15 Eylül 2016 Perşembe

Frunze'nin Türkiye Anıları'nda SAMSUN -II


S A M S U N
31/X I/XII 1921
II
31 Kasımda bütün günümüzü Samsun’da geçirdik. Bu günü kenti tanımaya, yöneticilerle tanışmaya ayırdık. Şehir yüksek. Oldukça düz bir dağ kütlesinin eteklerine kurulmuş. Kürt Irmak ve Mert Irmak sularının akıntısıyla bölünmüş bu kütle. Konumunun güzelliği ilk bakışta büyülüyor insanı. Daha uzaklardan, denizden bakıldığında Samsun koyunu üç taraftan saran dağların yamacına serpilmiş beyaz ev kümeleri çarpıyor göze.

Şu anda Samsun'un yerleştiği yerde eski çağlarda zengin Yunan kolonisi Amisos bulunuyormuş. Amisos’tan kalan sayısız mezarlar, suyolları, yeraltı sarnıçları ve bina yıkıntıları hâlâ günümüze değin sapasağlam kalabilmiş. Bura halkı tarafından «Kara Samsun» diye adlandırılan bu kalıntılar kentin kuzey batı kesiminde; Samsun koyunun batı kıyısında, denize doğru dimdik inen tepe zincirinin üzerinde bulunuyor. Şimdiki Samsun’un büyük bir kısmı Mert Irmağının alüvyonlarının oluşturduğu, koyun kıyısı boyunca uzanan dar ovada kurulmuş. Zaten Karadeniz’in güney kıyılarındaki birkaç önemli ova da hep bu şekilde meydana gelmiş.

Nehirler kendi büyüklükleri oranında dağlardan denize doğru taş, kum ve çamur taşıyorlar. Deniz dalgaları da bunların hemen hemen hepsini yine kıyıya atıyor ve böylece nehrin ağzında kum sığlığı oluşuyor. Sığlık yavaş yavaş büyüyor ve bir bitki tabakasıyla örtülerek ova haline geliyor. Bu tür ovaların en büyükleri Karadeniz havzasının en önemli İki nehrinin ağzında oluşmuş: Yeşil Irmağın ağzında, Samsun’un batısında alçak Çarşamba yarımadası ve Samsun’un kuzey batısında Kızıl Irmak nehrinin ağzında Bafra. Ovaların büyümesi son derece hızlı bir tempoyla oluyor. Öyle ki, şu anda denizden 20 verst İçerde bulunan Bafra, (eski adı Pavrohe) bundan bin yıl kadar önce tam deniz kıyısında bulunuyormuş. E. Reklyu (21) nun yazdığına göre daha XVII. yüzyılda bu limana gemiler uğrarmış.

Asıl Samsun koyu, Mert Irmak ile Yeşil Irmağın ağızlarının arasındaki yirmi verstten fazla çaplı yarım daire şeklindeki büyük körfezin batı bölümünü meydana getiriyor. Koy kuzeyden oldukça önemli bir çıkıntıyla, denize dik, Kara Samsun tepeleriyle uzanan Kaleon Burnu çıkıntısıyla kapalı. Burunda bir de deniz feneri var. Koyun güney batı kesiminde ise daha alçak bir çıkıntı görülüyor. Burada kayalık ve dik dağlar neredeyse denizin İçine kadar ilerliyorlar. Böylece Samsun ovası koyun içinde İki yandan dağlarla çevrilmiş gibi duruyor. Demir atılacak yerin derinliği 25 fut (F u t : 30,5 cm. ye eşit Rus uzunluk ölçüsü birimi.). Şehirle Kaleon Burnu arasındaki 18 futluk derinlik kıyıdan 300 sajen (S a jen : 2,13 cm’ye eşit Rus uzunluk ölçüsü birimi.) açığa kadar uzanıyor. Daha sonraki 30 futluk derinlik 560 sajen ilerilere kadar sürüyor. Kentin güney yönündeki derinlik daha fazla. Taban hemen her yerde kumlu çamur; Kaleon Burnunda ise kayalık. Biraz daha güneyde, kuzey batıya doğru 175 sajen kadar uzanan eski bir dalgakıranın küçük kalıntıları var.


Samsun limanı daha önce de söylediğim gibi kuzey - batı, kuzey-doğu ve doğu rüzgârlarına açık. Bu nedenle demir atıp tutunabilmek kolay olmuyor. Özellikle Aralık, Ocak ve Şubat aylarında poyraz ortalığı kasıp kavuruyor. Zaten bu rüzgârlar genellikle yağmur, kar, ya da dolu getiriyor, denizin çok kabardığı zamanlarda rüzgârın gücü 9 ball’a (Ball: Rüzgâr için kullanılan bir hız birimi.) erişiyor. Mart, Nisan ve Mayıs’da yağmur ve sis getiren rüzgârlar esiyor. Ama rüzgârın hızı 6 ball'a pek az ulaşabiliyor. Hazirandan Kasıma değin ancak hafif kıyı rüzgârlarının etkisi altında. Yılın hemen her mevsiminde sürekli olmayan, ama sert lodos rüzgârları hâkim. Hiç donmayan limanda ulaşım bütün yıl aksamıyor.

Kıyıdaki birkaç bataklık sıtmaya sebep oluyorsa da Samsun ve çevresinin iklimi oldukça elverişli sayılıyor sağlık için. Yazın çok sıcak aylarında ısı 45 dereceye değin ulaşıyor. Kışın ise çok ılık. Kar yağsa bile bir gün içinde eriyor. Isı pek ender olarak —5 dereceye kadar düşüyor. Yılın en İyi zamanı sonbahar sayılıyor.

Samsun limanına 30-40 arası büyük gemi sığabiliyor. Yükleme ve boşaltma barka tipi büyük kayıklarla yapılabiliyor. Yükleme ve boşaltmanın kolaylaştırılması için kıyının ayrı kesimlerinde demir direkler üzerine iki iskele (¡ete) yapılmış. Bunlar kayıkların küçük sandalların yanaşmasına yarıyorlar. Bu iskelelerden biri, 490 fut uzunluğunda, taştan ve demir kazıklardan yapılmış olanı gümrük iskelesi. Öteki, güneydeki, 200 fut uzunluğunda olanı, çoğunlukla tütün tekeli (Reji) için kullanılıyor.

Samsun, Canik sancağının (vilâyetinin) en büyük kenti. Burası Mutasarrıflığın bulunduğu hükümet merkezi ve konsolosların, hemen bütün Avrupa devletlerinin konsolos temsilcilerinin bulunduğu bir kent. Şu anda bunlardan yalnızca İtalyan ve Amerikan konsoloslukları kalmış. Yakın bir gelecekte Rus konsolosluğunun da açılması bekleniyor.

Gerçi Samsun koyu gemilerin durması, yükleme ve boşaltmasına az olanak veriyor, ama yine de Sivas ve Diyarbakır, ayrıca Ankara'ya gidecek büyük anayolun (şosenin) başlangıç noktası olmasından ötürü buraya pek çok gemi yanaşıyor ve devamlı olarak gemi bulunuyor. Savaştan Önce buraya şu şirketlerin gemileri düzenli seferler yapıyordu:
1. «Rus Şirketinin»,
2. Avusturya Lloydluğunun»
3. «Mesajen Mantım»
4. «Pake».

Ayrıca öteki gemiler de geliyordu: İtalyan, Alman, Türk, Yunan... Şimdi ise yalnızca İtalyan «Lloyd Triyestino» (eskiden Avusturya Lloydluğunundu bu) düzgün seferler yapıyor. Ama yine de çok sayıda gemi uğruyor limana. Fransız, Alman, Türk ve hattâ bazı Rus gemileri. Yalnız Samsun’da 20-30 büyük yelkenli kayık (sandal) var. Hemen her gün Terme, Ünye ve Giresun'dan pek çok yelkenli gemi geliyor.

Kent’te Osmanlı Bankasının bir şubesi var. Umandan bol sayıda hayvan, özellikle koyun ve buğday ihraç ediliyor. Hattâ yumurta, yün ve deri de gidiyor. Bunları İstanbul ve İtalya’ya götürüyorlar. İhraç Trabzon’dakinden daha çok, ithal ise daha az. Özellikle şeker, manifatura, petrol (Amerikan, ya da kaçak olarak Bakû petrolü) getiriliyor dışardan. Son zamanlarda Amerikalılar bu petrol pazarını tümüyle ellerine geçirmek için büyük çaba gösteriyorlar. Ama halk daha çok teneke kaplarla ithal edilen bizim Bakû petrolünü üstün tutuyor. Yazık ki bugüne kadar Dış Ticaret Bakanlığımız petrol ticaretine devlet düzenini getiremediği için bizim petrolümüz buraya yalnızca kaçak olarak getiriliyor.

Kent, Trabzon ile kıyaslanırsa, şehir mimarisi yönünden daha üstün. Burada oldukça geniş ve iyi plânlanmış sokaklar (eski Türk kesimi dışında), çoğu iki, hatta üç katlı Avrupa tarzında evler var. Sokakların ve genellikle şehrin temizliği gözden kaçmıyor. İskeledeki geniş depo, albümin fabrikası (şimdi çalışmıyor), Gümrük binası, «Reji» kumpanyasının büyük yapıları ve tütün fabrikası insanın dikkatini çeken büyük yapılar. Şehirde 500 kadar mağaza ve dükkân, 70 kadar fırın, 30 dan fazla büyük han (2500 den fazla at alıyor) iki de otel var. Bunlardan birinde, Rus uyruklu Rumların kaldığında, çok güzel kaynak suları akıyor.

Kültür bakımından işler pek de parlak sayılmaz. Bir lise var, birkaç da ilk okul. Sayıca yeterli oldukları söylenemez. Şehirde bir gazete basılıyor. Onun dışında İstanbul baskılı gazeteler, özellikle «İleri»(22) «Vahit» (33) gazeteleri yaygın olarak okunuyor.

Binalar çoğunlukla iki katlı: Birinci kat taştan, ikinci kat ise ahşap. Ama tümüyle taştan, ya da ahşap binalara da rasIanıyor. Evlerin çatıları arada demir kullanılsa da daha çok kiremitle örtülü.

Bir zamanlar Samsun bir deniz kıyısı kalesiymiş. Oysa şimdi, sağlam bir kale görünümünde değil. Eski çağlardan kalma üç eski kale harabesi var. İkisi koyun kuzey kesiminde, biri güneyinde. Bugün tamamen yıkılan bu kalelerin sadece harabeleri kalmış. Kentin girişinde yüksek bir yerde 600 kişilik bir hapishane var.

Kentin halkı Türk, Rum ve az da Ermenilerden oluşuyor. Şu son zamana, yani Samsun bölgesinde Rum isyanı çıkana değin, Türkler ve Rumlar aşağı yukarı sayıca eşitmiş. Şimdi ise yetişkin erkeklerin (Rumlardan hiç yok) - Trabzon’da olduğu gibi - hepsi askere gitmişler ve ülkenin içlerine görev başına koşmuşlar. Genel nüfus oranı kesinlikle Türklerin lehine değişmiş. Samsun’daki 27000 nüfustan şu anda Türklerin sayısı 18-20 binden az değil. Kente yakın bölgelerde yaşayan halka bakılacak olursa onlar da karışık: Türkler, Rumlar, Çerkezler ve Kürtler. Eskiden Rumlar daha çoğunlukta İken geçen yıl, İsyandan sonra yok denecek kadar azalmış ve bir zamanlar kentin hemen yakınında başlı başına çok zengin bir bölge olan bu yerler, birden boşalıvermiş. Kentten başlayarak geniş bir sahada yani Samsun'dan Bafra, Amasya ve Çarşamba yönüne giden yollar boyunca, kentten 25-30 verst uzaklara değin hiç bir Rum köyü kalmamış. Birkaç tane kaldıysa da Müslümanların olmuş artık.

İsyancı Rumlarla Türkler arasındaki savaşın karşılıklı birbirlerini yok etme şeklinde olması, olağan kabul ediliyor. Bunun sonucu dört başı mamur olan bu yerler harabeye çevrilmiş. Rumların bu ayaklanması bir yok etme nedeni sayıldığı için bizim geldiğimiz sırada bir tenkil müfrezesi yollanmış.

Bu kanlı katliamdan sonra, kadınların ve çocukların çoğunlukta bulunduğu sağ kalan binlerce Rum, ormanın içlerine kaçmışlar ve oradan, arada bir Türk köy ve kasabalarına baskınlar yapmaya başlamışlar. Oldukça da başarıya ulaşmışlar. İsyan hazırlanmış, İstanbul ve Atina’dan gelen ajanların yönetimi altında örgütlenmiş ve Karadeniz kıyısında. Büyük Yunanistan'ın himayesi altında yeni bir Rum Devleti (Pontus Devleti) kurulması siyasi amacıyla çalışmaya başlamış. 1921 yılında ilân edilen seferberlik de bu İsyanın çıkmasına neden olmuş.

Samsun’dan çıkan yollar şunlar: Karadeniz kıyısı boyunca:
a) Kısmen şose, kısmen toprak araba yolu olan Ünye yolu 85 verst.
b) Aynı yol Bafra’ya değin 40 verst. Bu şose daha sonra ülkenin ötelerine, ta Kafkasya’ya değin gidiyor. Kavşak noktalarında türlü şose ve toprak araba yollarıyla birleşiyor bu yol.

Samsun’dan Havza’ya kadar 80 verst.
Samsun'dan Amasya’ya 120 verst,
Samsun’dan Tokat’a 215 verst.
Samsun'dan Sivas’a 130 verst,
Samsun’dan Yozgat’a kadar (Amasya üzerinden) 250 verst, (Çorum Alaca üzerinden)
261 verst.
Samsun'dan Kayseri’ye kadar 375 verst,
Samsun'dan Tarsus’a (Akdeniz kıyısı) Kayseri üzerinden 620 verst.
Samsun’dan Ankara'ya (Çorum - Sungurlu üzerinden) 410 verst, (Çorum - Yozgat üzerinden) 511 verst.

Genel olarak denebilir ki Samsun, tüm Orta Anadolu’nun, Kızılırmak nehrinin kıvrımı yöresinin limanı durumunda.

Samsun bölgesi tütüncülüğün en önemli merkezlerinden biri olarak ün yapmış. Gerçekten1 de tütün çevre köy halkının en belli başlı ekonomik kaynaklarından biri. Samsun tütünü Türk tütünlerinin tümünden daha iyi sayılıyor. Son zamanlarda, bundan önceki emperyalist savaşın ve özellikle yukarda sözü geçen ayaklanmanın, halkın gelirinin bu dalına da en büyük darbeyi vurduğuna kuşku yok. Emperyalist savaş sonunda biriken tüm yedek tütün Amerikalılar tarafından satın alınıp götürülmüş. Yeni yetiştirilen ürün ise kentte tütün fabrikasına bile güçlükle yetiyor.

Somsun Mutasarrıfı Faik Bey bana lütuf göstererek fabrikayı gezmemi ve fabrikanın şu anda içinde bulunduğu durumu görmemi sağladı. Fabrika’da 300 kadar işçi çalışıyor. Eskiden daha fazlaymış. İşçilerin büyük çoğunluğu kadınlar (özellikle Rum kadınları) ve çocuklar. Çocukların yaşı 9 -10 arasında değişiyor.

İşçi ücretleri gündelik olarak çocuklar için 10 -12 kuruş ile, kalifiye işçiler için 1 lira arasında. Samsun’da ekmeğin 1 funtu (Funt: Ağırlık ölçüsü birimi, 409,5 grama eşit.) 6 kuruştan(24) satılıyor. Günde 11 saat çalışılıyor. Bir günde 3 milyon civarında sigara üretiliyor. Bütün Türk sigaraları filtresiz yapılıyor. Fabrika «Reji» adlı bir Fransız kumpanyasına ait. Türkiye’nin tüm sigara üretimini kendi elinde tekelleştirmiş bu firma. Şu anda hükümetin eline geçmiş bulunuyor. Fabrikanın, eski bir yol mühendisi olan, çok becerikli ve enerjik bir müdürü var. Bizi sevinçle ve işin tüm ayrıntılarını göstermeye hazır bir durumda karşıladı. Son zamanlarda tütün ve sigara ihracı durmuş. Üretim ülkenin iç gereksinmesini bile güçlükle karşılayabiliyormuş. Kilikya’nın geri alınışına değin (orada Adana bölgesinde bir başka tütün endüstrisi merkezi var) Samsun, Ankara hükümetinin yönetiminde bulunan Anadolu’nun öteki bölümleri için de tek tütün endüstrisi merkezi durumundaydı.

Samsun bölgesi tütünden başka buğday ve sebze yönünden de zengin. Bir zamanlar atlarıyla da ün yapmış. Ama şimdi, uzun süren savaşlar nedeniyle ülkede at sayısı çok azalmış. Öteki ürünler de son derece yetersiz. Orta nitelikte bir at 200 250 liraya satılıyor. (1 lira Batum'da, 20/XI/1921 borsasına göre 70 000 Sovyet rublesine eşitti. 20/1/1922 yılında ise yine Batum’da 230 000 rubleye eşitti.)

Bizde, Ukrayna ve Rusya'da aynı paraya en iyisinden birkaç at birden alınabilir. Denebilir ki, eğer Türk parası Rus parasına kıyaslanacak olursa, Türkiye’deki yaşam Rusya’dakine oranla çok daha pahalı.

Yerli Türk yöneticilerinin bize karşı davranışları son derece iyi. Başlangıçta aynı Trabzon'daki gibi yalnızca resmi ve nazik bir kabul gösterdiler. Ama tanışıklığımız ilerledikçe ve sohbetlerimiz arttıkça çok daha samimi oldular.

Mutasarrıf Faik Bey oldukça kültürlü, ağırbaşlı, sakin ve çok konuşkan bir insan. Bizdeki durumu çok iyi anlıyor ve Sovyet yönetiminin ekonomi politika yönünden aldığı son tedbirlerle yakından ilgileniyor. Yunan donanmasının Anadolu kıyılarına yaptığı baskın nedeniyle Ukrayna ve Rusya ile ticari ilişkilerin bugüne değin hiç geliştirilmemiş olmasına çok üzülüyor.

Mutasarrıfla birlikte Belediye Başkanını da ziyaret ettim. Belediye Meclisi üyeleri, yargıç, müftü(26) ve birkaç önemli kişi daha toplanmıştı orada. Konuşma birkaç saat sürdü. Konu genellikle devletlerin dış ilişkileri ve karşılıklı bilgi verme sorunları üzerinde dönüp dolaşıyordu. Benim onlara verdiğim, anlattığım açık bilgiler, dinleyiciler tarafından tam, gergin bir dikkatle dinleniyordu. Bu arada her iki tarafın da ilgilenmek zorunda olduğu malların değiştirilmesi konusu üzerinde de durdular. Bizden petrol, demir, çimento, kumaş, kapkacak istiyorlar; karşılığında da hububat, yün, deri, kuru yemiş, tütün vermeyi öneriyorlardı.

Türkiye’deki yönetimin şu andaki düzenini genel çizgileriyle tanımış oldum bu arada. Devletin eski yönetim bölümündeki vilâyetler Büyük Millet Meclisi yönetiminde değiştirilmiş. Sancaklar şimdi doğrudan doğruya Ankara'ya bağlanmış. Eskiden vilâyet merkezinde bulunan Sancak yöneticileri yalnızca «Vali» adını korumuşlar. (Vali, aynı zamanda mutasarrıf demek oluyor). Böylece eski Vali adı, Trabzon'da olduğu gibi değiştirilmemiş. Sancaklar Türkiye'de eskisi gibi kazalara; kazalar da nahiye, ya da öteki adı ile Müdürlüklere bölünüyor. Nahiyeler, yani Müdürlükler ise köylere ayrılıyor. Buna Türkçe «Köy» diyorlar.

Sancakların, kazaların ve nahiyelerin (müdürlüklerin) yönetici kadroları gerekli görülen merkezlerde, ya da yönetim merkezlerinde bulunuyor. Bu yüzden merkez olarak saptanan kaza ve nahiyeler kendi başlarına iyi bir yönetim yapamıyorlar. Örnek olarak şunu verebiliriz:

Samsun kazası aynı zamanda doğrudan doğruya Canik sancağının yönetim merkezi durumunda oluyor. Arazi bakımından ve özellikle köylerin sayısı bakımından Türklerin yaşayışı ile bizim halkımızınki birbirine çok benziyor. İdari bölümleri de birbirlerini az da olsa andırıyor: Vilâyet=Sancak; Kaza = Kaza; Nahiye = Nahiye.

Bu Sancağın köylerinde yaklaşık olarak 80-100 000 kişi yaşıyor. Sancakta 3 - 4, ya da 5 kaza oluyor. İstisna olarak iki kaza bile bulunabiliyor sancakta. (Örneğin, Canik sancağında yalnız iki kaza var: Samsun ve Bafra).

Kazaların nüfusu ise 20 - 30 000 civarında. Her kazanın4 ile 6 arasında, bazen daha fazla nahiyesi var. Nahiyelerde 5000 civarında nüfus bulunuyor. Bir köyde ise genellikle 40 İle 100 arasında ev oluyor. 100 den fazla ev bulunan köy çok az, bu köylerde genellikle Hristiyanlar (Rumlar) oturuyor. Ama yine de buradaki insanların fonksiyonu ve genel çizgilerine bakıldığında bizimle Türk yönetim bölümü arasındaki benzerliğin tam anlamıyla doğru olduğu anlaşılıyor.

Sancak yönetim kadrosunun başında Mutasarrıf bulunuyor. Onun ardından sırasıyla şu rütbeler geliyor:
1) Şeriat yasalarına göre yargıçlık yapan, Müslümanların dini yöneticisi, «kadı» (hakim, naib).
2) Sancağın mali işlerini yöneten muhasebeci.
3) Kalem müdürü: Tahrirat Müdürü.
4) Şeriatı yorumlayan, Müslümanların dinsel yaşantısını düzenleyen işlerde karar (fetva) veren müftü...

Mutasarrıftan sonra asıl yönetim organı olarak Sancak Yönetim Kurulu var (Meclis İdare Liva). Kurulun üyeleri yukarıda sözü edilen kişiler ile seçilip gelen, bu arada Hristiyanlar arasından da seçilen üyelerden oluşuyor. Kurulun başında ise mutasarrıf bulunuyor.

Bu yönetim kurulu bütün mali işlere bakıyor. Ondalık vergi (aşar), hayvan koyun vergisi (egnam) ve bunun gibi öteki vergileri düzenliyor. Ayrıca yine bu kurul resmi kişilerin görevle ilgili suçları hakkında yargı organı ödevi de görüyor.

Mutasarrıfla meclisin çoğunluğu arasında doğacak herhangi bir anlaşmazlıkta Başkentin vereceği kararın bu tartışmalı sorunu çözümlemesi saptanmış. Ama kuşkusuz bu yalnızca teoride kalmış. Pratikte ise mutasarrıf her şey demek oluyor. Mutasarrıftan ve Sancağın en yüksek yönetici kadrosu olan Yönetim Kurulundan başka Sancakta bir dizi yönetim kurumlan daha var: Jandarma kuvvetleri (Jandarmanın komutanı mutasarrıftan bir ast rütbede oluyor), Polis örgütü, ayrıca türlü bürolar, daireler var: Muhasebe, vergi, sosyal işler, orman, vakıf,(30) toprak mülkiyeti kaydıyla görevli daireler ve nihayet bölge mahkemesi. Mahkeme iki türlü oluyor. Biri medeni mahkeme, öteki ise şeriat mahkemesi.

Kazaların yönetim kuruluşları da aynı sancaktaki yönetim kurumlarınınki gibi düzenlenmiş. Yalnız şu ayrılık var ki, kazaların teşkilâtı daha az ayrıntılı ve çoğunlukla her yönetim kurumunun başında bir tek memur var. Yönetimin başında da âmir olarak Kaymakam bulunuyor. Bir de yönetim kurulu var. Bu kurulun gerek kuruluşu, gerek yetkileri sancaktakinin aynı.

Nahiyelerin (Müdürlükler) yönetimi ise seçilen dört kişilik kurulun elinde bulunuyor. Bu kurul, kendi arasından bir müdür ve bir de yardımcı seçiyor. Müdür kaymakamın onaylamasıyla atanıyor. Müdürün ve nahiye kurulunun yazı işlerine bakacak bir yazıcı (kâtip) veriliyor.

Bazı nahiyelerde Müdürün emrinde bir de vergi memuru bulunabiliyor.

İdare Örgütünün en küçük ve son derecesini muhtarlıklar, köyler oluşturuyor. Son yönetim kademesinde muhtar (yaşlı) bulunuyor. Muhtar bir, ya da ev sayısına göre birkaç komşu köyden, yerli halktan seçiliyor. Muhtarın başkanlığında bir de yaşlılar kurulu (İhtiyar Heyeti) bulunuyor köyde. Her köyde, köye gelen memur ya da yabancı yolcuların konaklamalarını sağlamak, onlara yer göstermekle görevlendirilmiş bir de çavuş seçiliyor. Kentlerin semtlerinde (mahalle) de tıpkı nahiyelerin köyleri örnek alınarak bir yönetim örgütü kurulmuş. Yani Muhtar ve İhtiyar Heyeti.

Bu arada şunu öğrendim: Şimdi mevcut olan tüm bu yönetim örgütü yakın bir gelecekte değişecekmiş. Sözü edilen değişiklik yasası Mecliste görüşülmüş, en kısa zamanda yayınlanacakmış. Kanunun içeriği yönetim organlarının seçimle atanması, organların tam bir uyumla çalışması ilkelerini öngörüyor. Yalnız âmirler (mutasarrıf ve kaymakamlar) merkez hükümetçe onaylanacak, hattâ atanacaklar. Bütün ötekiler ise seçimle işbaşına gelecekler. Böylece şu andaki yasalara göre danışma organları durumunda olan şimdiki yönetim kurulları tam yönetim organları haline gelecek.

Aynı gün Samsun’da bulunan 10 uncu avcı tümeni karargâhının komutanını ziyaret ettim. Tümen komutanı, Trabzon'daki Sami Sabit Bey'den apayrı yaradılışta bir adam. Bu, tam bir kıta subayı; tam bir eski, emektar asker tipi. Yalnızca kendi işini bilen ve ilgilenen, öteki konularla ise yalnızca kendini ilgilendirdiği ölçüde ilgilenen biri. Sorunları doğrudan doğruya, açık açık ortaya koyuyor ve her türlü kurnazlıktan, kaçamaktan uzak, içten cevaplar veriyor. Bir saat süren sohbetten sonra tam bir dostlukla ayrıldık. Kışla ve birlikleri gezmemizi önerdi, ama artık çok geç olmuştu. Bu geziyi benim geri döndüğüm zamana bırakmamızı kararlaştırdık sonunda.

Akşam odamda, İstanbul’daki Türk gazetesi «Vahit» in Ankara’dan İstanbul’a dönmekte olan muhabirini kabul ettim. Benden bütün heyetimiz ve öteki konular hakkında bilgi aldıktan sonra kendi konuşma sırası geldiği zaman muhabir Ankara ve İstanbul’daki yaşantıyı anlatmaya başladı. Rusya’ya karşı düşmanca davranışların nedenleri üzerinde ve birkaç İstanbul halk gazetesinde son zamanlarda yayınlanan dizi makalelerdeki genel tavırlar üzerinde durduk. Bana, Ulusal Kurtuluş Hareketine sempati duyan İstanbul'daki Türk çevrelerinde, son zamanlarda Rusya'nın Türkiye ile dostluk bağlarını koparmak istediğine ilişkin bir izlenim uyandığını, oysa şimdi kendisinin bunun yalan olduğunu bizzat gördüğünü, İstanbul'a gider gitmez en kısa süre içinde gerekli yazıları yazacağını anlattı.

Vrangelevciler onun söylediğine göre Bulgaristan’a ve Sırbistan’a gönderilmiş Ama daha hepsi gönderilememiş. Kutepov ordusu birliklerinin yine eskisi gibi Gelibolu’da durduklarını anlattı. Beyaz Ordu'nun büyük çoğunluğunda o eski aktiflikten pek iz kalmamış. Hemen hepsi yurda dönmeyi hayal ediyorlarmış. Yalnız Generallerin ve yaşlı subayların büyük çabalarıyla örgütlendiği ve yönetildiği için bu düşünceler bugüne değin tam olarak ortadan kalkmamış. Bütün göçmenlerin maddi durumları
son derece korkunçmuş. Genellikle hafif vurgunlarla, ticaretle, bazan da fiziki emeklerinin karşılığında geçiniyorlarmış. Çok sayıda pavyonlar açılmış, büyük, canlı ticaret yapılan yerlerde. Böyle pavyonlarda, örneğin son Kuban hareketinin düzenleyicisi olarak bilinen, Vrangel'in adamlarından General Fostikov gibiler bulunuyormuş. İstanbul’daki Rus kadınlarının nasıl bir durumda bulunduğu, şu anda karşımda bulunan, konuştuğumuz kişinin öğrendiği Rusça sözlere bakılırsa daha iyi anlaşılabilir: «Ah, ne kadar da kibarsınız!» «Siz benim çok hoşuma gidiyorsunuz!»...

Eski müttefiklere karşı istisnasız hepsinin davranışı son derece düşmanca. Onlardan, aşağılamaları ve alaylı davranışları, her adımda onları itip kakmaları yüzünden nefret ediyorlar. İster istemez Harkov'dan ayrılışımdan önce General Slaşçev’in söylemiş olduğu şu sözler geldi aklıma: «Eğer siz İngilizlerden ve Fransızlardan nefret eden insanları bulmak istiyorsanız, onları buralarda değil, orada, yurtdışında arayınız...» Evet, kuşkusuz çok haklıymış.

Beyaz Ordu mensupları burada, Samsun’da da var. Bizim kaldığımız otelin yemek salonu hep onlarla dolu. Bizim heyetle çok yakından ilgileniyorlar ve Rusya hakkında bilgi almak için can atıyorlar. Bunların çoğunluğu Çerkezler, Osetinler ve Kuzey Kafkasyalı eski dağlı subaylar. Ama aralarında Ruslar da var. Bize karşı davranışları düşmanca değil, ama pek dostça da sayılmaz.

Gergin bir merakla dolular. Kızıl ordunun aşırı disiplini büyülemiş sanki onları. Eski amirleri ile karşılaştıkları zaman hemen selâm veriyorlar. Beyazlar: «Yoksa sizde, Kızıl orduda, selâm vermek yine eski usule göre devam ediyor mu?» diye soruyorlar. Onlar da: «Bu kesin değil, ama biz bunu nezaket gereği yapıyoruz» diye karşılık veriyorlar. Eski, bıyıklı bir subay «Bolşevikler zaten hep böyle Allah’ın belâsıdır!» diye itiraf ediyor. Bunu ne duygu dolu, ne de ateşli bir sesle söylüyor, yalnızca başını çeviriyor öte yana.


Maddi durumları çok kötü. Kooperatif kurarak lokanta açıyorlar. Bazıları da öğretmenlik bularak çalışıyorlar. VTSIK'n (VTSIK: Bütün Rusya Merkez icra Komitesi.) eski Beyaz Ordu taraftarları için genel af çıkardığından hiçbirinin haberi yok. Ben, hemen bunun yerli basında yayınlanması ve duyurulması için girişimde bulundum. (Sayfa: 26 - 39)
(-Devam Ediyor)

10 Ağustos 2016 Çarşamba

Frunze'nin Türkiye Anıları'nda SAMSUN -I

Ukraynalı Devrimci Lider
Frunze'nin Türkiye Anıları
Cem Yayınevi, İstanbul,1978


KARADENİZ'İN ÖTE YAKASINA
“Bizler kendi işlerimize öylesine dalmışız ki, dikkatlerimizi bir an olsun bizim dışımızda olup biten olaylara çevirmeyi akıl edemiyoruz. Ancak, 'bir tehlike gelebilir’ düşüncesiyle olsa gerek, yalnız Batı komşularımızı, o da bilinen ölçülerde izleyebiliyoruz. Güney ve Doğu sınırlarımızın ötesinde olanlardan ise çoğunlukla ya hiç, ya da çok az bilgiye sahibiz. Oysa hem, politik ve ekonomik çıkarlarımız açısından hem de dünyadaki kurtuluş hareketlerinin geleceği açısından bu olaylar büyük ilgi çekmektedir.

En yakın güney komşumuz olan, TÜRKİYE bu konuda özellikle önemlidir bizim için. Orada da emperyalistlerle yapılan savaşın hemen ardından halk yeniden silâha sarılmak zorunda kaldı. Ve topların gürültüsü şu ana değin hâlâ kesilmedi.” «Komünist» Gazetesi, Sayı : 223, 6 Ekim 1921.” (Sayfa: 5)



ANKARA'YA YOLCULUK
I
BATUM’DAN SAMSUN'A
26/XI/1921 30/XI/1921

Bizim Ukrayna heyeti 26 Kasımda Türk topraklarına vardı. Batum’dan sefer yapan İtalyan gemisi «Sannago»yla Trabzon kentine geldik. Gemi oldukça büyüktü. Bir zamanlar Avusturya İmparatorluğu'na aitmiş. Ama şimdi AvusturyalI'ların tüm ticaret filosu ve yolcu gemileri İtalyan'ların eline geçmiş durumda. Gerek gemi komutanının, gerek tüm komuta heyetinin bize karşı davranışı son derece nazik ve sevimli. Tayfaların bulunduğu kamaralardan birinde yoldaş Lenin’in resmi asılı. Gerçi bu, bir şeyler gösterir, ama pek o kadar da fazla sayılmaz. Çünkü aynı yerde, hemen bunun yanında asılı bir başka portre daha var. Büyük adamlardan birinin, anlaşılan İtalyan Kral ailesinden birinin resmi.

Burada, Trabzon'da, karaya çıkmak yerine, Sinop’un batısındaki İnebolu limanına gitmemiz önerildi. Oradan bir şose yolla, çok daha kısa bir yolla (305 verst) Ankara’ya gidilebiliyormuş. Ama kaptanla yapılan konuşma sonucunda kaptanın, heyeti İnebolu’da karaya çıkarma garantisi veremeyeceği ortaya çıktı. Gerekçe olarak da Karadeniz’de sık sık fırtına ve boranın görüldüğü ve fırtınalı havalarda İnebolu’ya inmenin mümkün olamayacağı, çünkü orada herhangi bir liman bulunmadığı gösterildi. Demir atılacak yer kıyıdan çok açıktaymış ve kıyıya yaklaşmak son derece tehlikeliymiş. Böylece ufukta Ankara değil İstanbul görünüyordu. Yani Ankara hükümeti ile değil, Britanya'nın Yakın Doğu'daki çıkarlarının koruyucusu Sir Herbert Harrington, (*) ya da onun Yunanlı dostlarıyla konuşmak zorunda kalacaktık.

Neticede Trabzon’da (2) inmek zorunda kaldık. Oysa burada inmemiz gerek zaman kaybı, gerek şimdiki Türkiye başkentine gidilecek yolun elverişliliği bakımından hiç de uygun değildi.

Trabzon’a sabahleyin geldik. Hava kapalıydı. Denizde hafif bir çalkantı vardı. Sağlık muayenesinden sonra Liman Komutanlığının gönderdiği kayıklara atladık. On beş dakika sonra iskeleye varmıştık, iskelede Liman Komutanı ile kentin Polis Müdürü bekliyordu bizi. Trabzon valisi adına gelmişlerdi ve onun adına karşıladılar. Böylece daha önceden hazırlanmış faytonlara binerek bize ayrılan otele gittik.

Trabzon'da endişe içinde tam dört gün kaldık. Deniz her zaman fırtınalıydı, düzelmiyordu. Türk kıyılarının tüm limanlarıyla haberleşme kesiliyordu. Yalnız bu arada şunu belirtmek gerekir ki, Karadeniz kıyısındaki Türk kentlerinin limanlarına liman diyebilmek çok güç. Bütün bu kentler, Rize, Trabzon, Giresun, Ordu, Samsun İnebolu, tamamen denize açık yerlerde kurulu. Fırtınalı havalarda buralara sığınmak oldukça tehlikeli. Tek sığınak yeri olan Sinop, son derece güzel ve doğal bir koruyucu limana sahip.

Ama aslında deniz trafiğine kapalı. Çünkü (geçen emperyalist savaşın daha ortadan kaldırılmamış mirası) bir mayın tarlası haline getirilmiş. Bu nedenle çoğu kez, örneğin İstanbul’dan İnebolu’ya gidecek yolcular tâ Samsun’a kadar gitmek ve oradan geri dönmek zorunda kalıyorlar.

Ticaret gemilerine gelince, onlar ya yakınlardaki sakin bir yerde (örneğin Samsun'la Ordu arasındaki Vona burnu yakınlarında) ya da kıyıdan oldukça uzakta, açık denizde demirliyorlar. (Sayfa: 13 – 15)
(…)

29 Kasım akşamı saat 9'da Trabzon’dan yola çıktık. Çok içten, sıcak bir ilgiyle uğurladılar bizi. İskeleye bir şeref kıtası, bando mızıka göndermişlerdi. Bizim Rus gemisi «Georgiy» e bindik. Bu, Karadeniz filosundan 700 tonluk bir drednottu.( Drednot: Eskiden 305mm’ lik on tane topu bulunan bir zırhlı savaş gemisi.) Hava şartlan kötü giderse bu gemide yolculuk yapmak çok sıkıntılı olacaktı. Ama bizim şansımıza hava son derece güzeldi ve zevk içinde bir yolculuk yaptık. Trabzon’dan Samsun’a 7 -8 knotluk (Knot: Deniz miline e ş it bir deniz hız ölçü birimi) bir hızla, 25 saatte geldik. Eğer geçirdiğimiz ufak bir heyecanı saymazsak olaysız bir yolculuk yaptık sayılır. Gece saat 4 - 5 sularında birden karşımızda bir savaş gemisi beliriverdi. Aklımıza gelen ilk düşünce bunun bir Yunan gemisi olmasıydı. Trabzon’dan beri bize refakat eden Türk Subayı Yüzbaşı Haşan Bey, bir anda Rus tayfası elbisesi giydi ve tedbirli olmak için herkes birtakım işlerle uğraşıyormuş gibi yaptı. Bu yabancı gemi projektörle birkaç kez bizi aydınlattı ve durmamız için işaret verdi. Biz, aldırış etmeden yolumuza devam ettik. «Düşman» gemi bizi bir kez daha aydınlattı ve sonra gecenin karanlığında kayboldu gitti. «Georgiy» in kaptanı bunun üzerine öğünerek şu açıklamada bulundu: «Düşman gemi bizim Georgiy'in görünüşünden korkarak kaçtı.» Gece karanlığında kocaman bacaları, direkleri ve yarı savaş gemisi görünümüyle gerektiğinden fazla etki uyandırmıştı anlaşılan. Yalnız şunu da söylemek gerekir ki, bizde de küçümsenmeyecek silâhlar vardı. Üç makineli tüfek, 37 kalibrelik bir top ve yedek olarak da 13 mermi...

Yolun geri kalan bölümünde başka bir gemi iie karşılaşmadık. Hep kıyıya oldukça yakın yol aldık. Kara Denizin bütün güney kıyıları baştanbaşa kayaiık. Dağ zinciri doğudan batıya gidildikçe alçalarak, Boğaziçi’ne değin aralıksız olarak uzanıyor. Dağlar çoğunlukla tam kıyıya kadar yaklaşıyor, kıyıda en ufak bir düzlük bile görünmüyor. Az da olsa kıyıdan uzaklaştığı yerlerde de ya bir köy, ya bir kasaba göze çarpıyor. Dağlar ormansız, yeşillik yerine sadece çalılıklar var. Tüm yüksek tepeler karla örtülü. Denizde en ufak bir dalga bile yok. İnsan sanki Volga üzerinde gidiyor gibi hissediyor kendini. Geminin yanında martı ve yunus sürüleri yarış ediyor bizlerle. Akşam saat 10’da Samsun’a yaklaştık. Şehir uzaktan göründüğünde, o aydınlık yapılarıyla gecenin karanlığında son derece güzel bir tablo serildi gözlerimizin önüne.


Şehir amfiteatr halinde ve oval biçimde limanın kıyısında yayılmış. Limanda birkaç gemi ve iskuna duruyordu. Bunlardan biri savaş gemisi. Bu 1800 tonluk bir Amerikan mayın tarayıcısı. Burada statsioner (20) olarak kullanılıyor. Geceleyin yolda karşılaştığımız tekne de Amerikanmış ve Samsun’dan çıkmış, Trabzon'a gidiyormuş. Demir atıldı, kayık indirildi ve ön araştırma için Hasan Bey binip gitti. Bir saat sonra yerli yöneticilerle birlikte bir Türk kayığıyla geri döndü. Yarım saat sonra da şehirdeydik. Rumlar ve Rus uyrukluların bulunduğu bir otele indik. (Sayfa: 23 - 25)
(-Devam Ediyor)

9 Temmuz 2016 Cumartesi

Samsun Uçakları



Samsunlular verdiler parayı kucak, kucak.
On bir oldu Samsun’un satın aldığı uçak.
Türk kahramanlığına olur mu hiç uç, bucak.
Türk havası yakında uçaklarla dolacak.

Uçaktan ne olacak?
Demeyelim, dünyanın savaş işi değişti.
Kılınç kalkan, top tüfek, bunlar eski işti.
Şimdi göklerde uçan kazanıyor zaferi.
Uçaksız ulusların yeryüzünde yok yeri.

Tanrım korusun, savaş olursa ileride.
Cephelerden çok artık tehlike var geride.
Bu tehlikeden kaçmak için bir çare var ancak.
O da, uçak, vatandaş! Uçaktır, uçak, uçak...

Uçakları olmayan ulusun vay başına.
Göğden ateş yağacak toprağına taşına.
Tehlikeden korumak için bu aziz yurdu.
Büyük Başkanlarımız hava kurumum kurdu.
Dediler. Böylece uçağımız çoğalsın.
Her kasaba, her şehir, kendine uçak alsın.

Samsunlular verdiler parayı kucak, kucak.
Onbir oldu Samsun’un satın aldığı uçak.
Türk kahramanlığına olur mu hiç uç, bucak.
Türk havası yakında uçaklarla dolacak.

Kampanyalarla çoğalan Bağış Uçaklari ile ilgili
bir Samsunlunun hissettikleri...


/Celal UZAR
Gönüllerden Göklere

5 Temmuz 2016 Salı

Havacılığımız


Ne zaman bir tayyare sesi duysam ve ne zaman Samsun’un mavi semasında bir tayyaremiz görülse, hemen başımı havaya kaldırarak bu hava kartalımızın o heybetli uçuşunu seyre dalar ve onu sevk ve idare eden genç kahramanlarımıza en derin takdir ve hayranlık hislerimi armağanlayarak, havalandıkları yere uğurla avdetleri için muvaffakiyetler temenni ederim.

Zaten bunu, bu yazdıklarımı hangi bir Türk düşünmez ve yapmaz ki?

Ara sıra fakat uzun fasılalarla göklerimizde kısa uçuşlar yapmak suretile milli heyecan ve milli gururumuzu şahlandıran her tayyaremizin gelişi hafızamdan yıllardır silinemeyen bir çok hatıraların tekrar canlanmasına bir vesile teşkil eder ve o anda tayyareci olacak bir yaşta bulunmadığıma için için yanar, üzülürüm.

Ne olurdu, vaktiyle bizim delikanlılık demlerimizde böyle şerefli bir mesleğe kıymet ve ehemmiyet verilseydi, o zamanın gençleri olan bizler gıpta ve takdirle baktığımız ve üstümüzden büyük bir kuş gibi süzülerek uçan genç uçakçılarımız gibi tayyareciliğe intisap etseydik.

Her tayyaremizin gelişi bana daima ilk tayyarecilerimiz  ve ilk hava şehitlerimiz Fethi ve Sadık beyleri ve tayyare ile ilk kadın yolcu olarak İstanbul üzerinde kısa bir uçuş yapmış olan Belkıs ismindeki bir Türk kadınını, İstiklal harbine tekaddüm eden  günler bizi Atatürk’ten ayırmak üzere tertip edilmiş beyannameler atmak için İstanbul’dan gönderilmiş bir düşman teyyaresini ve nihayet İstiklal Harbinin sonlarına doğru Rusya’dan gönderilmiş olan yirmi üç eski tayyareyi hatırlatır.

Bu günkü Gümrük Ambarlarının ilerisinde Abdullah Paşa Medresesi önünden itibaren  cadde üzerinde Gümrük Ambarının kapısına kadar dizilmiş olan bu yirmi üç tayyare, yalnız gövde ve motordan ibaretti. Her tarafı delik deşik bir halde bulunan tayyarelerden üçünü bugün bu mesleğin sayılı üstatlarından birisi ola tayyareci Vecihi büyük bir maharetle tamir hatta kanatlarını yeniden yapmak suretiyle uçar bir hale sokmuş ve bunları birer birer yine kendi idarsinde olarak hava yolu ile Ankara’ya götürmüştü.
Kıymetli Tayyarecimiz Vecihi, tayyarelerini uçar bir vaziyete sokunca hemen hazırlanır ve Samsun üzerinde uzun bir uçuş tecrübesi yaptıktan sonra bu tayyareyi Ankara’ya götürür ve tekrar avdet ederdi.

Bir gün tayyarelerin havalanmalarını yakından görmek üzere kışlalara çıktığımız zaman, Vecihi ile beraber sarıklı ve yaşlı bir zatın da tayyareye bindiğini gördük. Bu meraklı ve cesur insan  Hafız Fethi Efendi bir Samsunlu idi.  Tayyare orada mevcut olan halkın alkışları arasında havalanıp Samsun üzerinde uzun süren bir tecrübe uçuşundan sonra yere indiği zaman bu uçuş esnasındaki ihtisaslarını beşuş bir çehre ile ifade eden Hafız Fethi Efendinin orada mevcut olan kalabalığa hitaben sarf etmiş olduğu sözü bir türlü unutamıyorum; “Çocuklar, genç olsaydım ben de tayyareci yazılırdım.”

Türk havalarında tayyare ile ilk olarak bir Türk kadını uçtuğu gibi, ilk hoca olarak da Hafız Fethi Efendi dolaşmış oluyordu.

Bugün yurdumuzun bir çok vilayet ve kasabalarında Tayyare uçuşları ve paraşütle atlama tecrübeleri yapan Türk Hava Kurumuna mensup kahraman havacı gençlerimizin her uğradıkları yerde halkımızın coşkun tezahür ve takdirle karşıladıklarını gazetelerden ve dahili radyo havadislerinden öğreniyoruz.

Devlet, havacılığa vermiş olduğu kıymet ve ehemmiyeti yurdun birçok yerlerinde açmış olduğu mektep ve tesis ettiği havacılık kamplarıyla tebarüz ettirirken bir taraftan da hava ordumuzu, hava kuvvetimizi artırmağa çalışıyor. Büyük gayretler ve büyük fedakarlıklar sarf edilmek suretiyle meydana getirilmiş olan havacılığımıza, bütün milletçe yapabileceğimiz tek bir vazifemiz vardır. “Damla damla göl olur” darb-ı meselimize tevfikar bizim de bütün milletçe iştirak edeceğimiz bu milli vazifemiz; “Türk Hava Kurumu”na her ay temin edebileceğimiz münasip bir aidat ile aza yazılarak “damlacıktan sel olur” darbımeselimizi yerine getirmekten ibarettir.

/Lütfi TEKİN, Özel Notları

KAYNAK: Baki SARISAKAL, BİR KENTİN TARİHİ SAMSUN-II, Samsun 2003, Sayfa: 407-408

2 Nisan 2016 Cumartesi

Johannes Schıltberger'in Samsun Anıları

7 . B ö l ü m
Bayezid’in Samsun Şehrini Fethi

Bu olayları takip eden yaz geldiğinde, Bayezid seksenbin kişilik kuvvetle Tsanika (Canik) topraklarına girdi ve başkent Samson’u (Samsun) kuşattı. Bu şehir, Kuvvetli Samson” tarafından inşa edilmiş ve ona izafe edilmişti. Şehrin hakimi de bu bölgeye izafetle Simaid ismini taşıyordu.*


Kral bu Beyi şehirden tardetti. Ahali bunu duyunca Bayezid e teslim oldular. Bayezid şehre ve bölgeye kendi adamlarını yerleştirdi.
 _______________________
(* ) Simaid, herhalde bir yanlış anlama ve yazmadan kaynaklanmaktadır. Aslında Bayezid’in şehirden çıkardığı "Kötürüm Bayezid” denilen lsfendiyar Bey idi.) 


8 . B ö l ü m
Yılanlar ve Engerekler

Ben Bayezid nezdinde bulunduğum süre içinde, Samsun’da heyecan verici, mucizevî, bir olay yaşandı. Şehrin önünde o kadar çok yılan ve engerek vardı ki bunlar kentin önündeki ovayı bir millik daire halinde adeta kuşatmışlardı. Canik (ki buna Samsun da dahildir, odunu bol, çok ormanlık bir yerdir. Yılanların bir kısmı bu ormanlık bölgeden, diğerleri ise denizden geliyordu. Yılanlar birbirleriyle savaşa girişmeden önce dokuz gün boyunca toplandılar. Bu hayvanların korkusundan kimse şehirden dışarı çıkamıyordu, halbuki bunlar ne hayvanlara ne de insanlara bir zarar veriyorlardı.

Bu sebeple şehrin ve ülkenin hâkimi yılanlara dokunulmamasını emretmişti, zira ona göre bunlar her şeye kaadir Tanrının takdiri ilahisi idi. Onuncu gün yılanlar birbirleriyle burun buruna gelip sabahtan güneşin batışına kadar savaştılar. Samsun hâkimi ve ahalisi bunu görünce, Bey kale kapılarından birini açtırıp atlı olarak küçük bir grupla şehrin önüne çıktı ve yılanların savaşını seyretti. Su yılanlarının ormanlardan gelenler karşısında gerilediğini gördü.

Ertesi sabah yılanların hâlâ orada olup olmadıklarını görmek için tekrar şehrin önüne atla gittiğinde sadece ölü yılanlar buldu. Bunları toplattırıp saydırdı, sekiz bin tane idiler. Bir çukur kazılarak bütün yılanların içine atılmasını ve üzerinin toprakla örtülmesini emretti. Sonra bu sırada Türklerin hükümdarı olan Bayezid’e bir haberci göndererek onu bu hayret verici olaydan haberdar etti.

Bayezid bu olayı şehrin yeniden feth etmişçesine büyük bir talih eseri saydı. O, orman engereklerinin deniz yılanlarını yenmesine seviniyor ve şöyle söylüyordu: “Bu, her şeye kaadir Allah’ın bir işaretidir, ve ben denize çok yakın bir ülkenin kudretli bir Beyi ve Kralı olarak umuyorum ki her şeye kaadir Tanrının yardımıyla aynı zamanda denizlerin de kudretli bir hükamdarı ve Kralı olacağım.”

Samsun aslında, surları birbirinden, aşağı yukarı bir ok atımı uzaklıkta, birbiri karşısında iki şehirdir. Şehrin birinde Hıristiyanlar, Cenevizliler, diğerinde ise çevredeki toprakların sahibi olan Müslümanlar yaşar.

Eskiden şehrin ve bölgenin hâkimi, orta Bulgaristan menşeli Dük Sisman idi. Bulgaristan ise vaktiyle üç yüz kalesi, ve şehri olan bir ülke olup başkenti Temowa (Tırnova) idi. Bu ülkeyi Bayezid fethedip Dükayı ve oğlunu tutsak etmişti. Baba, tutsaklıkta iken öldü. Oğlu, kendini hayatta bıraksınlar diye Müslümanlığı kabul etti. Bayezid o sırada Samsun ve Canik’i fethettiğinden, bu şehri ve bölgeyi kaybettiği ülkesine karşılık olarak, ölünceye kadar kendisine verdi.
(…)
 (Sayfalar: 48-51)

Johannes Schıltberger
TÜRKLER VE TATARLAR ARASINDA (1394-1427)

Als Sklave im Osmanischen Reich
und bei den Tataren: 1394-1427

ÇEVİREN Turgut Akpınar
Desenler,
Schiltberger’in eserinin Augsburg 1477 ve Frankfurt 1554 baskılarından,

Samsun Canik'te Bu Kez Deniz Yılanları Kazandı...



Yıl 1399. "Burada, Samsun'un yanında yaşanan bir mucizeyi anlatmalıyım. O zamanlar, ben Türk Sultanı'nın hizmetindeyken, şehrin yakınında o kadar çok yılan belirdi ki, oradaki düzlüğün bir mil çapındaki bölümünü kapladılar. Yılanların bir kısmı denizden çıktı, diğer bir kısmı büyük ormandan geldi, çünkü Samsun'a ait olan Canik bölgesi çok ormanlık bir yer. Dokuz gün boyunca yılanlar, toplanma yerlerine doğru geldiler. İnsanlara ve hayvanlara bir şey yapmadıkları halde, halk sayısız yılandan korktu, şehirde kimse sokağa çıkamadı."

1947 yılından kalma, Gotik harflerle basılmış eski bir kitapta yazıyor bunlar. Hans Schiltberger adında 16 yaşındaki Bavyeralı bir çocuğun, 1394'de Niğbolu savaşında başlayıp 1427'de Bavyera'da sona eren uzun serüveni. Hans Schiltberger memleketine döndükten sonra bir anı kitabı yazmış. Kitap çok sonra Rose Grässel adındaki bir hanım tarafından Hamburg'da yayımlanmış.

Samsun Canik'teki sel felaketinden sonra, selin on ikinci kurbanı, yeniden canlanan Yılanlıdere'nin kenarında bulununca, aklıma bu hikaye geldi: Yılanların savaşı. Yeniden anlatayım diye düşündüm.

1394'de Macar Kralı Siegmund, bütün Hıristiyan dünyasını Türk saldırısına karşı yardıma çağırıyor. Yardıma gidenlerden biri de, Bavyeralı bir şovalyenin uşağı olarak kahramanımız. Türklere karşı savaşa katılıyor. Niğbolu'daki savaşı, kaybediyorlar ve Sultan askerlerine, Türkler çok kayıp verdiklerinden esirleri öldürmeleri emri veriyor. 10 bin kişi öldürülüyor. Sıra tam kahramanımıza gelince, şehzadelerden biri, eski Türk töresine göre 20 yaşından küçükler savaşta öldürülmediğinden, kahramanımızı celladın elinden alıyor. Onu diğer esirlerle Bursa sarayına gönderiyorlar, orada bir tür haberci oluyor.

Hans Schiltberger'in anlattığına göre, Sultan Yıldırım Bayezid, Canik beylerine karşı 80 bin kişilik bir orduyla yürüyüp Samsun'u alıyor, Samsun Beyi 'Cuveid' kaçıyor, Sultan şehri işgal ediyor. Niğbolu'nda yendiği Bulgar Kralı İvan Şişman'ın Müslüman olan oğlu Alexander'a şehrin komutasını veriyor. Sultan bölgeden ayrıldıktan kısa (birkaç ay/gün?) sonra 1399'da, Samsun şehrinin hemen yanındaki Canik'i yılanlar basıyor.

Kitaptan aynen aktarmaya devam ediyoruz:
"...Oranın efendisi, yılanlara zarar verilmemesi emri verdi. Bunun, Yüce Tanrı'nın gözlerimizin önüne serdiği bir mucizesi olduğunu söyledi. Onuncu gün yılanlar birbirine girip savaşmaya başladılar. Şehrin Efendisi, şehrin kapılarını açtırıp, kalabalık yılan izdihamını görmek için, güvendiği birkaç adamıyla dışarı çıktı ve gördü ki, su engerekleri kara engereklerinin karşısında geri çekilmek zorunda kalmaktadırlar. Şehrin Efendisi, ertesi günün sabahı yeniden dışarı çıkıp yılanların hala meydanda olup olmadıklarına baktı. Sadece ölü yılanlar gördü ve onların toplanıp sayılmalarını emretti; 8.000 taneydiler. Bir mezar kazılmasını, yılanların içine atılmasını ve üzerinin toprakla kapatılmasını emretti. Sonra, o zamanlar Türkiye'nin hükümdarı olan Bayezid'e bir elçi gönderdi, mucizeyi ona bildirdi. Şehri ve Canik hükümdarlığını daha kısa bir süre önce fethetmiş olan Sultan, bunu uğurlu bir işaret saydı. Su yılanlarının yenilgisini kendine göre şöyle yorumladı ki, o karaların güçlü hükümdarıdır ama Tanrı'nın yardımıyla denizlerin de hükümdarı olmalıdır."

Şimdi bunu belki daha farklı yorumlamak gerekir. Bu kez yılanlı dere can aldığına göre...

O zamanda da, karaların Bayezid'den daha güçlü bir hükümdarı vardı ve adı Timur idi (Bu ad kitapta da aynen böyle geçiyor). Bayezid, her yeri denizlerle kaplı bir yerin hükümdarı, Timur ise kıta Asyası'nın tam ortasının -Çin'i bile tehdit eden- hükümdarıydı ve Samerkand'da oturuyordu...

Kahramanımız 1402'deki Ankara savaşını da anlatıyor ve bu kez esir olarak Timur'un ordusuyla Asya içlerine kadar gidiyor. (Timur'un ölümü ve gömülmesi ardından yaşanan garip olayları başka bir zaman aktarabiliriz!..)

Timur, bölgenin yönetim merkezi Sinop'u, 1402'de İsfendiyar Bey'e verdi... (Sinop 1461'de, Trabzon'a ilerleyen Fatih Sultan Mehmet tarafından kesin olarak Osmanlı imparatorluğuna bağlandı ve Beylik, yarı-bağımsızlığını kaybetti.)


Yaşar Doğu Kitabına Önsöz

Ahmet SEVEN'in Kaleminden.

Dünya aynı yüzyıl içerisinde iki büyük harp yaşamış birçok ülke felaket derecesinde ekonomik bunalımlara sürüklenmişti. Türkiye Cumhuriyeti Kurtuluş savaşından çıkmış, toparlanma süreci yaşıyordu. Doğu bloku ülkeleri sancı içerisindeydi. Yokluk yoksulluk ciddi boyutlara ulaşmıştı... Anadolu insanı tarihin bu zorlu günlerinde yanık yüreğine su serpecek bir yiğit arıyordu.

Hakikat şu ki; Kahramanlar zor zamanlarda ortaya çıkıyordu. İşte böyle bir zamanda bir Anadolu yiğidi çayırlardan fırlayıp milletlerarası minderlere uzanıyor, Milletine yüz görümlüğü gibi şampiyonluklar hediye ediyordu. Bayrağımız göndere çekilirken ulusların gözleri ona takılıyor, defalarca dinletilen  İstiklal Marşımız silinmemek üzere hafızalara kazınıyordu. Çileli Anadolu halkı elinden geldiği kadar bu şampiyonu takip ediyor,  ona bir kahraman gibi methiyeler yağdırıyor, zaferden dönen orduyu hümayunu karşılar gibi güreş kafilesine karşılama yapıyor, alıp bağırlarına basıyorlardı. 

Kabına sığmayan bu Anadolu yiğidi, önüne kim gelirse gelsin birkaç dakika içerisinde sırtını minderlere yapıştırarak tuş ediyor, hem batı'da hem de doğu'da olmak üzere  'Türk gibi kuvvetli" sözünü zirveye taşıyordu. Onun şampiyonluklar kazandığını duyan çiftçi ertesi gün tarlasına kazmasını daha bir iştiyakle vuruyor, esnaf dükkanını heyecanla açıyor, işçi-memur görevine aşkla sarılıyordu. Yediden yetmişe herkes ümitsizlik perdesini yırtıyor, 'Yenilmek ve yılmak' kelimelerini lügatlerinden çıkarıp atıyor, işte biz buyuz diyordu. Onu analar çocuklarına ninniyle, babalar da övgüyle anlatıyordu.

Yeni doğan çocuklarının adını Yaşar koyarak hem bu yiğidi örnek almalarını, hem de zaferin unutulmamasını istiyorlardı. Okullara, spor salonlarına, üniversitelere, mahalle, cadde ve sokaklara, turnuvalara adının verilmesi belki de bu yüzdendi.  O günden bugüne hiç bir sporcuya böyle bir sevgi nasip olmamış, böylesine içten sahip çıkılmamıştı. Halk onu aileden biri olarak görüyor,  kişiliği, yaşantısı, güzel ahlakı, milli-manevi şuur ve duruşuyla evlerinin en güzel köşesine yakıştırıyorlardı.  

Fatih Sultan Mehmedin İstanbul'u fethiyle 'ortaçağ'ı kapatıp 'yeniçağ’ı açması gibi, Yaşar Doğu'da güreş tarihimizde yeni bir dönemin açılmasına sebep olmuştu. Açtığı çığırdan gidenler 1970'lere kadar başarılarını sürdürüp, yurda şampiyonluk kazanarak dönmüşlerdi. Aynı zamanda her biri örnek kişilikleriyle toplum içerisinde haklı olarak itibar görmüşlerdi. 

Kendi döneminde spor yapan güreşçilere abilik ve hocalık yapmıştı. Güreş hayatını avuçlarına alan bu büyük spor adamı, sağlık sorunları yaşamasına rağmen kendi hayatını hiçe sayarak dava bildiği güreşe hizmetten geri durmamıştır. 15 Aralık 1955'te İsveç'te geçirdiği ilk kalp krizinden sonra doktorları artık güreşmek ve güreşçi yetiştirmek şöyle dursun güreş seyretmeniz bile uygun değil deseler de,  08 Ocak 1961 günü geçirdiği ikinci kalp kriziyle hayata veda edinceye kadar inandığı yolda yürümüş, onlarca şampiyon güreşçi yetiştirerek Türk Milletine armağan etmiştir. 1956 Melbourne ve 1960 Roma Olimpiyatlarında yalnız bırakmadığı talebeleriyle şampiyonluklara koşmuş, onların tarih yazmasına sebep olmuştur.

Onunla birlikte güreş yalnız bir spor dalı olarak görülmekten çıkmış, yeniden irfan mektebi kimliği kazanmıştı. Güreş ocağını Pehlivan Tekkesi bilen Yaşar Doğu bu kapının bir anlamda Yunus Emre'si olmuştur. Tıpkı o da Yunus gibi düşünerek güreş'e eğri şeylerin girmesine karşı çıkmış, bir nefer gibi hayatı boyunca bunun mücadelesini vermiştir. Milletin gönlünde varolan güreş sevgisini bir devin yeniden uyanışı gibi yalnız uyandırmakla kalmamış,  aynı zamanda onu milli ve manevi şuurla da mayalayarak beslemiştir.  Uluslararası şampiyonalarda daima birincilik kürsülerine çıkarak bayrağımızın defalarca göndere çekilip, İstiklal Marşımızın ezberletircesine okutulduğunu görünce bu mayanın nasıl tuttuğunu daha iyi anlıyoruz.

Yaşar Doğu'nun güreşimize kattığı tekniklerle birlikte kazandırdığı ruhu da iyi anlamalı, akademik seviyede inceleyip tespitler yapmalı ve yetişen güreşçilere aşılamalıdır.  Güreşin bu dava adamının atasporumuza kazandırmak istediği irfan yeniden keşfedilmeli, spor akademilerinde Yaşar Doğu Kürsüleri kurulup ondan daha fazla yararlanma yollarına gidilmelidir.

Eğitim ve öğretimde insanlar verilen tavsiyelerin yanısıra bunun canlı örneklerini de görmek ister. Teorinin pratiğe geçişinde bu canlı örnekler önemli yeri tutar. Yaşar Doğu bu anlamda yalnız spor camiasının değil, yeni yetişen gençliğin de örnek alabileceği ender isimlerden birisidir. Çaresizliklerden çare çıkarmasını bilen, hiç bir şartta kötü alışkanlıklara tevessül etmeyip güzel ahlaktan ödün vermeyen,  hayatını milletinin yarınlarına vakfeden vatan, millet ve bayrak sevdalısı bu insandan alınacak daha çok dersler vardır.

Kuşkusuz o güreşimizin şampiyon temsilcisi olmasının yanısıra, güreş sporunun bir dava adamı, efendisi, bilgesi ve mürşididir. Aynı zamanda minderlerin muhteşem hatibidir de. Onun kürsüsü minderdir. Dünyanın en etkili hatiplerinin saatlerce anlatamadıklarını o birkaç saniye içerisinde minderlerde anlatabilmektedir.

 "Millet Yaşar Doğu'nun kazandığı zaferle beslenmiştir. Milletlere reklâmların veya nazariyelerin dili ile değil, eser ve hadiselerin lisanıyla seslenmelidir. Mesela, Türk Milletine, bütün milletlerin aslında Türk olduklarını bütün eski medeniyetlerin bizim medeniyetimizden başka bir şey olmadığını yahut bütün dillerin Türk dilinden türediğini anlatan ciltler dolusu konferanslar verirseniz; Bu milleti, bir Yaşar Doğu'nun kazandığı zafer kadar Türk'ün büyük ve asil kudretine inandıramazsınız. Çünkü bu ikincisi, hissi bir tez veya ilmi bir nazariye değil, tanınmış dünya pehlivanlarının sırtını üç dakikada yere getiren hakikattir" (Kültür Köprüsü-Kubbealtı Neşriyatı-1985)

Milletinin örnek aldığı, gençliğin kahraman gözüyle gördüğü bu büyük spor adamı için ardından yazılıp söylenenler ancak deryadan sıçrayan birkaç damla niteliğindedir.

"Gençliğin kahramanlarıydılar. Eş dost bir arada heyecanla takip ettiğimiz o olimpiyatlar gençliğimin unutulmazları arasındadır. Yaşar Doğu, Celal Atik, Gazanfer Bilge, Nasuh Akar ve diğerleri bizim neslimizin kahramanları olmuştu?" (Hicran Göze-Kadıköylü Yıllarım: Çocukluk ve gençlik hatıralarım–1976)

Mitoloji kahramanı değildi fakat mitoloji kahramanı gibi, olmaz denileni gerçekleştiriyordu.  Nitekim sahip olduğu efsane gücün masal kitaplarında da yerini almış olması bu düşüncemizi kuvvetlendirmektedir. 

 "Az gititk uz gittik, dağ ova düz gittik. Derelerden yel gibi tepelerden sel gibi, Yaşar Doğu pehlivan gibi gide gide bir iğne deliği kadar yol gittik?" (Mehmet Başaran-Aç kapıyı bezirgan başı- Evrensel Çocuk Kitaplığı-İstanbul-2003)

Şahsında topladığı ağırbaşlı, alçak gönüllü, vakarlı, cesur, yiğit ve yardımsever tavırlarıyla öne çıkan Yaşar Doğu hem bileğine, hem de yüreğine karşı kuvvetliydi. Gözü pekti. Samimi ve dürüsttü. Özüyle sözü birdi. Yalanı ve riyası yoktu. Dinine bağlılık,  ona kuvvet ve güven kazandırmıştı. Haksızlık karşısında susmaz susanları da sevmezdi. Çok konuşmaz fakat konuşunca yerinde konuşurdu. Muhatapları onun her sözünü dikkatle dinler, yerine getirmiş olmanın sevincini yaşardı.

Yakın Güreş tarihimizi tahlil edenlerin Yaşar Doğu'dan evvel ve Yaşar Doğu'dan sonra diye iki bölümde inceleme yapmaları çok doğrudur. Yaşar Doğu'nun minderlere çıktığı yıllar bir anda Türk Güreşinin de altın yılları haline gelmişti.  O sahip olduğu yetenek, kişilik ve ruhla rakiplerini birer birer devirirken güreşte yeni bir devrin başlangıcının da müjdesini vermişti.

Her Milletin gücünü temsil eden efsanevi kahramanları vardır. Türk Milletinin Efsane Güreşçisi 'de kuşkusuz Yaşar Doğu'dur. Kısa sürede tuşa getirip yendiği rakiplerinden sadece birisi olan 1948 Londra Olimpiyatlarında Yaşar Doğu'nun tuşla yendiği Avustralyalı güreşçi Richard Edward Gerrard'ın '?Böylesine müthiş bir güreşçiye yenilmiş olmak insana üzüntü değil, keyif vermeliydi. Ben, yaşantım boyunca Yaşar Doğu'ya yenilmiş olmanın, hem de finalde yenilmiş olmanın keyfini yaşadım. Başkalarını bilemem?' diyerek söylediği sözler acaba kaç pehlivana nasip olmuştu?

 Geniş kitleler tarafından takdir edilen bir insan hakkında taşınan düşünceleri kendi dışındakilere de anlatabilme arzusu insanın fıtratında vardır. Bu satırları kaleme alırken yaşadığım tarifsiz duygu ve heyecanı anlatabilmem elbette mümkün değildir.  Kitabın objektifliğini göz önünde bulundurarak mümkün olduğu kadar satırlara yansıtmamaya dikkat ettim.  

Tahminen 2001 senesiydi. Bir arkadaşım Yaşar Doğu'nun Kavak/Emirli Köyündeki evini ziyaret edip etmediğimi sormuş, kendisine hayır cevabı verince; 'Ne olur hemen git evi gör ve kaleme al. Bu eve sahip çıkın?' demişti. Bu talebin üzerinden birkaç gün geçtikten sonra oraya gittim. Evin hali içler acısıydı. Sanki Yaşar Doğu'nun aziz hatırasına yıkılmamak için direniyordu. Lisanı hal ile; ' Sırtı yere gelmemiş bir pehlivanın yaşadığı evin de sırtı yere gelmemeli' der gibiydi.

Ülkemizin birçok yerinden güreşçi kafilesi veya kişiler gelip ziyaret ediyor, gördükleri manzara karşısında üzülüyorlardı. Tabi ki bundan son derece mahcup olanların başında da köy halkı geliyordu.  Bunu bana zamanın muhtarı anlattığında ben de etkilenmiştim. Köy muhtarı ve Yaşar Doğu'yu çocukluğundan beri tanıyan arkadaşlarıyla yaptığım görüşmelerden sonra kısa aralıklarla bu mevzuyu kaleme aldım. Basının da yoğun ilgisi oldu. Bu tarihten sonra da defaetle ziyaretlerde bulundum. İlgili ortamlarda dile getirmeye çalıştım.

Aradan geçen zaman içerisinde ev restore edilerek çevre düzenlemesiyle birlikte Yaşar Doğu Müzesi olarak hazırlandı. Bu Müze'nin güreş camiamıza anlamlı bir değer katacağına inanıyor, emek verip katkıda bulunanlara buradan teşekkür ediyorum.

Muhtemelen 15 senedir başta Yaşar Doğu'nun kıymetli oğlu dost insan Prof. Dr. Gazanfer Doğu ile görüşmelerimizde görsel ve yazılı olarak röportajlarımız olmuştu. Bu görüşmelerdeki söyleşilere de yer vermeye çalıştığım kitabın hazırlanmasında kendisinden hem fikren hem de kaynak olarak önemli ölçüde yardımlarını gördüm. Yaşar Doğu'nun diğer oğlu Muzaffer Doğu, Kızı Reyhan Doğu Yüksel'de öyle. Kısaca Yaşar Doğu ailesi candan samimi insanlar? Babalarının aziz hatırasına saygıda kusur etmemek için uğraş veriyorlar. Kendileriyle uzun yıllara dayanan tanışıklık ve dostluğumuzun da verdiği güvenden kaynaklanan cesaretle kalemim satırlara dokundu ve bu kitap fikri işte böyle gelişmiş oldu.

Yaşar Doğu'nun vefatının ardından geçen birkaç günlük süre sonunda evlerine gelen ve kendisini gazeteci olarak tanıtan bir kişinin albüm hazırlamak gerekçesiyle geçici olarak hatıralarını, günlüklerini eşyalarıyla birlikte alıp götürmesi ve bir daha da bu kişiden haber alınamaması nedeniyle büyük üzüntü yaşanmıştı. Bu hatıraların bugüne kadar hala bulunamayışından Yaşar Doğu'nun hayatının tam olarak aktarılamamasının yanısıra Türk Güreşinin de büyük kayıbı olmuştur.

Yaşar Doğu'nun büyük kızı Reyhan Doğu Yüksel 'le yaptığım görüşme'de (18.08.2015)  "Kaybolan günlük ve hatıralar konusunda hala ümidimi yitirmedim. Evimize gelerek hatıraları alan gazetecinin yakınları veya onu tanıyanlar varsa ve eğer bir gün bu hatıralara rastlarlarsa Türk Milleti adına getirip teslim edeceklerini ümit ediyorum" demişti..

Doğu ailesinin bütün fertlerinin kaybolan hatıraların hala gelebileceği ümidi ile yaşadığını biliyor ve şahsen ben de bir gün bulunup günyüzüne çıkacağı ümidini taşıyorum. Zira Yaşar Doğu'nun vefatına kadar hayatının her noktasını kaleme aldığı, günlük tutarak, gazete küpurlarını biriktirdiği, fotoğraf ve belgelerinin titizlikle arşivini yapmış olmasından endişem yoktur. Fakat olan olmuştur. Önemli olan mevcut şartlar içerisinde bir bütünü yeniden inşa edebilmektir.

Yaşar Doğu'nun mindere çıkmadan evvel iki rekat namaz kılıp ardından yaptığı duada; "Allahım beni dostuma ve düşmanıma karşı mahcup eyleme. Yüzümü ak eyle' dediği gibi iki rekat namaz kılıp, yaptığım duada aynı ifadeleri temenni ettikten sonra kalemi elime alıp kitabın ilk kelimesine böyle başlamış bulunmanın manevi huzuru içerisinde olduğumu ifade etmeden geçmemeliyim. 

Türk Güreşinin ma'kus talihini yenen, her haliyle bir ahlak abidesi olan bir kahramanın hayatını kitap haline getirebilmek büyük çaba isteyen bir iş. Onun yüksek şahsiyeti ve sevenlerinin aslında çok daha değerli şeyleri hak ettiklerini biliyorum.  Dörtbaşı mamur bir kitap hazırlayabilme arzusuyla hareket edip elimizde olmayan sebeplerle kitabın eksik kalan yanları da olabilirdi. Ancak bardağın dolu tarafına bakılacağı ümidiyle hareket edilmeliydi. Birikimleri değerlendirmemek haksızlık olurdu. ...Ve yıllar içerisinde samimi bir çaba ile yoğrulup harmanlanan bu kitap ortaya çıktı. 

/Ahmet Seven
02.04.2016