman bir ivme içine giren başta SAMSEV ve diğer sivil toplum örgütleri ne yazık ki, bu kentte sadece horlanmış, itilip kakılmış, ölümleri için çoktan fetva kararları verilmiş, aslında olmazsa olmazlarımızdır.

Ama bunları kime nasıl anlatacaksınız. "Hal esnafı sana minnetlerini sunar" ilanlarının Samsun’daki
hangi kültürel amaca hizmet edebileceğini inanın kaç gündür bulabilmiş değilim. Bulabileceğimi de sanmıyorum.

Kentleşmeyi, kocaman beton binaların yükseltilmesi, hızla yeşil alanların yok edilmesi, oturduğu koltuklardan kalkmasını bilmeyen ilahi yöneticilerin çoğalması gibi algılıyorsanız Samsun bu konuda geçmişinden çok daha fazla ivme kazanmış bir kenttir.

Kültür ve sanat’ın adının anılmasının bile hemen hemen suç sayılacağı bir kent, markalaşmasını eğer yeni versiyonlarda aramaya kalkmışsa, o kentte güneş batmaya yüz tutuyor demektir...

Gelişmeyi "sat, kirala ve yok et" olarak kendisine ilke edinmiş bir düşüncenin Samsun’daki versiyonu, kente kazandıracağı yeni kültürel alanların olmadığını her alanda dile getirip, "Nasıl olsa seçilmişim, bir iki dönem daha bu hızla giderim" düşüncesini kendisine markalaşmak olarak seçmiş ise!İşte o zaman tehlike başlamıştır. Hatta vücuda bir virüs gibi girmiştir bu düşünce. Ve tüm organları yok etmenin ince hesaplarını yapmaktadır karanlık düşünceler arkasında.

Samsun altı harflik bir kent değildir. Samsun Türkiye’nin herhangi bir ili, elli beş plakanın sahibi değildir...

Samsun, bir ulusun yeniden uyanışının ilk fotoğrafının çekildiği kenttir.

Samsun, bugün üzerinde özgürce yaşadığımız, düşüncelerimizi karşılıklı paylaştığımız bir cumhuriyetin ilk basamağıdır.

Samsun, nereden gelirse gelsin Cumhuriyete karşı gelecek bir tehlikeye karşı ilk yumruğun atılacağı, ilk merminin sıkılacağı kenttir.

Samsun bir cumhuriyet markasıdır.
Zira samsun, Cumhuriyet demektir…
  
Ali ORHAN / GURBET KUŞU

29 Kasım 2007 Perşembe

Samsun Kent Kültürü



Eşine Ender Rastlanan Bir Dergi;
Samsun Kent Kültürü
7. Sayısıyla Seçkin Gazete Bayii ve Kitabevlerinde

Hepinizin koltuğunun altında bir Kent Kültürü Dergisi görmek isterim; bir somun ekmek gibi.



/ Hakan Dilek
Kent ve Kültürü… İkisi de birbiri olmadığı zamanlar yine birbirini çağrıştıran iki kelime. O iki kelime, Samsun’da yeni çıkan bir derginin adı oldu. 1 Nisan’da her geçen gün biraz daha dibe oturan sosyo-kültürel yapının, bozulan ve dağılan hallerine inatla bir kentin savunusu yapmaya girişmiş.

Bir kenti savunmanın yanında o kayıp kenti yeniden bulmak ve bir mücevher gibi saklamayı hedeflemiş bir grup sevdalı yan yana gelmiş ve sabah edip bir dergiyi sürmüşler beklemenin haznesine… Bir dergi; yazılarla fotoğraflarla dolu bir dergi neyi anlatır bir kente? Düşlerini genç insanların? Yaşı kemale ermişlerin? Bir kentten umudunu kesmişlerin? Bir kente umudunu bağlamışların?

Artırılabilir bu sorular. Her soru bir kez daha bağlar bizi yaşadığımız kente ve sorgulayan tümceler düşer aklımıza? Kent Kültürü Dergisi’nin kapağına taşıdığı başlık hepsini kapsıyor aslında; ‘Kentteyim kendimdeyim!’ İnsanın kendini arayışının bir başka adı belki… Bir çıkmaz yol kadar insanı çaresiz bırakan yanı var Samsun’un; ‘Bu kadar geldik geri mi dönüceez!’ E evet usta! Geri dönmelerin ve yolculuğumuzun; gurbetimizin ve bahçelerimizin hikâyesidir bu kent. Çocukluğumuza yaptığımız yolculuğun bir başka adı…

Fotoğrafları için de ‘yazmak’ isterim. Hani hep sorarım ya; bir fotoğraftan nasıl girilir içeriye? İşte bu sorunun karşılığı var bu dergide. Öyküsü, derdi sıkıntısı olan fotoğraflar… Çarşambalı fotoğraflar, Çiftlik Caddesi’nde eski bir aşkın peşindeki cümleler, ‘nereye gitsen bu kent arkandan gelecek!’diye başlayan cümleler…

Kasabaların, cami avlularının, kadınların, çocukluğuna başlayan yolculukları içlerinde bir eski zaman sevdası gibi taşıyanların renkli anlatılarıyla dolu sayfalar… Her biri insanın yaşadığı memlekete duyduğu sevdayı anlatan yazılarla kurulu yapraklar; ‘Anılar konacak dal istermiş!’ diye dökülen, tutunan yapraklar!

Uzun Samsun Aşireti’nden hikâyeler, mekanlar, sokaklar, caddeler, Çarşambalı sekiz köşe kasket, kilimciler, bir anıya suç ortaklığı yapan isimler, ‘eskidendi çok eskiden’ şarkısı Sezen Aksu’nun, yaşadığı memleketten ayrı düşmüşlerin sıla mektupları, ‘bu kentte yaşayacağım ve kendime gerekçe üretiyorum!’ diyenler… Hepsinin toplamı biraz hiç biri belki…

Kent Kültürü Dergisi bu kentin bütün umarsızlıklarına ve üzerine ölü toprağı serpilmişliğine karşın; ‘Belki yine gelirim / sesime ses veren olursa bir gün / biz yürürsek hangi kent güzelleşmez!’ diyenlerin dergisi olsun. Ve en çok de derginin meramını anlattığı çıkış yazısını okuyalım hem de defalarca…

Hepinizin koltuğunun altında bir Kent Kültürü Dergisi görmek isterim; bir somun ekmek gibi. Herkesin iç ceplerinde; dostun dosta yazdığı mektup gibi… Evet ‘dostun dosta yazdığı mektup’ gibi...

Samsun’dan Bursa’ya Selam Olsun!!!



Bonnie Bee diyor ki;
Bursa'da eski bir cami avlusu, küçük şadırvanda şakırdayan su.
Orhan zamanından kalma bir duvar, onunla bir yaşta ihtiyar çınar.
Eliyor dört yana sakin bir günü, bir rüyadan arta kalmanın hüznü…
                                                                                     A.H.Tanpınar



Öğr.Gör.Yasemin Şimşek
Bursa… Bu kenti gerçekten çok severim. Sokaklarında gezinirken kaybolsam,  Konya’da  Hacı Veyiszade   Camii bana nasıl yol gösterirse,  Ulu Cami de  hep pusula görevindedir, bilirim.

Evet, bu kentin tarihi dokusu sarıp sarmalar, caddelerinde yürürken dar uzun yolları sizi mutlaka bir hana ya da bir kütüphaneye ulaştırır. Tanpınar dizelerinde olduğu gibi, mutlaka koca bir çınar yokuşun başında sizi bekler.

Fakat, Bursa’nın ayrı bir tadı vardır benim için… Samsun’un Beylik köyünden kopup gelinen, Fikret’le başlayan ve Ayşe'yle devam eden uzun bir öyküyü barındırır içerisinde.

Hemen hemen hepimizin bir eşi, dostu, bir akrabası başka başka kentlere, sizden çok uzak yerlere içinizden kopup gitmişlerdir. Tanımadıkları bu kentin terminalinde başlamıştır öyküleri. Bazen buna sebep üniversite eğitimi olmuş, bazen asker olmuş gitmiş, bazen o kentte evlenip gitmiş, bazen de sebep tamamen yeni bir başlangıç isteği olmuştur. Artık yeni bir kentte yeni bir başlangıç yapmışlardır.

Yeni yeni olgular, insanlar, konu komşu, iş, güç, bir bakmışsın evlenmişler ve geride bıraktıkları, kopup gelinen şehir artık misafir olma tadındadır. Artık gözleyip dururuz yollarını, ne zaman gelirler bilinmez…

Not: Gülsemin, Hakan ve bebeler her hafta sonu olduğu gibi yine beraberdik. (Bir yandan bebelerin peşinde koştururken bir yandan da telefona cevap verme başarısı.) Doktor, Bursa’dan selam yolluyordu Samsun’a.  Bir çift selam da bizden olsun!   Şükranıma, doktoruma, Şevkinazıma…   Şükriyemize,  Mehmet Ağabeyimize…   Ahmet Ağabeyimize… Fikriyemize…  Bilcümle Tahtakale esnafına, Ahmet Ağabeyimize… 

Tüm dostlarımıza Samsun’dan selam olsun!

Samsun



Samsunluların yazlıklarının bulunduğu 30 km’lik Motasyon’dan şehre giriyoruz. Düne kadar denize girmek kirlilik nedenleriyle yasaklanmıştı. Ama ne mutlu ki, kanalizasyon sorunu çözüldü ve artık bu upuzun kumsalın hemen her yerinden denize girilebiliyor.

Karadeniz turunda konaklamak için en uygun yerlerden biri Samsun. kaliteli oteller çok. İyi lokantalar da bulacaksınız.

Samsun; iç bölgelere olan karayolu, trenyolu ve havayolu bağlantıları ile Karadeniz Bölgesi’nin ana kapısı ve en önemli liman kenti. Ticaret, sağlık, eğitim ve eğlence açısından bölgenin bir çok yükünü sırtlanmış durumda. Tüm bu nedenlerden önümüzde, yorgun ve karışık bir Samsun duruyor. Evin tüm yükünü sırtlanmış ağabey gibi.

Bir Miletos kolonisi olarak kurulan Amisos, zaman içinde bir çok uygarlığı barındırdıktan sonra Samsun olarak 1869 yılında çıkan yangınla tamamen yanar ve bir Fransız mimar tarafından yeniden planlanır. Samsun, sahil kenti olmasına rağmen kıyıda yer alan resmi ve özel kuruluşlar nedeni ile denizle olan bütün ilişkisi kesilmiş.

Samsunlular denizi ancak fuar alanından görürler, fuar alanının ortasından geçen tren yolu da bu olanağı bölmektedir. Kent merkezinde, çevrede bulunan arkeolojik bölgelerde yapılan kazılardan elde edilen eserlerin sergilendiği Samsun Arkeoloji Müzesi’ni, Atatürk Müzesi’ni ve Etnografya Müzesi’ni gezebilirsiniz. Amisos sikkeleri ve 25 m2 büyüklüğündeki Amisos mozaiği etkileyici. Bu arada Rum’lardan kalma taş yapıları ve İtalyan Katolik kilisesi görülebilir. Gezintiniz arasında Avusturyalı Heinrich Krippel tarafından yapılmış, kaideye atın arka ayakları ve kuyruğu ile oturan Atatürk Heykeli’nin önünde geleneksel Samsun hatırası fotoğrafımızı çektirin.

Samsun’un içinde betondan yeşil görünmüyor ama Karadeniz’in gür ormanları çok kısa mesafede. 40 km uzaklıktaki Nebiyan yaylasına ve 25 km uzaklıktaki Kocadağ’a çıkabiliriz. Akdağ ve Kunduz yaylalarına da.

Samsun’dan Amasya ve Merzifon’a

Karadeniz sahilden ibaret değil elbette. Şimdi içerilere doğru bir geziye çıkalım. Samsun’dan güneye sapıp kıyıdan ayrılalım, yol bizi Kavak, Havza üzerinden Amasya’ya götürecek. Gidişte ya da dönüşte Merzifon’a da uğrayacağız. (Havza ve Merzifon, Ankara ya da İstanbul’dan doğrudan Samsun’a gidişte yol üzerinde konaklama yapılan kentler arasındadır, aynı zamanda)

Havza kaplıcalarıyla tanınan tarihi bir kent. Kaplıca otelleri çok nitelikli değildi ama son yıllarda eli yüzü düzgün oteller hizmete girdi.

Amasya’ya Kavak’tan sonra Ladik yönüne ayrılarak ve Taşova’ya uğrayarak gitmek de mümkün. Gerek Taşova, gerekse yakınlarındaki Borabay Gölü ve Milli Parkı’na çıkabilirsiniz. Yemyeşil orman içindeki bungalowlarda konaklayabileceğinizi ve göl kıyısındaki lokantada balık yiyebileceğinizi hatırlatalım.

Borabay Milli Parkı’na Ladik’i Taşova yönünde 15 km. geçtikten sonra güneye sapıp 3 km. ilerleyerek ulaşıyorsunuz. Geniş bir ormanlık alan olan bu bölge içindeki volkanik krater gölü ile yeryüzü cennetlerinden biri.

Samsun’da Pontus Hazinesi

Samsun kent merkezinde, bir yol genişletme çalışması sırasında, M.Ö. 4. ve 1. yıllar arasında yapılmış mezar odası ortaya çıkarıldı. 5 metre kare planlı odanın tavanı 2.30 m yüksekliğindeydi ve içinde 5 mezar bulunuyordu.

Pontos krallığına mensup üst düzey yöneticiye ait olduğu sanılan aile mezarında büyük bölümü som altın parçalardan oluşan bir hazine saklıydı.

Buluntu büyük heyecan uyandırdı. Samsun Müze müdürü ve araştırmacılarının çalışmaları sonucu, mezarlarda bulunan pişmiş toprak, cam, metal ve mermer eserlerin M.Ö. 4. yüzyıla, altın süs eşyalarının ise M.Ö. 1. yüzyıla ait olduğu anlaşıldı.

Hazine gerek parça sayısı ve gerekse tarihi değeri nedeniyle Cumhuriyet döneminde ortaya çıkarılan en önemli koleksiyon sayılıyor.

Pontos hazinesi, önümüzdeki günlerde Samsun Arkeoloji Müzesi’nde ziyarete açılacak ve büyük bir ilgi uyandıracak.

Tesadüfen ortaya çıkarılan mezar odası ve içinde saklı olan hazine, Samsun’un altında çok önemli bir zenginliğin yattığını da gösteriyor. Bugüne hemen hemen hiç bir kalıntının ulaşmadığı Amisos kenti, Miletoslu denizci ve tüccarların kuruluşuna M.Ö. 7. yüzyılda başladıkları kolonilerden biriydi ve zaman içinde hızla zengileşti. Karadenizin bu kesiminde tek liman oluşu, anadolunun zengin madenlerine ulaşan yolun karadenize açılan kapısında bulunması, kentin hızla zenginleşmesini sağlamıştı. Amisos M.Ö. 370’te Perslerin eline geçti. 334 yılında ise Anadolu’nun İskender imparatorluğunun hakimiyetine girmesinin ardından Pontos Krallığı’na katıldı. Amisos en parlak dönemini Pontos kralı Mithridates Eupator zamanında yaşamış, kültür ve sanat da bu dönemde gelişmiş, antik çağın en gelişmiş sikke darphaneleri, çanak çömlek atölyeleri bu dönemde kurulmuş.

Ortaya çıkarılan Pontos hazinesi, bu zenginliğin ve gelişmişliğin en önemli ipucu sayılıyor.

Bulunan hazinenin sergilenmeye başlamasıyla, Samsun Arkeoloji Müzesi’nin arkeolojik açıdan önemi ve zenginliği de artacak. Samsun Arkeoloji Müzesi’nde halen sergilenmekte olan buluntular arasında Amisas antik kenti nekropolünde 1991 yılında yapılan kazılarda ortaya çıkarılan başka mezarlar ve bu mezarlarda bulunan eserlerle, 1996 yılında yapılan kurtarma kazılarında ele geçen eserler yer alıyor.

Samsun’a yolunuz düşerse eğer Arkeoloji Müzesi’ni mutlaka gezin. Sadece hazineyi görmek için Samsun’a gitmeye bile değer ya!…

Samsun Dönemsel - Mikro Kredi Yeşeriyor



İzmir’li Arzu Samsun’lu bir hanıma projeyi anlatıyor.


Samsun’un Engiz yereli sakin fakat önemli bir devrime tanık oluyor. TOG’un ilk mikro kredi pilot uygulaması burada 19 Mayıs Üniversitesi öğrencileri tarafından başlatıldı. Şimdiden 65 kişiye 42,000 YTL dağıtıldı. Kredi verilen iş alanları arasında Bilal Bey’in (Sakatlar Federasyonu Başkan Yrd.) iç çamaşır satış tezgâhı ve Özlem Hanım’ın dikiş-nakış dükkânı bulunuyor. Yoksullukla mücadele kapsamında TOG’un başlattığı bu projede gereksinim sahiplerine 100 - 700 YTL kredi veriliyor (fonlama HSBC Bankasından).


Mikro kredi uygulamalarını yerinde görmek için TOG Yönetim Kurulu ve diğer gönüllü arkadaşlarımızla birlikte 13 - 14 Temmuz tarihlerinde Samsun’a uzandık. Nergis’in koordinatörlüğünde yeşeren proje bir açıdan dünyadaki diğer örneklerinden farklılık gösteriyor: tüm ülkelerde kredileri dağıtan ve toplayanlar maaşlı profesyoneller iken Türkiye’de başlattığımız model tamamen gönüllü gençlere dayanıyor

Mikro kredileri alan da veren de özgüvene kavuşmuşlar. Alanlar, onlara güvenildiği ve üretmeye başladıkları için… verenler de sorumluluk geliştirme ve işkolu keşfetme deneyimlerden dolayı (ortada: İbrahim Betil gençlerle dayanışma içinde).

19 Mayıs Üniversitesine birçok ilden gelen genç gönüllüler yakında öğrendiklerini kendi yerellerine taşıyacaklar. Türkiye’de ‘yoksulluğu yok etme savaşı’ Samsun’da başladı ve yol alıyor.
/Ralf Arditti



Ali KARAKAS
Ben de ordaydım. Dönemsel Proje’nin hazırlanışından bitimine kadar. Hatta Mikro Kredi Projesi başladığından beri oradayım. Ralf Bey ile bir kaç ay önce yine Samsun’u ziyaretinde tanışmıştık, hayretler içinde kalmıştım aman tanrım bir insan nasıl bu kadar çok şey bilebilir, nasıl bu kadar çok yer gezebilir diye.. Ama ezikliğim Ralf Bey’in sorduğu bir soruyla az da olsa geçiverdi; proje ortağımız HSBC’nin açılımını sordu (ben zaten ne sorulursa sorulsun ilk bildiğimi söyleyecek kıvamdaydım artık) cevapladım hemen: Hong-Kong Shangai Banking Corporation !!
Ne kadar mutlu olmuştum!

Dönemsel Proje’yi ziyaretleri sırasında yetişkin Toplum Gönüllüleri ile 2 gün boyunca toplantılar, saha ziyaretleri ve değerlendirmeler yaptık.. Onların tecrübelerinden faydalandık.. Karşılıklı öğrenme sürecinde ciddi paylaşımlarda bulunduk..

Ralf Bey, İbrahim Bey ve tüm diğer yetişkin Toplum Gönüllüleri’ne destek ve rehberliklerinden dolayı, Samsunlu Gönüllü arkadaşlarım adına teşekkür ediyorum..

Tinaon
Bu gibi projelerin gerçekleşmesi insana gelecek için umut veriyor. Demek bazı problemleri çözebiliriz. Ali bey, sizin ‘ezikliğiniz’i cok iyi anlıyorum ve bahsettiğiniz hissi paylaşan çok aile efradı var. Mesela, ben kızkardeşi. Ayni şekilde, bir şeyi bilmenin veya Ralf’a öğretmenin mutluluğu’da o derece büyük. Nice başarılı projeler dileğiyle.


Miriam Rodrig-Farhion
Mikro kredi global sorunların en önemlisi olan global yoksuzluğa bir çözüm vermektedir. Tabii ki Samsun’da ki faaliyetlerini hem Türkiye deki kamu oyu hem global kamu oyu - global community - izlemelidir. Böyle bir izlemeye onculuk ettiğin için seni alkışlarım. Bildiğin gibi Muhammad Yunus - mikro krediyi başlatanlardan biri - Nobel ödülünü aldığından beri, birçok büyük finans şirketleri bu alana girmenin yollarını araştırmaktadırlar. Tabii, Yunus’un aksine, bu şirketler girişimlerinde kar etmeyi planlıyorlar. Kamuoyu mikro finansmanı ne kadar desteklerse, finans şirketlerinin kar hırslarını o derecede dizginleyebilir. Bugünkü iletişim ve dijital gelişmeler finans şirketlerinin kamuoyuna hassasiyetlerini artırmaktadır ve bu hassasiyeti arttırmak kamu yararını demokratik yollarla arttırmaktır.

Ali kaptan
Mikro kredi Türk iyede yeni yeni yeşeren bir kavram. İnsanlar bu güne dek sürekli birilerinden medet ummuşlar birileri gelsin benim halimi görsün bana yardım etsin, gıda versin ya da devlet bana hazırca iş versin mantığındaydılar ta ki mikro kredi projeleri bir bir başlayana kadar bugün mikro kredi toplumumuza yavaş yavaş bir değişim başlatıyor insanlar hazırcılıktan ziyade artık ben ne yapabilirim, nasıl üretebilirim sorularını sormaya başlıyorlar ve mikro kredi desteğiyle bu soruların cevaplarını buluyorlar bu gerçekten insanların düşüncelerinde mikro destekle makro bir devrimdir. Çünkü üretmeden asla kazanılamayacağını toplumumuz farkına varmaktadır. Onbeş gün Samsun dönemsel projesinde bulundum gerek saha çalışmalarında gerekse yararlanlardan öğrendiklerimdi bunlar. Mikro bir uyanış yaşanıyor Türk iyede bunun içinde olmak gerçekten harika bir duygu…

multeci
Mikro kredi sadece yoksullukla değil yoksunlukla da mücadele ediyor. Bunu Samsun da anladım. Çünkü gidilen insanların kapısını güler yüzle çalan ve maddiyat dışında yaklaşanların sayısı oldukça az. Gençleri gören aileler birilerinin özelliklerde gençlerin bir şeyler değiştirdiğini iyi görüyor. Umarım Malatya’da da kısa sürede yaygınlaşır. TOG da olmak ve gönüllü olmak gurur verici. Gençleri desteklemek için büyük çaba gösteren her yetişkine teşekkürler…

31 Mart 2007 Cumartesi

Samsunlu olabilmek...


/ Lütfi Keskin
Samsunlu olmak ne demektir? Yani, Samsunluluk ruhu diye bir ruh var mıdır? Kimler Samsunlu olabilir? Samsunlu mu doğmak gerekir, ille de bu şehirli olabilmek için?..

Bana göre bu kentin en önemli meselesi budur. Bu meseleye en kolay ve çabuk çözüm bulduğumuz anda diğer tüm açmazları da çözmüş olacağız. Ama, önce bu konuya açıklık getirmek zorundayız…

Öncelikle bu şehirde yaşayan herkesin Samsunlu olma mecburiyeti yoktur. Ama, hemşehrimiz olma iddiası taşıyan işçisi, köylüsü, memuru, amiri, işadamı, yatırımcısı, siyasetçisi ve idarecisi, kısacası bu şehirden ekmek yiyen herkesin kendisini “Samsunlu” hissetmesi zaruridir… Aksi takdirde Samsun, sürekli kaynak aktaran ve kan kaybeden bir şehir olmaya devam edecektir…

Hele hele Samsunlu olmak için Samsun’da doğmak şart değildir. Kaderini, istikbalini ve geleceğini, hatta çocuklarının istikbalini Samsun’un kaderi ile bir gören herkes, nerede doğmuş olursa olsun bize göre Samsunludur…

Biz ne insanlar biliriz, ana ve babasının cenazesini dahi Samsun’da bırakmayan ve yüzlerce kilometre uzaktaki doğduğu yerlere götüren ama bu şehirde milyarder olmuş. Bu tiplerden bu şehre hiçbir katkı beklemiyoruz. Ama, yine ne insanlar tanırız, yurdumuzun en ücra köşelerinden gelmiş, hatta yurt dışından göç etmiş, bu şehirde mevki ve makam kazanmış, servet ve itibar sahibi olmuş, milletvekilliği ve bakanlık yapmış ama sonunda yine bu şehirde ömrünün kalan son günlerini Samsun’da geçirmeyi bir onur ve şeref saymış… Bu iki grup insandan sizce hangisi Samsunludur?..

Son 20-30 yılda Samsun’un milli ekonomideki yerinin 7'ncilikten, 36'ncılığa düşmesinin temel nedeni bu farkı anlayamamaktan geçiyor. Zira sonuçta yaşanılan beldeyi geliştiren ve kalkındıran en önemli unsur insandır. İnsanların ise beldesine katkıları niyetleri ile orantılıdır…

Sonuç olarak bu şehrin ekonomisine, çevresine, estetiğine, güzelliğine, sanatına ve tarihine, turizmine, tarımına, ticaretine, yatırımına ve gelişmesine hizmet edenler gerçek Samsunlu olanlardır.

Yıllardır söylediğim gibi “Nerede doğarsa doğsun, Samsun'da yaşayan herkes Samsunlu” olduğunu gururla söylediği gün bu şehrin makus talihi yenilmiş, parlak ve aydınlık bir gelecek başlamış olacaktır… 

30 Mart 2007 Cuma

Samsun’a Kafkasya ve Rumeli Göçleri



/Mümin Yıldıztaş 
(...) 
Anadolu’nun önemli bir liman kenti ve kesişim noktası olan Samsun'a ilk göçler, 1853-56 yılları arasında yaşanan İngiltere ve Fransa’nın da Osmanlı Devleti'nin safında yer aldığı Rusya’ya karşı yapılan Kırım Savaşı esnasında yaşanmıştır. Samsun, coğrafî olarak Kırım yarımadasının hemen karşı kıyılarında yer alması nedeniyle, Kırımdan Anadolu’ya gerçekleşen göçlerin ilk durağı olmuştur. Daha çok Eskişehir ve Ankara dolaylarına sevk edilen Kırım muhacirlerinden bir kısmı ise Samsunun Kılıçdede mahallesinde iskan edilmiştir. 

Bu tarihlerde ve sonrasında Rusya’nın, Kafkaslar bölgesinde yaşayan halklar üzerinde hakimiyet kurma mücadelesi neticesi yerlerinden yurtlarından olan birçok Çerkez, Çeçen, Nogay,  Adıge Tatar, Gürcü ve Abaza yine Anadolu’yu alternatif yurt olarak görmüşler ve Batum üzerinden gemilerle Samsun’a getirilmişlerdir. Bu göçmenlerin bir kısmı Anadolu içlerine hatta Suriye Filistin ve Ürdün taraflarına sevk edilmişken önemli bir kısmı ise, ilimizin Çarşamba ve Terme İlçelerinde iskan edilmişlerdir. Kafkaslardan yaşanan bu göç hareketi, 93 harbi olarak bilinen 1877-78 savaşı esnasında ise had safhaya varmıştır.

Çok büyük sıkıntıların yaşandığı bu yıllarda Rus katliamlarından kurtulabilen çok sayıda göçmen salgın hastalıklardan, yorgunluktan ve bakımsızlıktan yollarda yada konaklama yerlerinde vefat etmişlerdir. Geçen yazılarımın birinde de değindiğim, Kurupelit hakkında araştırmalar yapan sayın Mustafa Çakır, geçici konaklama yeri olarak kullanılan Kurupelit bölgesinde tutulan Nogay Muhacirlerinden 147 kişinin birkaç gün içerisinde yakalandıkları bir salgın hastalık neticesi ölmüş olduklarını Osmanlı Arşivi kayıtlarından tespit ettiğini söyledi. 

Samsuna Balkan göçmenlerinin yerleştirilmesi ise, 1912-13 Balkan savaşları sonrasına rastlar. Büyük bozgunun yaşandığı ve o bölge halkı tarafından “Kaç-Kaç Seneleri” olarak tabir edilen bu yıllarda bir gurup muhacir de Samsun’da Kirazlık, Çırakman, Ökse, Devgeriş, Çinik, Çınarlık köylerine yerleştirilmeye çalışılmıştır. Ancak Rumlar bu iskan muamelelerine şiddetle muhalefet ederek daha sonra Karadeniz Bölgesinde dalga dalga yayılacak olan Pontusculuğun ilk hareketlenmesini başlatmışlardır.

Samsun’a en yoğun ve düzenli muhacir iskanı ise, Lozan barış görüşmeleri esnasında 30 Ocak 1923 tarihli  Türk-Yunan mübadele anlaşması gereği gerçekleşmiştir. Bu anlaşmaya göre İstanbul Rumları ve Batı Trakya Müslümanları haricinde, Türk topraklarında yerleşmiş Rum Ortodoks dininden Türk uyruklular ile Yunan topraklarında yerleşmiş Müslüman dininden Yunan uyruklular 1 Mayıs 1923 tarihinden itibaren zorunlu olarak mübadele (karşılıklı yer değiştirme) edileceklerdi.

Bu çerçevede Türkiye’den Yunanistan’a yaklaşık olarak 1.200.000 Rum giderken Yunanistan sınırları içerisinde kalan Türk topraklarından gelen Türk sayısı ise 500.000 civarındadır.

Mübadiller iskan edilirken ekonomik durumları, meslekleri, şehirli yada köylü olmaları hatta mezhebî yapıları dahi dikkate alınarak uyum sağlayacakları bölgelere gönderilmişlerdir. Bu çerçevede Samsun’a Drama, Kavala ve Sarışaban bölgelerinden 6288 ailede 23454 nüfus yerleştirilmiştir. Bunlara ancak bazı akraba aileler birleştirilmek suretiyle  4209 ev verilebilmiştir.  Geçimlerini temin edebilmeleri maksadıyla da  511 dükkan, 544 arsa 112997 dönüm arazi dağıtılmıştır(bak: H. Yıldırım Ağanoğlu, Osmanlı’dan Cumhuriyete Balkanların Makûs Talihi: GÖÇ, Kumsaati Yayınları, İstanbul 2001, s.280-335). Bir çoğu geldikleri yerlerde de tütün tarımı yaptıklarından tütüncü Rumların terk ettikleri maden köyleriyle Kızıloğlak, Demirciköy ve Avdan gibi merkez köylerine iskan edilmişlerdir. 

Bu muhacirler elbetteki Samsun’a geldikleri esnasında yerli halk tarafından baş üstünde tutulmamışlar, hoş-amedi merasimleriyle karşılanmamışlar. Ama dünyanın birçok yerinde yaşandığı türden muhacir-yerli çekişmesi de Samsun’da hiçbir zaman kaydedilmemiştir. Birkaç on yıl sonra tamamen kaynaşan Samsun halkı yerel kimliğini bu gün, ‘Samsunlu Olma Bilinci’ üzerine tesis etmektedir.

Selam ve Sevgilerimle,

Kalkınma ve Samsun



/Engin Duran
Yaşam standartlarında yani ekonomik anlamda kişi başına gelirde artış yaşanırken eğitim ve çevre konularında iyileşmelerin yaşanması en genel anlamda kalkınmanın ifade edilmesidir. Ancak kalkınma sadece bu göstergelerdeki olumlu değişimlere bağlı değildir, bunların yanında birçok otorite tarafından kalkınmanın göstergesi olarak dikkate alınan göstergeler vardır. Bunlar genel olarak şöyledir: Yolsuzluk oranları, ekonomi ile siyasetin ilişkisi, okuma-yazma oranı, kültürel aktivitelere katılım oranları, kadın-erkek eşitliği, çocuk işçi olmanın serbestliği ya da yasal yaş sınırı, azınlıklara verilen haklar, beklenen yaşam süresi ve ortalama yaşam. Kalkınma için dikkate alınan göstergelere baktığımız zaman kalkınmanın neden bir süreç olduğunu daha iyi anlıyoruz. Çünkü bu göstergelerde olumlu gelişmelerin yaşanması, zaman alan ve iyi bir planlama gerektiren çalışmalara bağlıdır.

Kalkınmanın tanımına deyindikten sonra uzun yıllar yaşadığım şehir Samsun’a kalkınma penceresinden bakacak olursak;

Samsun, Karadeniz Bölgesi’nin en büyük metropol kentidir. Samsun’un nüfus yoğunluğu sebebiyle ticari ve sınaî yaşantısı canlıdır. Stratejik önemi nedeniyle de bölgedeki diğer illere göre avantajlı durumdadır. Karadeniz havzasına açılan ilk deniz kapısı ve İç Anadolu’ya açılan ilk kara kapısı olması özelliğiyle de bölgenin ticari yapısında önemli bir yeri vardır. Samsun, Cumhuriyet tarihinden bu yana Karadeniz Bakır İşletmeleri (KBİ), Azot ve Sigara fabrikaları ile başka büyük sanayi işletmelerinin kurulmasına zemin hazırlanmasına rağmen, tarıma dayalı bir ekonominin ön plana çıkması sonucu, kent halen bir endüstri kenti haline gelememiştir. Samsun’un özellikle İç Anadolu’dan Karadeniz’e açılan ilk kapı olması sebebi ile ticari hayatı sürekli canlı olmuştur. Buna rağmen özellikle de ziraata dayalı üretimin yapılması ve istihdamın sürekli bu alanda yoğunlaşması sebebiyle küreselleşen dünya rekabetine ayak uydurabilecek istihdamlar oluşmamıştır.

Coğrafi konumu nedeniyle Samsun her zaman kalkınma süreci içinde yer almıştır. Deniz, hava, kara ve demir yollarının hepsine birden sahip olması Samsun’a çok önemli avantajlar sağlamıştır. Ulaşım yollarının üstünde olması ticareti geliştirmiştir. Gelişen ticaretle Samsun zenginleşmiştir. Ancak Samsun ekonomisinde tarımın ağırlığının fazla olması, sanayinin ve ticaretin gelişmesine engel olmuştur. Buna somut bir örnek verecek olursak;2002 yılında Samsun’da kurulan “Mobil Santral” tarıma ve çevreye vereceği zararlar düşünülerek çalıştırılmamıştır. Bu santralin çalışmaması hem bölge ekonomisine hem de Türkiye ekonomisine büyük zarar vermiştir. Oysa santralin yapıldığı dönemde Çevre Bakanı Santralin çalışmasının çevreye zararlı olmadığını açıklamıştır. Samsun için ve bölge için çok önemli olabilecek bir yatırım atıl duruma bırakılmıştır. Benzer bir olay tersane yapımında gerçekleşmiştir. Samsuna yapılması düşünülen tersane siyasi tartışmalardan dolayı hala yapılamamıştır. Bu ve bunun gibi bölge ekonomisi için önemli olacak yatırımların ertelenmesi ve yapılmaması bölgenin kalkınma sürecine önemli zararlar vermektedir. Ekonomik olarak Samsun potansiyeli olmasına rağmen gerekli atılımları yapamamıştır. Organize sanayi bölgesi kurulmasına rağmen yeterli büyüklükte değildir. Samsun organize sanayisi bugün aynı bölge ili olan Çorum’un organize sanayisi yanında çok küçük kalmaktadır.

1975 yılında kurulan Ondokuz Mayıs Üniversitesi ile beraber şehrin sosyal ve kültürel çehresi de değişmeye başlamıştır. Kafeler, tiyatrolar, sinemalar ve daha birçok kültürel mekânlar açılmıştır. Kalkınmanın sosyal ve eğitim boyutuna üniversite çok önemli katkıda bulunmuştur. Ayrıca üniversitenin varlığı şehrin ekonomik açıdan da gelişmesine katkıda bulunmuştur. Şehre doğalgazın gelmesi ile beraber hava kirliliği sorunu çözülmüştür. Zengin bir akarsu çevresinin olması ve büyük barajların yapılması Samsun’un su sorunu yaşamasını önlemiştir. Özellikle son dönemde yeşil alan çalışmalarına hız verilmesi ve sahil düzenlemelerinin yapılması ayrıca imar çalışmalarının düzenli olması şehrin görüntüsünü güzelleştirmiştir. Tüm bu olumlu gelişmelere rağmen Samsun, kalkınmışlık göstergesi olarak da dikkate alınabilecek Sosyo-Ekonomik gelişmişlik düzeyine göre sıralamada önemli bir ilerleme sağlayamamıştır.1996 yılında 76 il içinde 35.sırada iken 2003 yılında 81 il arasında 32.sırada yer almıştır.

Kalkınma sürecini henüz tamamlayamamış olan Samsun, coğrafi konumunun avantajlarını kullanarak kalkınma yolunda ilerlemektedir. Ancak tarıma dayalı ekonomiden kurtulma sürecini de kalkınma süreci ile birlikte yaşadığı için bu süreç yavaş ilerlemektedir.

Biz Nereliyiz?

Samsun


/Osman Kara
Uzun zamandır düşündüğüm ama yazmaya fırsat bulamadığım bir konudur, bizim, yani şu anda Samsun’da yaşayan bizlerin nereli olduğu konusu. Biz nereliyiz? Ordulu muyuz, Trabzonlu muyuz, Bayburtlu muyuz? Yoksa Samsunlu muyuz? Ya da Samsunlu kim?

Konuyu biraz daha açabilmek için isterseniz işe, iki şıklı şu soruyla başlayalım: Biz Samsun’da yaşayan Trabzonlular, Rizeliler, Bayburtlular mıyız? Yoksa tam tersine, biz Trabzon’da, Rize’de, Bayburt’ta ya da bu güzel yurdun bir başka güzel ilinde doğmuş Samsunlular mıyız?

Ben kendi adıma “ Samsun’da yaşayan Sivaslıyım” demektense “ Sivas doğumlu Samsunluyum” demeyi tercih ediyorum. Ve doğrusunun da bu olduğunu düşünüyorum. Kent ve kentlilik bilinci ve kültürünün oluşması bu kabule dayanır. Kendimizi yaşadığımız şehre ait hissedemediğimiz sürece bir ayağımız yere sağlam basamayacaktır.

Bugün Samsun’da ülkenin birçok yerinden ama özellikle de Doğu Karadeniz’den ve Çoruh Vadisi’nden ya kendisi ya babası ya da dedesi göçüp gelmiş yüz binler yaşamaktadır. Buna bir de, kendi iradelerinin dışında vatanlarından sökülüp atılmış Balkan ve Kafkas Türklüğünü eklemek gerekir. Böylesine geniş bir kaynaktan süzülüp gelen suların bir havuzda toplanması ve bu kente bereket saçması için her derenin aynı havzaya akması ve birbirine karışması gerekmektedir.

Bu kaynaşma ülkemizin birçok yerinde olduğu gibi maalesef Samsun’da da yeterince başarılamamıştır. Bırakın kaynaşmayı, iş zaman zaman gereksiz çekişmelere varmıştır. Bunda bazı yörelerden gelen insanlarımızın zaman zaman “ hemşeri dayanışması” gibi son derece masum ve anlaşılabilir bir duyguyu “ ötekileri dışlama” ve hatta “ ötekileri hepten yok sayma” boyutuna taşımalarının da rolü olmuştur.

Bu kentin kültürüne, ekonomisine, siyasetine, sporuna katkı sağlamak, destek vermek hepimizin ortak sorumluluğudur. Doğduğumuz yeri unutmamıza, oradaki hatıralarımızdan kopmamıza gerek yok. Kökün derinlikleri ne kadar bizimse dalın hür ufukları da o kadar bizimdir. Ben bu yazıyı kendimle ilgili bir beyan ve genelle ilgili bir soruyla bitirmek istiyorum: “ BEN SİVAS DOĞUMLU BİR SAMSUNLUYUM. SAHİ SİZ NERELİSİNİZ??? “

Samsun İçin El Ele

Samsun İlkadım Anıtı
(Samsun Büyük Otel Yanı)
Atamızın Samsun'a çıkarken Karaya İlk Adımını Attığı Nokta
/Ahmet Seven
Samsun tarihi durum ve coğrafi konumuyla ülkemizin en güzel şehirlerinden birisidir. Bu anlamda bu şehirde ne ararsanız var. Fakat bizim muhtaç olduğumuz en büyük varlık birlik ve beraberlik anlayışıdır. Her ne kadar bunu dil ile ifade etsek bile daha henüz bu konuda taşların yerine oturtulamadığı görülmektedir. Bulunduğunuz şehre eser kazandırmak istiyorsanız bir defa o şehri seveceksiniz. Sizin köyünüzü sevmeniz kasabanızı sevmeniz demektir. Kasabanızı sevmeniz, şehrinizi sevmeniz demektir. Şehrinizi sevmenizde ülkenizi sevmek demektir.

Geçenlerde Düzce de görev yapan bir tanıdığımla sohbet ederken söz şehirlilik bilincine geldi. Sözün bir yerinde, hangi şehirden olursa olsun Düzce de herkes kesinlikle Düzceliyim diyor dedi. Bunu bende yaşadım. Samsunda öyle değil, önce nereli ise onu, sonrada Samsunu söylüyorlar. Bu şehirde yaşayan herkesin şöyle göğsünü gere gere Samsunluyum demesi gerekmez mi?  Kültür altyapımız ancak böyle kuvvetlenir. Ekonomimiz bu şekilde canlanır. Bir insanın en büyük ideali kendi memleketine yatırıp yapmasıdır. Samsuna böyle bir sevgi ile yaklaşılırsa burada yatırım yapandan geçilmez. Kayseri, Konya, Gaziantep boşuna mı ilerledi. Her davranışında İstanbul’u örnek alan bu şehirlerimize gidin görün.

Kayserililer biz İç Anadolu’nun İstanbuluyuz derler. Peki ya Gaziantep? Gazianteplilerde bizde Güneydoğunun İstanbuluyuz diyorlar.

Ya biz? Yani Samsun ne diyor bu konuda? Bu şehirde hayat yok diyerek karamsarlıklarımızı salgın bir hastalık gibi etrafa yayıyoruz. Olumlu davranış ve gelişmeleri görmezden gelirken öküzün altında buzağı arıyor bunları bir maharetmiş gibi anlatıyoruz. Kendi yetiştirdiği adamına sahip çıkmak yerine çelme atmanın hesaplarını yapıyoruz. Asayişte, ekonomide vs. olumsuz tabloları çoğaltıyor yaşanmayacak bir şehir olarak lanse ediyoruz. Ardından da kalkıp koca koca kelimelerle Samsun sevgisinden söz ediyoruz.

Samsunspor gibi bir takımın ikinci lige düşmesi bile bütün bu iç çekişmelerden kaynaklanmadı mı? Yatırımcıyı umutlandıran hatta teşvik eden bir sürü güzellikler var iken onu endişelendiren dahası ürküten tabloları canlı tutmak kimin ekmeğine yağ sürebilir ki?  Sanırsınız ki Samsun dışında her ilde her şey mükemmel gidiyor. Oralar güllük gülistanlık ta buraya gelince her yer karanlık. Öyle mi sanıyorsunuz? Samsunu yalnızca baba ocağı sevgisi ile değil, aynı zamanda milli bir sevgi ile sevmek ve burada yaşamının tarihi bir bedelinin de olduğunu unutmamak gerekmez mi? 

Filozof Beydeba’nın anlamlı bir hikâyesi vardır. Orada der ki; ” Birgün güvercin topluluğu bir avcının tuzağına düşerler. İlk anda her biri ayrı ayrı çırpınmaya başlarlar. İçlerinden bilge olan güvercin onların bu haline bakar ve; Arkadaşlar böyle giderse bir müddet sonra hepiniz güçten düşeceksiniz. Gelin hepiniz aynı anda kanat çırpın ve birde öyle kurtulmayı deneyin der. Güvercinler denileni yaparlar. Güçlerini ayna anda kullanırlar. Böylece avcının tuzağını da söküp götürürler” 

Bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da Samsunda tek tek çırpınma ve ayrı hesaplar peşinde koşmanın kimseye fayda getirmediğini ve de getirmeyeceğini herkesin bilmesi gerekir. Ne yazık ki Samsunda bugüne kadar bencil düşüncelerle ciddi bir güç kaybedilmiştir.  Artık söz konusu Samsun olunca siyasetçisi, ekonomisti, yatırımcısı, medyası ile birleşip aynı anda kanat çırpmanın zamanı gelmiştir.

Bu erdemliliğin gösterildiği gün ciddi adımlar atılmaya başlanmış olacaktır. Artık ben yerine biz, biz yerine de hepimiz ifadelerinin yer alacağı Samsun görmek istiyoruz. Samsuna hizmet adına bir çivi çakanları hiç kimse unutmayacak onlara minnettar kalacaktır. Bundan kimsenin kuşkusu olmasın.

Samsun için el ele gönül gönüle… 

26 Mart 2007 Pazartesi

Kafkasya'dan Göçe ilişkin Rakamlar


1860'lı yıllarda Kafkasya'dan göçederek Osmanlı Devleti'nin o günkü topraklarında iskân edilen Kafkasyalıların sayısı tahmini olarak 700 bin-1 milyon arasındadır. Osmanlı Devleti'nin nüfus yapılanmasını inceleyen Ubucini, ilk göç dalgasının sona erdiği 1864'te Osmanlı topraklarındaki Kafkasyalıların sayısının 700 bine ve bu rakamın yüksek ölüm oranlarının azaltılmasına rağmen 1866'ya kadar 1 milyona ulaştığını tahmin etmiştir. Bir diğer araştırmacı Marc Pinson, 1860'lı yılların ilk yarısında Kuzeydoğu Kafkasya'dan göç edenlerin sayısının 522 bine ulaştığını belirtmektedir. Bir diğer önemli çalışmada Berzhe, Rus kaynaklarını tarayarak 1858-1866 periyoduna Karadeniz limanları yoluyla Kafkasya'yı terkedenlerin sayısını 493.194 kişi olarak vermektedir. Berzhe bu sayıya incelediği yıllarda Kafkasya'ya kara yoluyla terkedenleri katmadığı gibi sonraki yıllarda göç edenlerin sayısına dair bir tahminde de bulunmamıştır.
      
Karayolu ile Kafkasya'dan göçedenlerin de deniz yoluyla göçedenlerin sayısına yaklaştığı tahmin edilmektedir. Ayrıca Berzhe'nin verdiği sayı Çarlık Rusyası resmi makamlarının bilgisi dahilinde göçedenlerle sınırlı olduğundan gerçektekinden daha düşük olma ihtimali kuvvetlidir. Çarlık ve Sovyet dönemlerinde Kafkasya nüfusu ile ilgili çalışmasında V. A. Sarafyan, Ömer de Helle'e atıfta bulanarak Kafkasya'dan göç edenlerin sayısını 2 milyon olarak vermekte ve Shnistlerin bu sayıyı 1.5 milyon olarak bildirdiğini belirtmektedir. Bu sayıların tamamı 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşı öncesinde oluşan göç akımları ile ilgili olduğundan genel olarak göç olayına katılan Kafkasyalıların tamamını yansıtmaktan uzak olduğu halde göçün nasıl büyük bir kitle hareketine yolaçtığı hakkında fikir vermektedir. Göçler sonunda Rus-Kossakların da iskân edilmesine rağmen Kafkasya nüfsunda ortaya çıkan azalma göçün demografik etkisini çok güzel göstermektedir. Kuzey Kafkasya'nın 1850-1860 yıllarında 3.200.000 olan toplam nüfusu 1897 nüfus sayımında yarı yarıya azalmış olarak 1.662.000 kişiye düşmüştür.

Bütün etkili faktörlen dikkate alınarak 1859-1879 yılları arasında 2 milyon Kafkasyalı'nın anayurtlarından göçetmek zorunda kaldığı gerçekçi bir tahmindir. Fakat bu göçmenlerin ancak 1.5 milyonu hayatta kalmış ve Osmanlı topraklarında yerleşmiştir. 1881-1914 yılları arasındaki devrede önceki göçmenlere ilave olarak 500 bin Kafkasyalı daha Kafkasya'dan göç etmiştir. Bu dönemde Kazan ve İdil-Ural bölgesinden de Türk-Tatar ve Başkırd Türklerinin önemli miktarda Osmanlı topraklarına göç ettiği bilinmektedir.Kafkasyalı göçmenlerin önemli bir kısmı, muhtemelen toplam nüfuslarının %20'si kötü beslenme ve salgın hastalıklar sebebiyle hayatını kaybetmiştir. Kafkasya göçmenlerinin büyük bir kısmını barındıran Samsun'da 1864-1865'te ölüm hızı, günde 120-150 ölüm gibi çok yüksek oranlara çıkmıştı. Yine büyük bir intikal noktası olan Trabzon'da 1865'te 53 bin ölü kaydedilmiştir. O günkü nüfusla oranlandığında bu rakamların gösterdiği gerçek daha iyi anlaşılacaktır.

Bu büyük nüfus hareketinin hedefi olan Osmanlı topraklarına göçmenlerin yerleştirilmesi hususu o günkü Osmanlı Devleti'ni önemli bir meseleyle yüz yüze getirmiş ve devrin yöneticileri o günün şartları düşünüldüğünde son derece tutarlı ve başarılı bir iskân politikasını belirleyip uygulayabilmişlerdir.

II. Abdülhamid Han döneminde daha önce kurulmuş olan İdare-i Umumiye-i Muhacirin Komisyonu geliştirilerek eski Suriye Valisi Naşid Paşa yönetiminde göçmenlerin günlük harcamaları için yemiye verilmesi, geçici olarak kalacakları yerlerin hazırlanması ve daimî iskân mahallerinin belirlenmesi gibi önemli konularda çalışmalar yapmıştır. Göçmenler meselesinin çözümünde gerekli malî kaynak hususunda sıkıntıyla karşılaşan Osmanlı hükümeti aldığı 30 bin Osmanlı Lirası borca karşılık olarak yabancı sermayeli Osmanlı Bankası ve diğer kaynaklara geçiy ücreti iki katına çıkartılan Karaköy köprüsünün gelirini karşılık göstermişti. Bu yıllarda devletin mali durumunun son derece bozuk oluşu, göçmenlerin iskânı hususunda bazı yönetim katlarında huzursuzluğa yol açmışsa da II. Abdülhamit Han, "Halife-i müminin ve'l-müminat" sıfatıyla insiyatifi elden bırakmayarak hem göçmenlerin hem de Osmanlı müslümanlarının gözünde mümtaz bir mevkiye yükselmiştir. Kendi ifadeleriyle "Rusyaca, din ve diyanetimize olan taarruz ve halelden dolayı Hz. Peygamberin (s.a.v.) sünnet-i seniyyesine baş eğerek Kafkasya'dan hicret" eden Kafkaksyalılara yakın ilgi ve güzel muamelede II. Abdülhamid Han'ın annesinin Kafkasyalı oluşunun etkili olduğu söylenmiştir.

1899 yılında II. Abdülhamit Han, göçmen işleriyle ilgili komisyonun bizzat başına geçmiş ve doğrudan doğruya göç meselesinin içinde yeralmıştır. Bu yıllarda Anadolu'ya göçetmekte olan Kafkasya'lı kafilelere Ermeniler tarafından saldırılarda bulunulduğuna dair haberlerin yoğunlaşması üzerine devlet, Rusya nezdinde girişimlerde bulunarak Kafkasyalı göçmenlerin can ve mal güvenliklerinin teminini talep etmiştir.

Osmanlı topraklarına yerleşen göçmenler 6 yıl süreyle askerden muaf tutuldukları gibi mali durumları düzelene kadar 10 yıl süreyle de vergi muafiyetinden yararlanıyorlardı. Yine hükümet tarafından gerekli tarım aletleri ve tohum yardımı yapılarak ziraate yönlendirilen göçmenler stratejim kaygılarıyla Rus sınırına yakın, nüfusu az veya etnik yönden karışık yörelerde yerleştirilmişlerdir.Osmanlı Devleti göçmenlerin iskânında kendi yararına en uygun yerleştirme planını uygularken özellikle Kafkasyalı göçmenlerin yerleştirilmesi hususunda Rusya'nın müdahalesiyle karşılaşmıştır. Uzun Kafkasya mücadelelerinde Kafkasyalıları yakından tanıyan ve onların savaşçı nitelikleri yanında disiplinli geleneklerinin verdiği azmi iyi bilen Ruslar, göç eden Kafksayalılardaki Rus düşmanı duyguları da 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'na Osmanlı ordusu saflarında katılan Kafkasyalılarda test etmişlerdi.
      
Bütün bu sebeblerle Rus Çarlığı, Osmanlı Devleti'nden "Kafkasyalı göçmenlerin Rus sınırlarından önemli bir uzaklıkta ve her hâl ü kârda Erzincan, Tokat, Amasya ve Samsun hattından daha Batı'da yerleşmelerini" resmen talep etmiştir. Osmanlı yöneticileri Kafkasyalıların iskânında genellikle bu talebi gözetmişlerdir. İskân politikasını dikkatle izleyen Rus hükümeti, devamlı olarak Kafkasyalı göçmenlerin Anadolu'nun güney bölgeleri ve Suriye'de yerleştirilmesini Osmanlılara tavsiye etmiş ve bu konudaki ısrarları baskı denebilecek boyutlara ulaşmıştır. Öte yandan İngiltere, Yunan hükümetinin görüşüne uygun olarak Batı Trakya'da 8.000 Kafkasyalı ailenin yerleştirilmesi planına itiraz etmiştir. Daha önce 1876'da toplanan İstanbul Konferansı'nda "Kafkasyalı göçmenlerin Rumeli'de iskân edilmemesi" kararlaştırılmış ve bu karardan önce Rumeli'de iskân edilmiş olan Kafkasyalılar ikinci bir göçün sıkıntılarını yaşamak zorunda bırakılmışlardır.

Bu şekilde devletlerarası pazarlıklara konu olan Kafkasyalı göçmenler, yoğun olarak Trabzon, Samsun, Sinop, Adapazarı, Kayseri, Sivas, Erzurum, Çorum, Çankırı, Bursa, Eskişehir, Tokat şehirlerinde iskân edilirken bir kısmı da Diyarbakır, Mardin, Muş, Halep, Şam gibi Osmanlı topraklarının güney kesimlerinde yerleştirilmişlerdir. Öte yandan bir grup Kafkasyalı da Dobruca, Varna, Köstence, Burgaz, Sofya gibi bugün Bulgaristan ve Romanya sınırları içinde kalan yerlerde iskân edilmiştir. Hatta dinî saikleri kuvvetil olan bir grup Kafkasyalının doğrudan Filistin'e göçederek o zaman Osmanlı'ya bağlı olan Kudüs ve havalisinde yerleştikleri bilinmektedir. Filistin'deki Rus konsolosu 1883'te Yafa'ya ulaşan bir Osmanlı gemisi ile 365 Kafkasyalı'nın geldiğini ve bu gelenlerin sadece kutsal yerleri ziyaret etmekle kalmayıp Ürdün nehri boyunca yerleştirdiklerini Moskova'ya rapor etmiştir. Osmanlı Hariciye Arşivi, Rusya'dan göç etmeleri kabul edilen Müslümanlar ve Rus istilasından sonra yurtlarından hicret eden Kafkasyalı ve Kırımlılar ile ilgili bilgilerin birçoğunu ihtiva etmektedir. 1895'ten 1908'e kadarki sürede Kafkasya'dan göç etmelerine izin verilen Müslüman gruplara örnek olarak 1895'te Kuban bölgesinin Volni, Kuna Gazi, Korgakav, Urup ve Karamunsin köylerinden bin aile İzmit'e ulaştıktan sonra trenle Ankara'ya sevkedilmişlerdir. 1899'da İdil-Ural bölgesindeki Ufa ve Tamarra'dan 395, 353 ve 791 aileden oluşan 3 ayrı gruba izin verilerek Rostov üzerinden gemilerle İstanbul'a doğru yola çıkarılmışlardır. 1906'da Uyum'un Kubarti kabilesinden 233 aile ve Kuban'dan 372 ailenin göçüne izin verilerek Adana vilayeti ilçelerinde yerleştirilmişlerdir.

Bu göçler sonunda Osmanlı Devleti'nin ve özellikle Anadolu'nun yoğun etnik değişimlere uğradığı bir sosyolojik gerçektir. Genel olarak göç hareketinin en önemli siyasi sonucu 1701'deki Malazgirt zaferiyle simgelenen Anadolu'nun Türkleşmesi ve İslamlaşması sürecinin tamamlanmasını sağlaması olmuştur.