13 Aralık 2018 Perşembe

Babam Süleyman Türk



Sayın Kaymakam, Sayın Belediye Başkanı, sayın Garnizon Komutanı, sevgili Bafra'lılar,

Babam Süleyman Türk'ü benden önce değişik yönleriyle anlatan dost ve arkadaşlarımıza teşekkür ederim. Bir insanın kendi babası hakkında konuşması, duygusal yönüyle oldukça zor. Ama gerek onların anlattıkları, gerek baştaki sinevizyon sunumu, benim yapacağım konuşmayı büyük ölçüde kolaylaştırdı. Benim söyleyeceklerim, oğlu olarak O'nu en yakından tanıyan bir insanın eklemeleri niteliğinde olacak.

Babam, ilköğrenimini doğum yeri olan Trabzon ili Of ilçesinin şimdi belde olan Uğurlu köyü ilkokulunda aldı. Yetişmesinde öğretmeni Ahmet Cemalettin Aşıkkutlu'nun emeğini her zaman minnetle anardı; O'nun resmi, her zaman yazıhanesinin duvarında asılı idi; bugün de aynı yazıhaneyi son hâliyle muhafaza ediyoruz. Babamın 1928 yılında Bafra'ya gelişi, Türkiye'de Arap alfabesinin terk edildiği, onun yerine Lâtin alfabesinin Türkçe'ye uyarlanmış hâliyle yeni Türk harflerinin kabul edildiği, yani yazı devriminin yapıldığı döneme rastlar. O'nun eski yazı kadar yeni yazıyı da öğrenmiş olarak Bafra'ya geldiğini düşünüyorum. Çok güzel ve düzgün bir el yazısı vardı.

Ben de, 1945 yılında aynı Uğurlu köyü ilkokulunda dördüncü sınıfa geçmiş on yaşında bir çocuk olarak Bafra'ya geldim. Evlenerek bir süre daha Of'ta kalan Ablam dışında Ninem ve Annemin de gelişiyle ailece Bafra'da toplanmamız 1947 yılında gerçekleşti.

Bizim evden uzak olmasına, yakınımızda Merkez ve Gazi ilkokulları bulunmasına rağmen Babam, beni Turgut Aydıner'in de devam ettiği İsmet Paşa İlkokulu'na kaydettirdi. O yıllarda köy ilkokullarında müfredat programı, arkası gelmeyebilecek bir eğitim programı olarak oldukça yoğundu. Örneğin biz, köy ilkokulunda aritmetik dersinde orantı hesabını, tarih dersinde Birinci Dünya Savaşı'nı görmüştük. İsmet Paşa İlkokulu Başöğretmeni Lâmi Yalçın, kısa bir sözlü sınavdan sonra beni beşinci sınıfa alabileceklerini söyledi. Fakat Babam, bunu kabul etmedi. Nedeni şuydu: Kolayca tahmin edebileceğiniz gibi, Bafra'ya ilk geldiğimde henüz Karadeniz şivesiyle konuşan bir çocuktum. Babam, bunu düzeltebilmem için biraz zamana ve özel bir çalışmaya ihtiyacım olduğunu düşünüyordu. O yüzden, okuldaki derslere ek olarak akşamları evde birlikte çalışıyorduk. Millî Eğitim Bakanlığı'nın yayımladığı Dünya Klâsikleri arasında Beydeba'nın "Kelile ve Dimne" adlı masal kitabı da vardır. Babam, hükümdarlara öğüt vermek amacıyla yazılmış ve hayvanlar arasında geçen masallardan derlenmiş bir Hint klâsiği olan bu kitaptan bana her akşam sesli olarak bir masal okutturdu ve anlattırdı; şive yanlışlarımı düzeltti. Kitabı bir ay içinde bitirdik. Artık İstanbul şivesiyle konuşuyordum.Üstelik bir kitabın nasıl okunacağını ve nasıl anlatılacağını da öğrenmiştim.

Aslında şive sorununun 1928 yılında Of'tan Bafra'ya geldiğinde Babam için de söz konusu olması doğaldır. O, bu sorunu kendi çabalarıyla çözmüş olmalıdır. Babamı tanıyanların anımsayacakları gibi O, Türkçe'yi doğaçlama çok iyi konuşan bir hatipti.

Babam, yaşam boyu eğitim anlayışına uygun olarak sürekli okuyan, kendisini yenileyen, başkalarını da bu yönde teşvik eden bir insandı. Yeni bilgilere, yeni düşüncelere açıktı. Okuyarak öğrendiklerini kendi yaşam deneyimleriyle yeni sentezlerde birleştirir, bunları başkalarıyla paylaşmayı severdi. Herkesin, görüşlerinden yararlandığı bir bilge kişi idi.

Yaptığı her işin en iyisini başarmaya çalışırdı. Örneğin Of'ta ilkokulu bitirdikten sonra İstanbul'dan getirttiği Kirkor Kömürciyan'ın muhasebe kitaplarını okuyarak edindiği muhasebe bilgisiyle Bafra'ya geldiğinde gerek bu görevle çalıştığı şirket ve ticarî işletmenin, gerek daha sonra tacir sıfatıyla kendisinin ticarî defterlerini büyük bir özenle, örnek olacak bir mükemmeliyette tuttuğu gibi; genç iş adamları için muhasebe kursları açacak kadar da konuya hâkimdi.

Babam, aynı zamanda iyi bir yazardı. Bafra'da 1937'den beri yayımlanan Bafrasesi Gazetesini 1940-1951 yıllarında "haftalık siyasî memleket gazetesi" olarak, bir ara haftada iki gün, en son "onbeş günlük siyasî memleket gazetesi" olarak çıkardı. Fakat o yıllarda yürürlükteki Matbuat Kanunu'na göre gazete veya dergi sahipliği için yüksek öğrenim veya lise diploması arandığı, gazete veya dergi başyazarı ile genel yayın müdürü ve yazı işleri müdürünün yüksek okul mezunu olması gerektiği için(1); Babamın adı, Gazete'de bu sıfatlarla görünmez. Uzun süre Bafrasesi'nin kimlik bilgilerinde "(İmtiyaz) sahibi ve yayın direktörü" olarak emekli binbaşı ve eski Bafra Askerlik Şubesi Başkanı Niyazi Doğu, O'nun 1946'da ölümünden sonra da "İmtiyaz sahibi ve neşriyat müdürü" olarak Yüksek Makine Mühendisi Ali Rıza Kefeli adları yer almıştır. Bu süre boyunca Babamın adı, Gazete'nin kimlik bilgileri arasında "B.M." (Başmuharrir), "İdare Müdürü", "Neşriyatı fiilen idare eden" gibi kısaltma, ad veya sıfatlarla birlikte yazılmıştır. Sözü edilen antidemokratik hükümler, 1945 yılında çok partili rejime geçildikten sonra bir ak devrim niteliğiyle tarihe geçen 14 Mayıs 1950 milletvekili genel seçimiyle iktidara gelen Demokrat Parti (DP) döneminde "Basın serbesttir." ilkesiyle çıkarılan Basın Kanunu ile kaldırılmıştı(2).        

Ulusal basının büyük boyda altı sayfa yayımlandığı bir dönemde daha küçük boyda genellikle iki sayfa, ilân durumuna göre bazen dört sayfa olarak yayımlanan Bafrasesi Gazetesi, Babam Süleyman Türk'ün çeşitli konulardaki görüşlerini açıklamak kadar, kurduğu derneklerle, özellikle Bafra'yı Güzelleştirme Cemiyeti (sonraki adıyla Bafra İmar Kurumu) olarak yaptıkları çalışmalar hakkında halkı bilgilendirmek, bu çalışmaların hesabını vermek, bu çalışmaları engellemek isteyenlerin iddialarına cevap vermek için kullandığı bir yayın organı idi. Gazete, o dönemde Bafra'daki tek basımevi sahibi olan Zühtü Dilmaç'ın Vatan Matbaası'nın sınırlı olanakları içinde dizilip basılmakla birlikte; imlâ (yazım) kurallarına uyma bakımından örnek sayılabilecek bir durumdadır. Ben de Bafra'ya geldikten sonra "musahhih" (düzeltmen) olarak Babama yardım ederken, dikkatli okuma ve yazım kurallarını uygulama alışkanlığını da kazandım.

Sarı basın kartı sahibi gazeteci kimliğiyle -bugünkü anayasal terminoloji ile- kamu kurumu niteliğinde bir meslek kuruluşu olan Türk Basın Birliği'nin 1945'teki Trabzon Bölge Kongre'sinde Haysiyet Divanı Başkanlığına seçilen, bu sıfatla 1946'da Ankara'daki Genel Kongre'ye(3) katılan Babam Süleyman Türk, 1951'de Bafrasesi Gazetesini kapattıktan sonra da başta Bafra (sonraki adıyla Bafra Haber) Gazetesi olmak üzere çeşitli gazete ve dergilerde yazmaya devam etti. Bu anlamda kalemi elinden hiç bırakmadı.

Bafra'da şehir merkezinde şimdi park hâline getirilen Cumhuriyet Meydanı'nın 1944 yılında oradaki eski büyük hanın yıkılarak dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün bir büstüyle açılışı ve ana caddelere parke döşenmesi, Bafra'yı Güzelleştirme Cemiyeti'nin en önemli çalışmalarındandır. Henüz tek parti rejiminin hüküm sürdüğü bir zamanda dikilen bu büstün temeline ilk harcı koyanlar ve açılışını yapanlar arasında 1945'te çok partili rejime geçildikten sonra 14 Mayıs 1950 milletvekili genel seçiminden zaferle çıkan DP iktidarında Başbakan Adnan Menderes tarafından kurulan hükümetlerin ilk ikisinde sırasıyla İçişleri ve Adalet Bakanı olacak Samsun Valisi Rüknettin Nasuhioğlu da bulunuyordu.

O yıllarda bizim evimiz, Bafra ile ilgili sorunların konuşulduğu, bu sorunlara çözüm arandığı, yapılacak çalışmaların plânlandığı bir karargâh gibiydi. Bu amaçla -konu ile ilgili dernek merkezi dışında da- haftanın en az bir gecesi Babam ve arkadaşları, bizde toplanır, tartışır ve kararlar alırlardı. O zamanlar Bafra Ortaokulu'nun unutulmaz müdürü Necmettin Esin'in de sık sık katıldığı bu toplantılarda yapılan konuşmaları ben de, salonun bir köşesinde ders çalışırken ilgiyle dinlerdim.

Babam, asıl mesleği olan muhasebecilik ya da daha sonra uzun yıllar yaptığı tütün ticareti veya motorlu araçlar bayiliği sınırları içinde kalmayan bir insandı. Bu işleri en iyi biçimde yapmakla birlikte, örneğin en iyi işlenmiş tütün partilerini ihraç etmekle birlikte; topluma ve ülkeye hizmet etmek aşkı, O'nun kişiliğinde her zaman ağır basmıştır. O ve arkadaşları, sivil toplum örgütleri olarak, gönüllü kuruluşlar olarak da, hiçbir maddî karşılık beklemeksizin, aslında kamu kuruluşlarının, Devletin görev alanındaki birçok işin yapılabileceğini göstermişlerdir. O'nun kurduğu veya kuruluşuna öncülük ettiği dernekler, bu çalışmaların kurumsal çerçevesini oluşturmuştur.

O'nun öncü kişiliği, kimliğinin en belirgin unsurudur. Her zaman kafasında şu sorular vardı: Bafra için ne yapabiliriz? Samsun için, Türkiye için ne yapabiliriz? Bu soruları doğduğu ve yaşadığı her belde ve şehir için sormuştur. Yaptığı çalışmalar, bu soruların cevabı niteliğindedir. Son günlerine kadar kafasında hep bu ve benzeri sorular vardı. Örneğin Bafra Müzesi'nin kurulması, son zamanlarında üzerinde durduğu başlıca konu idi. Birlikte Demokratik Sol, Milliyetçi Hareket ve Anavatan Partileri (DSP-MHP-ANAP) Koalisyon Hükümetinin Kültür Bakanı İstemihan Talay'a gitmiş ve kendisinden Bafra Müzesi'nin kurulması için söz almıştık.

Babam için ülke yararı, toplum yararı her şeyin üstünde idi. Bafra'nın birçok sorununu Hükümet nezdinde takip etmek için Ankara'ya giden heyetlerin başında yer alırdı. Örneğin 1962 ürünü tütünlerin dış satımında karşılaşılan ve sonraki yıllarda da devam eden, Bafra tütüncülüğünde özel sektörün büyük ölçüde devreden çıkmasıyla sonuçlanan krize bir çözüm bulmak, tüccarın elinde kalan işlenmiş tütünlerin dış satımına olanak sağlamak amacıyla dönemin başbakanları İsmet İnönü, Süleyman Demirel ve ilgili bakanlarla görüşmek üzere Ankara'ya giden heyetlerin başında -kendi tütünlerini satmış olmasına rağmen- Bafra Tütüncüler Birliği'ni kurmuş, Türkiye Tütüncüler Federasyonu'nun kurucuları arasında yer almış bir insan olarak hep O vardı.

Her zaman yapıcı, sorunlara çözüm üretici idi. Ele aldığı sorunları bir çözüme kavuşturmadan, sonuçlandırmadan bırakmazdı. Birçok insanın iş bulabilmesinde, bir işe yerleştirilmesinde yardımcı olmuştur. Kendisine haksızlık edenlere bile yeri geldiğinde iyilikle karşılık vermiştir.

Eğitim ve sağlık, O'nun özel ilgi alanında olan iki konu idi. Örneğin Bafra Maarif Cemiyeti'ni kurdu, Bafra Lise Yaptırma Derneği'nin kurucu ve yöneticileri arasında yer aldı. Henüz sekiz yıllık zorunlu ilköğretimin başlamadığı bir dönemde Of'ta doğum yeri Uğurlu beldesinde sekiz dersliği olan ve atalarımızın adını taşıyan Hacıahmetoğlu İlköğretim Okulu'nun yapılmasını, arsasını vermek ve parasal katkıda bulunmak suretiyle sağladı. Açılmasında etkili olduğu Bafra Hasan Çakın Halk Kütüphanesi'ne bağışladığı ve orada ayrı bir köşe oluşturan 2.500 ciltlik özel kitaplığın evdeki ilk tasnifini Deney Sistemine göre henüz ortaokul öğrencisi iken bana yaptırmıştı. Bu, benim daha sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrenciliğim yıllarında Kabataş Erkek Lisesi'nin 12.500 ciltlik kitaplığını tasnif edecek kadar kütüphaneciliği öğrenmemin de temeli oldu.

Türkiye'de yurt genelinde bir halk eğitimi seferberliğini başlatmak, O'nun en büyük emeli idi. Bu amaçla hazırladığı projeyi, 1944 ve 1952 yıllarında dönemin Millî Eğitim Bakanları Hasan-Âli Yücel ve aynı zamanda Samsun Milletvekili olan Tevfik İleri'ye sundu. 1950'li yıllarda Millî Eğitim Bakanlığı'nda bir Halk Eğitimi Genel Müdürlüğü'nün kurulmasında -diğer uzmanların çalışmaları yanında- bu proje de etkili olmuştur. 1952'deki başvuruya benim henüz lise öğrencisi iken hazırladığım "Dünyada Halk Eğitimi" başlıklı rapor da eklenmişti. Bu başvuruya ilişkin mektuplar ve raporla her ikimizin halk eğitimi konusundaki yazılarımız, Babamın ölümünden bir yıl sonra, 2007 yılında ikimizin imzası ve "Aydınlık Türkiye İçin Halk Eğitimi" başlığıyla yayımlandı.

Bir ara Bafra için gereksiz görülerek kapattırılmış olan Bafra Hastahanesi'nin yeniden açılması yolunda yoğun bir mücadele verdi; Bafra Hastahane İnşa ve Bakım Derneği'ni kurdu; Samsun il genel meclisi üyeliği sırasında Hastahane'nin yeniden açılmasını sağladı. 75. Yıl Bafra Huzur Evi de, O'nun düşünceden gerçekleşme aşamasına kadar etkili olduğu bir kurumdur.

Babamın aktif siyasetle ilgisine gelince; O'nun bu konuda çok şanslı olduğu söylenemez. 14 Mayıs 1950 milletvekili genel seçimi öncesinde Bafra'da bir grup genç, Babama DP'den aday olmasını ısrarla önerdi. Fakat daha önce halkevleri ile Cumhuriyet Halk Partisi (CHP)'nin iç içe olduğu yıllarda bir süre Bafra Halkevi Başkanlığı yapmış olan Babam, 1950'de girdiği DP'den adaylığını koyması durumunda bunun, sırf milletvekili olmak amacıyla DP'ye geçtiği biçiminde yorumlanabileceği düşüncesiyle bu öneriyi kabul etmedi. DP, Bafra'dan eski bir din hocası olan Hasan Fehmi Ustaoğlu'nu aday gösterdi. O da milletvekili seçildikten kısa bir süre sonra Atatürk devrimlerini eleştiren sözleriyle DP'yi zor durumda bıraktı ve derhal Parti'den ihraç edildi.

1954 milletvekili genel seçiminde ise önce Babam, sonra da O'nu bu yolda teşvik etmiş olan DP Bafra İlçe Başkanı Ömer Güriş, Samsun milletvekilliği için adaylık başvurusu yaptı. DP'nin Samsun ili aday yoklamasında Bafra delegelerinin oyları iki aday adayı arasında bölündüğü için Bafra'dan kazanan aday olmadı. Fakat Bafra gibi büyük bir ilçeden aday gösterilmemesi düşünülemezdi. Adaylığın yolu, DP Genel Merkez kontenjanından listeye girmekti. Böyle olduğu hâlde Babam, delege oylarıyla kazanamadığı bir adaylığı Genel İdare Kurulu'ndan istemedi. Ömer Güriş, aday gösterildi ve iki dönem milletvekili seçildi.

Babam, DP'nin giderek artan baskıcı tutumu ve antidemokratik uygulamaları yüzünden 1957 milletvekili genel seçiminden sonra bu Parti'den ayrıldı. Zaten hiçbir zaman katı bir partili, daha doğrusu, katı bir partici olmamıştı. Örneğin DP'li olduğu yıllarda bile bizim evin salonunda Atatürk'ün portresi yanında İnönü'nün de portresi, ayrıca çeşitli toplantı ve görüşme vesileleri ile İsmet İnönü ve Celâl Bayar'la çekilmiş resimleri de asılıydı. Bu ve diğer devlet ve siyaset adamlarıyla çekilmiş resimleri, bugün de evimizin ve son yıllarında evin yanında kullandığı yazıhanenin duvarlarını süslemeye devam ediyor.

Babam, DP'den ayrıldıktan sonra başka bir siyasî partiye girmedi. Ancak ülkeye hizmet etmek için mutlaka bir partiye girmeğe gerek olmadığı düşüncesiyle çalışmalarına devam etti. Sinevizyon sunumunda anlatılan bu çalışmalara bir kez daha dönmeye gerek yok. Ama bunlar arasında özellikle Bafra Ticaret ve Sanayi Odası'nda önce Meclis, sonra Yönetim Kurulu Başkanı, yıllarca Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) Mevzuat Komisyonu Başkanı olarak görev yapması, Sinop Ticaret ve Sanayi Odası'nın kurulmasına öncülük etmesi, O'nun unutulmaz hizmetlerindendir. Kurduğu, başkanlık ettiği, yönetim veya denetim görevi aldığı dernek ve kurumların sayısı, onbeş dolayındadır.

Babam, dostluk ve arkadaşlıklarında vefalı idi. Fakat ilerleyen yaşlarında yakın arkadaşlarının birçoğunu kaybetmişti. Bununla birlikte her zaman gençlerle diyalog kurmasını bildi.

Babam sanatı ve sanatçıları severdi. Örneğin Safiye Ayla, Muallâ Gökçay, Selâhattin Pınar gibi sanatçı dostları vardı. Giyim-kuşamında ve genel olarak çok zevkli, zarif bir insandı. Dışarıda fötr şapkası
başından eksik olmazdı.

Babam Süleyman Türk, her yönüyle çağdaş, örnek bir insandı. Atatürk ilke ve devrimlerine, Türkiye Cumhuriyeti'nin Anayasa'da belirtilen değişmez niteliklerine içtenlikle bağlıydı. O'nu 11 Ağustos 2006 günü kaybettik. Fakat ölümünün beşinci yılında anma törenini Cumhuriyet Bayramının başladığı 28 Ekim 2011 gününün bu saatlerinde düzenlememizin nedeni, O'nun insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, demokratik, lâik, sosyal hukuk devletine inancını vurgulamak içindir. Türkiye'nin geleceği, ülke bütünlüğü içinde bu ilkelerin gerçekleşmesine bağlıdır.

Bu yıl Cumhuriyet Bayramı törenlerinin iptal edilmesi doğru olmamıştır. Şüphesiz Güneydoğu'da bölücü terör örgütünün hain saldırısına uğrayan şehitlerimiz ile Van depreminde kaybettiğimiz yurttaşlarımızın acısını Milletçe paylaşıyoruz. Bunlar, Milletçe yaşadığımız felâketlerdir. Ancak Cumhuriyet Bayramı, Türkiye Devletinin en büyük bayramıdır. Bu Bayram, yalnız geçit resmi yapılan bir bayram değil, aynı zamanda Cumhuriyet ilkelerine bağlılığın, ulusal birlik ve dayanışmanın da ifade edildiği bir bayramdır. Özellikle bunları bir kez daha belirtmek için kutlanmalıydı.

Bu düşüncelerle yapıcı ve yaratıcı, ülke işlerinde sorumluluk üstlenmesini bilen örnek bir Cumhuriyet insanı olarak Babam Süleyman Türk'ü birlikte andığımız bu gün Cumhuriyet Bayramınızı kutluyor, hepinizi saygıyla selâmlıyorum.



___________________________
*Prof. Dr. Hikmet Sami Türk'ün 28 Ekim 2011 günü Bafra Kültür Merkezinde düzenlenen "Ölümünün 5. Yılında Anılarla Süleyman Türk" toplantısında yaptığı konuşmanın dipnotları eklenmiş metni.

 (1) 25.7.1931 tarih ve 1881 sayılı Matbuat Kanunu (28.6.1938 tarih ve 3518 sayılı Kanun'la değişik) m. 12, 15.

 (2) 15.7.1950 tarih ve 5680 sayılı Basın Kanunu m. 1, 42.

 (3) Türk Basın Birliği, Türkiye'de çıkan gazete ve dergilerin sahipleri ile gazeteciliği meslek edinen kimselerden oluşmak, tüzel kişiliği haiz olmak ve merkezi Ankara'da bulunmak üzere 28.6.1938 tarih ve 3511 sayılı Basın Birliği Kanunu ile kurulmuştur (m. 1). Kanun'a göre gazetecilik mesleğini icra edebilmek için Birliğe üye yazılmak zorunluydu (m. 2). Birlik, merkezleri Ankara, İstanbul, İzmir, Adana ve Trabzon olmak üzere beş bölgeye ayrılmıştı (m. 4). Birliğin organları şunlardı: Genel Kongre, bölge kongreleri, Merkez Yönetim Kurulu, bölge yönetim kurulları, Yüksek Haysiyet Divanı ve bölge haysiyet divanları (m. 6). İşte Babam Süleyman Türk, sarı basın kartı sahibi gazeteci kimliğiyle 1945'te Türk Basın Birliği'nin Trabzon Bölge Kongresi'nde Haysiyet Divanı Başkanı seçilmiş ve bu sıfatla 1946'da Ankara'daki Genel Kongre'ye katılmıştır.

Türk Basın Birliği, 1945'te çok partili rejime geçildikten sonra çıkarılan 13.6.1946 tarih ve 4932 sayılı Basın Birliği Kanununun Kaldırılması Hakkında Kanun gereğince sona ermiş ve tasfiye edilmiştir (m. 1). Kanun Tasarısı'nın Gerekçe'sinde, uygulamada 3511 sayılı Kanun'da basın mesleğinin gelişmesi bakımından günün gereksinmelerini karşılamayan bazı kayıtlar bulunduğunun görüldüğü, Cemiyetler Kanunu'nda yapılması önerilen değişikliğin kabulünden sonra kurulabilecek meslek kuruluşlarının Basın Birliği'nin yerine geçebileceği, bu bakımdan meslek gereksinmelerini daha iyi karşılayabilecek serbest derneklerin kurulmasına yol açmak üzere Basın Birliği'nin kaldırılmasının yararlı sayıldığı açıklanmıştır; bk. TBMM Tutanak Dergisi 1946, C. 24, S. Sayısı: 165 "Basın Birliği Kanununun Kaldırılması Hakkında Kanun Tasarısı ve Adalet ve İçişleri Komisyonları Raporları (1/607), s. 1.

/ Prof. Dr. Hikmet Sami TÜRK

21 Kasım 2018 Çarşamba

Çarşambalı Osmanlı Alimleri



Osmanlı'nın son döneminde Çarşamba, Trabzon vilayetine bağlı Canik sancağının kazasıdır. Tüm Trabzon vilayeti düşünüldüğünde Çarşamba, (Osmanlı'nın son döneminde Çarşamba'nın idarî sınırları şu anki Çarşamba ilçesinin tamamını, Ayvacık ilçesinin büyük bölümünü, Salıpazarı, Asarcık ve Tekkeköy ilçelerinin bazı köylerini kapsıyordu.) vilayetin en önemli ilim merkezlerinden biri olarak öne çıkmaktadır. 1904 yılı kayıtlarına göre Trabzon vilayetinin tamamında 60, Canik sancağında ise toplamda 23 medrese varken bunlardan 13 tanesinin Çarşamba'da bulunmaktadır. Yine aynı yılın verilerine göre Trabzon vilayeti genelinde 12 kütüphane bulunmakta ve bu kütüphanelerden de 6 tanesi Canik sancağında, Canik sancağındakilerin de 4 tanesi Çarşamba kazasında bulunmaktadır.

Medrese sayısının fazlalığı ve kütüphane imkanlarının oluşu Çarşamba'yı civar kazalar arasında muhakkak ki öne çıkarıyordu. Böylesine bir ilim ortamının olması da Çarşamba'dan çeşitli alimlerin çıkmasına ortam hazırlamıştır. Şimdi bu alimlerden bazılarının hayatları hakkında bilgi vermeye çalışalım.


Çarşambalı Ahmet Hamdi Efendi

Çarşambalı Ahmet Hamdi Efendi, H. 1264 yılında (M. 1848) Çarşamba'nın Biçme köyünde doğmuştur. Köy hocası Mustafa Efendi'nin oğludur.

Köyünün sıbyan mektebinde Kur'an-ı Kerim Kıraati ve dinî ilimler tahsil ettikten sonra, Çarşamba Süleyman Paşa Medresesi'nde biraz Arapça sarf ve nahiv tahsili yapmış daha sonra Amasya’da tekrar Arapça nahiv ve dinî ilimler okuduktan sonra biraz da mantık dersi okumuştur. H. 1288'de İstanbul’a gelerek zamanın birkaç büyük üstadından yüksek ilimler tahsil edip Huzur Dersleri Muhataplarından (Ramazanlarda sarayda padişah huzurunda takrir olunan derslere hazır bulunan ilmiye sınıfına kullanılan bir tabir) Kayserili Sabık Müsteşar Hacı Derviş Efendi’nin dersine devamla kendisinden icazet almıştır.

 H. 1295'te yapılan Rüûs (Medrese tahsilini bitirip imtihanda başarılı olanlara verilen beraatın adı) imtihanında başarılı olmuş ve o yıl Beyazıt Camii Şerifi'nde öğretime başlayarak H. 1313 yılında ilk talebesine icazet vermiştir. Bundan sonra aralıksız eğitim öğretim faaliyetlerine devam etmiştir.

 H. 1303 de yapılan tedris-i ilmi feraiz imtihanında başarılı olarak Beyazıt Camii Şerifinde belirli zamanlarda vazifesine devam etmiştir. H. 1305'te yapılan Fetvahaneye giriş imtihanında dördüncü dereceden kazanarak o yıl Fetvahane Tahtani Pusla (Fetvahane "Pusla Odası", "Fetva Odası" ve "İlamat Odası" olmak üzere üç birimden oluşmaktaydı. Pusla Odasındaki yetkililer sorulan fetvaları bir pusula ile fetva odasına soralardı) odasına devamla H. 1306'da ikinci sınıfa tayin olmuş yine aynı yıl birinci sınıfa terfi etmiş ve H. 1307'de Fetvahane Fevkani Müsvedde odasına müdavim sınıfa kaydolmuş daha sonra kendisine istima’i muhakemat hizmeti de verilmiştir. H. 1322 de mülazım sınıfına (subaylık) kaydolmuş H. 1326 da Fetvahaneden ayrılmış ve H. 1326'da M. 16 Ekim 1908'de 83 oyla Canik (Samsun) mebusu (milletvekili) olarak Meclis-i Mebusan'a  girmiştir. İkinci ve dördüncü devrede de milletvekilliği görevini sürdürmüştür.

 Huzur Derslerine H. 1322 – 1326 da muhatab , H. 1327'den 1331 yılına kadar mukarir (Ramazan aylarında sarayda ders okutan alimlere verilen isim) olarak katılmış, muhatablığında dördüncü rütbeden Mecidî ve Osmanî nişanları ile taltif olunmuştur. İbtidai Hariç İstanbul Müderrisliği ile başladığı medrese hocalığını, medrese hocalığının en üst mertebelerinden biri olan Hâmise-i Süleymaniye mertebesine kadar terfien sürdürmüştür.

Çarşambalı Ahmet Hamdi Efendi'nin kabri Fatih Camii türbe kapısının yanındaki hazirenin en sonunda bulunmaktadır. Mezar taşı kitabesinde: "haza kabru ustaz’ilkül Çarşambavî el-Hac Ahmet Hamdi Efendi ruhiçün lillahil Fatiha, sene 1330, 29, Ramazan" yazılıdır.

Çarşambalı Ahmet Hamdi Efendi'nin icazet verdiği en meşhur öğrencilerinden biri İsmailağa Cemaatinin önderi Mahmut Ustaosmanoğlu'nun hocası Ahıskalı Ali Haydar Efendi'dir. Diğer öğrencileri arasında Prof. Dr. Şerif Mardin'in akrabalarından İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Medenî Hukuk Ordinaryus Profesörlerinden Ebül'ula Mardin ve Osmanlı'nın son dönem hattat ve ressamlarından olan Mimarzade Mehmet Ali Bey bulunmaktadır. Ayrıca İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Medenî Hukuk Ordinaryus Profesörlerinden olan ve 1960 darbesiyle görevine son verilen akademisyenler içerisinde olan Kemalettin Birsen, Çarşambalı Ahmet Hamdi Efendi'nin oğludur.


Çarşambalı Hüseyin Hüsnü Efendi

Çarşamba ilçesi Şer'iyye Katibi Hacı Mahmut Efendi'nin oğlu olarak h.1289 (m.1872) yılında Çarşamba'da doğmuştur. Çarşamba ve Samsun'da bulunan çeşitli medreselerde tahsil görmüştür. 12 Haziran 1311'de Samsun Şer'iyye Mahkemesi 2. katipliğine tayin olunmuş, 21 Mayıs 1313'te de başkatip olmuştur. H. 1325 senesinden 1327'ye kadar Maraş Andırın'da ve 1328'den 1330'a kadar da İçel'e bağlı Ayaş Nahiyeleri niyabetinde bulunmuştur.1 Mayıs 1328'den itibaren de Makrî (Fethiye) ilçesi niyabetine tayin olunmuştur. 28 Kanunisani 1329 (25 Ocak 1914) tarihinde Ünye kadılığına tayin olunmuştur.


Çarşambalı Mehmet Emin Efendi

Çarşamba Müftülüğü ve Niksar Niyabeti yapmış bulunan Çakırzade Mustafa Rüştü Efendi'nin oğludur. H. 1266 (Aralık 1849) yılında Çarşamba Orta Mahallede doğmuştur. İlk öğreniminden sonra Hazinedarzade Osman Paşa Medresesi'nde okumaya başlamıştır. İlk olarak Terme'de niyabete başlamış; Alaçam'da niyabette bulunduktan sonra Niksar Şer'iyye Mahkemesine tayin olunmuştur. Babasının vefatı üzerine Çarşamba'ya geri gelmiş ve H. 1292 (1874) yılında Çarşamba Şer'iyye Mahkemesi katipliğine tayin olmuştur. H. 1301'de Sivas Vilayeti Merkez Şer'iyye Mahkemesi katibi olmuştur. Niyabete kabulüyle beraber Teşrinievvel 1300 (1884) yılında Sivas Gürün Naibi olmuştur. Daha sonrasında ikişer yıl aralıklarla Milas (Hamidiye), Tenûs, Islahiye, Koçgiri, Hafik, Bafra, Çarşamba, Tirebolu, Ordu, Sarmaşıklı (Bünyan-hamid) ve Aziziye kazaları niyabetinde bulunmuştur. En son Ağustos 1328'de (1912) Alucra kadılığına tayin olmuş ve Eylül 1330'da (1914) emekliye ayrılmıştır.

Çarşambalı Mehmet Emin Efendi'ye İbtidaî Dahil Edirne müderrisliği ruûsu verilmiştir. Daha sonra, İzmir, Edirne Paye-i Mücerredi ve Mahreç Payesi (Paye-i Mücerredi ve Mahreç Payesi ilmî yönden kendini kanıtlamış ulemaya verilen payelerdendir) ile taltif edilmiş ve kendisine dördüncü rütbeden Osmanlı Nişanı verildi. 


Çarşambalı Mustafa Hilmi Efendi

Mehmet Ağa'nın oğlu olarak Mart 1269'da (Mart 1853) Çarşamba'nın Alibeyli köyünde doğmuştur. İlk öğreniminden sonra Çarşamba'da bulunan Arnavut Ali Bey Medresesi'nde Çarşamba eski Müftülerinden Müderris (öğretmen) Ali Zihni Efendi'den ders okumuştur. 1288'de Amasya'ya gitmiş ve orada  Müderris Şirvanîzade Hacı Mustafa Efendi'den ders okumuştur. Hocasından 1299 yılında icazetname aldıktan sonra burada Müderris Erzurumlu Ömer Efendi'den de Feraiz (Miras Hukuku) okuyarak icazet almıştır.

1300 (1884) yılında Çarşamba'da bulunan Osman Paşa Medresesine müderris olarak tayin olunmuş burada bir süre görev yaptıktan sonra henüz 33 yaşında iken Mart 1302 (1886) yılında Çarşamba Müftüsü olmuştur. Şahsına İbtida-i Hariç Edirne Müderrisliği, Hareket-i Altmışlı ve Musıla-i Süleymaniye terfileri verilmiştir.

28 Kanunisani 1321'de (1905) Çarşamba Müftüsü olarak görev yapmakta iken müftülük görevinden azledilmiştir.


Çarşambalı Osman Fevzi Efendi

Rum Mehmet Paşa ahfadından (torunlarından) Çarşambalı el-Hac Süleyman Sabri Efendi'nin oğlu olarak H. 1257 (1842) de Çarşamba'da doğmuştur. Çarşamba'da ilk öğrenimini gördükten sonra medresede Arapça ve dinî ilimler okumuş, feraiz (miras hukuk) okumuş ve iki icazetname almıştır. H. 1271 yılında İstanbul Bab Mahkemesi'ne girmiş ve Hz. 1289'da Boğazlıyan daha sonra Kastamonu'ya bağlı Ereğli, 1297'de Merzifon, 1300'de Goryan, 1304'de Tirebolu, 1306'da Marmara Ereğli, 1307'de Tırnova, 1309'da Buka, 1314'de Baalbek, 1317'de Umran, 1323'de Eceabat niyabetinde bulunmuş Haziran 1325'de (1909) görevden ayrılmıştır.

H. 1295'te taşra ruusuna erişmiş ve Muharrem 1309'da (1891) Müsila-i Süleymaniye müderrisliği derecesine terfi etmiştir.


***

Ebül'ula Mardin, "Huzur Dersleri" adlı kitabında Ramazan aylarında sarayda yapılan huzur derslerine katılan alimlerin isimlerini listeler halinde vermektedir. "Çarşambalı" ön adıyla burada kayıtlı birçok isim bu kitapta yer almakta ve Ebül'ula Mardin, ismi anılan bazı alimlerin hayatları hakkında da bilgi vermektedir. Fakat anılan kişilerin tamamının hayatları hakkında kitapta bilgi verilmediğinden "Çarşambalı" olarak nitelenen bu kişilerin İstanbul Fatih'te bulunan Çarşamba semtinden mi yoksa Samsun Çarşambadan mı oldukları tam anlaşılamamaktadır. Bu isimlerden bazıları şöyle: Çarşambalı Muhammed Efendi (Ayaklı Kütüphane diye meşhur), Çarşambalı Said Efendi, Çarşambalı Mustafa Efendi (H. 1247'de saray hocalığına tayin edilmiş, Yeniçeri ocağı kaldırılırken de sarayda hazır bulunanlardandır.), Çarşambalı Mehmed Efendi, Çarşambalı Mehmed Said Efendi, Çarşambalı Hacı Muhammed Said Efendi, Çarşambalı Veliyyüddin Efendi...

Not: Yazının hazırlanmasında Ord. Prof. Dr. Ebül'ula Mardin'in "Huzur Dersleri" (İsmail Akgün Matbaası, İstanbul, 1951.) adlı eserinden ve  Sadık Albayrak'ın "Son Devir Osmanlı Uleması 1-5" (Medrese Yayınevi, İstanbul, 1980.) adlı eserinden istifade edilmiştir.


17 Kasım 2018 Cumartesi

Dr. Abdullah Cevdet’in Karadeniz Seyahati İzlenimleri




ÖZET
Düşünce tarihimizde batıcı fikirleri ile yer alan ve Jön-Türk hareketinin ideologlarından biri olan Abdullah Cevdet, 1912 Ekim’inde bir hafta kadar süren bir Karadeniz seyahatine çıkmıştır. Bu seyahatinde İnebolu’dan başlayarak Samsun, Ordu, Giresun ve Trabzon’a kadar uğradığı yerler hakkındaki görüş ve incelemeleri ile birlikte karşılaştığı olayları İctihad Dergisi’nin 67, 69 ve 70. sayılarında Haziran-Temmuz 1913 tarihlerinde yayınlamıştır. Abdullah Cevdet’in notları bölgeye dair demografik, idarî, mülkî, askerî, coğrafî, sıhhî, ekonomik bilgiler vermekle birlikte eğitim kurumları hakkında da bilgiler içermektedir.

Bu çalışma Dr. Abdullah Cevdet’in Balkan Savaşı sürecinde ve 1. Dünya Savaşı arifesinde bölgeye dair verdiği resmî-gayri resmî bilgiler ve izlenimlerini kapsamaktadır. Bu seyahat notları şehir tarihçiliği açısından ve batıcı düşünceye sahip bir Osmanlı aydınının bölgeye ait izlenimlerini değerlendirmek bakımından önem arz etmektedir.


Yolculuklarının Başlaması ve Abdullah Cevdet’in Vapurdaki İzlenimleri
11 Ekim 1912’de Abdullah Cevdet ile Çarsancak kasabası kaymakamı Mehmed Şükrü Bey Loyd Kumpanyası’nın Galiçya Vapuru’yla Trabzon’a doğru yola çıkarlar. Abdullah Cevdet’in ilk dikkat çektiği husus vapurdaki bazı Osmanlı zabitlerinin halk ile beraber yolculuk yapmasıdır. Bu durumu vapurda bulunan erkân-ı harp miralaylarından askerî muharrir Senai Bey’e şikâyet ederek güvertedeki askerler arasında binbaşıların da olduğunu ilave eder. Senai Bey ise bunlara ikinci ve birinci kamara bileti almak üzere harcırah verildiğini, hükümetin hiçbir kusuru olmadığını “bunların terbiyeden, izzet-i nefisten mahrumiyetleri, zabitlik ve askerlik haysiyeti nedir bilmemeleri” böyle davranmalarına sebep olmaktadır cevabını verir. Abdullah Cevdet’e göre hükümetin sadece zabitlere değil ailelerine de harcırah vermesi bir cömertlik örneğidir. Onun önerisi ise bunlara para vermek yerine bilet alınması ya da kumpanyalara bilgi verilerek zabitan ve aileleri için güverte bileti kesmemeleri uyarısında bulunulmasıdır.

Vapur gayet kalabalıktır. Abdullah Cevdet bu durumdan yararlanıp her sınıftan yolcularla konuşarak onların askerlik, hükümet, ticaret, Avrupa, medeniyet gibi konularda fikirlerini dinleme olanağı bulur. Bunlar içerisinde özellikle Hasan Ağa isimli Rizeli bir muhallebiciyi zikretmektedir. Onun düşüncelerinden övgüyle bahsederek şu şekilde anlatır:

“Konuşduğum güverte yolcuları içinde, Beykoz’da muhallebicilik iden Rizeli Hasan Ağa, bence mühim bir mevzu-ı tetebbu teşkîl itdi. Tıknaz, fakirâne fakat tertemiz giyinmiş, başı abaniye sarıklı bu adam akl-ı selimindeki şiddetle beni teshir itdi. Kalınca bir boyun üzerinde kemikli bir kafanın, sevimli bir çehrenin üzerinde yanan o iki siyah göz hala hayalimdedir. Garib bir tesadüfdür. Buraya kayd itmek münasib olmayan muhaverelerimizde, elifba bile okumamış olan Hasan Ağa’nın gösterdiği fetânet ve akl-ı selim, Fatsalı ve ulemadan Ali Hoca’nın vaz‘ suretinde neşr itdiği sehif ve muzır fikirler önünde pek parlak bir tezad teşkîl idiyordu. Bedii okumuş, beyan okumuş mezun olmuş, Ayasofya Camii Şerifinde vaz‘ itmek salâhiyetine, Bâb-ı Meşihat canibinden mazhâr idilmiş bu imameli kafa, muhallebici Hasan Ağa’nın hiçbir ta’lîm ile hiçbir terbiye-i hariciye ile ihlâl ve ifsad idilmeyen akl-ı selimine gışyan aver oluyordu. Hasan Ağa diyordu: Ben okumadım fakat iki oğlumu okutuyorum. Otuz üç yaşındayım, kırka kadar vakit var, altmışından sonra okuyub yazmak öğrenub ağalıkdan efendiliğe çıkan bir hemşehriyi bilirim. Oğullarımın mekteb parasından ziyâde bir de kendim için mekteb parası yetişdiremeyeceğim. Fakat bir sene sonra büyük oğlumbenim hocam olacak onlar bana okuyub yazmayı ve diğer lazım olan
ilimleri öğreteceklerdir. Sıladan döndükden sonra, bir madmazel var ona ayda üç mecidiye vereceğim, oğullarıma Fransızca da öğretecek.

Netîce: Bizim birçok müessesat-ı ilmiyemiz şuur-ı tabiinin derecesini alçaltıyor ve akl-ı selimi ihlâl idiyor”.
( Abdullah Cevdet, “Seyahat Notaları”, İctihad, 23 Mayıs 1329/30 Mayıs 1329, 4. Sene, Sayı 67, s.1459-1461.)

(…)

SAMSUN
Hareket gününden iki gün sonra sabah Samsun’a ulaşılır. İlk iş hükümet konağını ve mutasarrıfı görmek olur. Hükümet konağına giderlerken çarşının içinden çıktıklarında caddenin iki tarafında boş, ağaçlı, yolun her iki tarafında yüksekçe duvarla ayrılmış bir saha görürler. Abdullah Cevdet burası için millet bahçesi olması lazım gelir diyerek sevindiğini ancak daha sonra İslam Kabristanı ibaresini okuduğunu söylemektedir. Abdullah Cevdet hükümet konağına varıncaya kadar yollarda gördükleri çamur bataklıklara dikkat çeker. Bundan bir buçuk iki ay önce bulunduğu Bulgaristan’ın Filibe şehrinde güzel bir belediye bahçesi olduğundan bahseder. Orada bulunduğu sırada Müslümanların misafiri olduğunu ifade ederek buranın hikâyesini kendisine anlatıldığı şekilde nakleder:

“Burası Müslüman Mezarlığı idi. Bulgaristan teşkîl itdiği vakit iki bin lira mukabilinde bu mezarlığı belediyeye satmalarını Müslümanlara teklif itmişler. Müslümanlar kabûl itmemiş. A canım sizin şeriatınızca nakl-i kubur caizdir. A’zamı nakl itmeyi şehrin haricinde size bir mezarlık yapmayı da deruhde ideriz, dimişler. Müslümanlar kabûl itmemekde ısrar itmişler. Aradan bir iki ay geçdikden sonra bir Rus Generali Bulgaristan’da bazı tensikat ve teşkilat icrasına me’mûr olarak gelmiş. Elinde kırbaç olduğu halde Müslümanların eşrâf ve izzesini toplamış, mezarlığa doldurmuş, haydi bakalım kırın şu taşları, demiş. Taşları bu Müslümanlara kırdırmış, arkalarıyla taşıdub taşları satmış ve Müslümanlara da bir para vermemiş. Samsun’un bu vasi’ mezarlığı, ortasından geçen bu caddede yürürken bu hikâye-i elime hatırıma geldi ve gayr-i şuurî bir heyecanla Ebu’l-Alâ el-Ma’arrî’nin

“Ey dost, bizim kabirlerimizdir bu ovayı dolduran, Âd kavmi zamanından kalan kabirler nerede?” beyti dudaklarım üzerinde dolaştı.”


Samsun Mekteb-i İdadisi
Abdullah Cevdet, Mekteb-i İdadi’de 3 yılı rüşdiye, 2 yılı idadi olarak eğitim yapıldığını, 180 öğrencisi bulunduğunu bunların 7’sinin Hristiyan olduğunu ifade etmektedir. Ayrıca evvelki yıl 18 Hristiyan olduğunu, Rum ve Ermeni Hristiyan öğrencilerin her yıl azaldığından bahsetmektedir. Bunun sebebini ise Hristiyan okullarının Müslüman okullarının üstünde olmasına bağlamaktadır.

Abdullah Cevdet, idadi ile ilgili bilgiler yanında diğer eğitim kurumları hakkında şu bilgileri vermektedir: 5 mekteb-i ibtidai vardır, masraflarını mahalli maarif komisyonu temin etmektedir. Her okulun ortalama 150 öğrencisi, 4 muallimi, birer mubassırı, birer hizmetlisi vardır. İki inas rüşdiyesi ve iki ana mektebi bulunmaktadır ve bunların tamamı mektep olarak yapılmıştır. Maarif komisyonunun geliri yıllık 1200 lira civarındadır. Komisyonun 2 tütün deposu bulunmaktadır. Her birinin 150 lira yıllık kira geliri vardır. Maarife ait 12 dükkân, birkaç ev, 2 gazino mevcuttur. Maarif müfettişi Alaeddin Bey isminde bir zattır ve 3000 kuruş maaş almaktadır. Harcırah ve yevmiye yokluğu görevlilerin vazifelerini yerine getirmelerini zorlaştırmaktadır.


Samsun’da Matbuat
Abdullah Cevdet, Samsun’da başlıca iki gazete olarak Doğru Ses ve Aks-ı Sada’yı zikretmektedir. Ayrıca ziyaret ettikleri 3-4 matbaa içerisinde en mühim ve muntazamının Nemlizade ailesinden biri tarafından kurulan Şems Matbaası olduğunu belirtmektedir. Doğru Ses burada çıkmaktadır. Aks-ı Sada’nın ayrı matbaası bulunmaktadır. Her iki matbaanın da motorla çalışmakta ve yeni sistem makinelerle donatılmış olduğunu söyleyen Abdullah Cevdet, gazetelerin ilmi ve edebi içerikleri olmadığından, hep fırka ve siyaset haberleri bulunduğundan şikâyetle, her iki gazetenin muharrirlerinden ahaliyi aydınlatmak, irşâd etmek amacını gütmelerini rica ettiğini belirtmektedir.


Samsun’u Rumlar Satın Alıyor
Samsun’da göze çarpan en muazzam iki binanın da Rumlara ait olduğunu ifade eden Abdullah Cevdet, bunlardan birinin 250 yataklı bir Rum hastahanesi, diğerinin mükemmel bir Rum mektebi olduğunu belirtir. Ayrıca Samsun’da Rumların mahallesinin şehrin sol kısmında ve en havadar yerinde olduğunu söyleyerek “Atina’nın bir parçası Samsun’a nakl olunmuş zan olunur” ifadelerini kullanır.

Abdullah Cevdet, Samsun’da tapu kayıtları üzerinden emlak alım satımlarının yüzde seksenini Müslümanlar tarafından satılan ve Rumlar Samsun’un kadim ahalisinin tümünün kayıkçı ve bahçıvan olduğunu söyleyerek tüccarın da büyük kısmının Trabzonlu Rizeli, Kayserili Rumlar ve Sivaslı Ermeniler olduğunu belirtmektedir. Abdullah Cevdet, arsalar ve arazinin süratle Hristiyanlara geçmekte olduğunu beyanla ekseriyetin Rumlarda olduğunu, Müslümanların Kavak nahiyesi sayesinde, çoğunluk teşkil edebildiğini ifade etmektedir.


Samsun’un Nüfusu
Samsun şehir merkezine dair verdiği bilgiler şu şekildedir: Samsun şehrinin, bundan yirmi yıl önceki nüfusu, 11.000 idi. Üçte biri Müslüman, üçte biri Rum ve Ermeni idi. Şimdi yerli olmayanlarla beraber 50.000 civarına çıkmış. Meşrutiyetin ilanını müteakip içeriden pek çok nüfus gelmiştir. Abdullah Cevdet, sancağın 1892 tarihindeki nüfusunu aşağıdaki şekilde vererek Müslüman nüfusta hemen hemen hiç artış olmadığına dikkat çekmektedir:

Müslüman 214.135
Rum Ortodoks 77.000
Ermeni (Gregoryen) 17.000
Ermeni Katolik 900
Ermeni Protestan 565
Katolik Latin 150
Musevi 250  
________________________
TOPLAM: 310.000


Samsun’un Madenleri
Samsun’un yüksek mahallerinde demir, kurşun, gümüş damarları görülmekte olduğunu bilgisini veren Abdullah Cevdet, ancak bu servetlerin metruk olduğunu belirtir. Ona göre her iki manasıyla “yolsuzluk” bu metrukiyet ve hüsrana sebebiyet vermektedir.


Samsun’un Ormanları
Abdullah Cevdet, Samsun’un arazisinin önemli bir kısmının meşe, kayın, servi, çam ağaçları ile örtülü olduğunu ancak bunlardan muntazam surette istifade edilmediğini söylemekte ve bunların zalimane tahrip olmakta olduğunu ve bir tedbir alınmadığından yakınmaktadır. Ayrıca bölgenin alçak kısımlarında her türlü meyve ağaçlarının bulunduğunu ifade etmektedir.


Samsun’da Mebanî-i Dinîyye
Abdullah Cevdet, bulunan dini yapılar hakkında; biri büyükçe olarak 7 cami, 40 mescit, 1 Rum, 2 Ermeni, 1 Katolik, 1 Protestan, 1 Frenk Kilisesi bulunduğu bilgisini verir.


Samsun’un Serveti
Abdullah Cevdet, Samsun’a ait ayrıntılı üretim ve ticaret rakamları vermektedir. Samsun’da takriben 35.450 dönüm arazi üzerinde her yıl 14.000.000 kilo tütün mahsulü alındığını ve dünyanın her tarafında meşhur olan bu tütünün sigara haline konulduktan sonra kilosunun ortalama 40 frank kıymetine yani aşağı yukarı 12.000.000 Osmanlı lirasından fazla bir meblağ oluşturduğuna dikkat çekmektedir. Verdiği diğer bilgiler şu şekildedir: 1897 yılında ithalatının miktarı 12.472.000 franka ve 1898’de 12.948.000 franka ulaşmıştır. Bu meblağın önemli bir kısmı olan 4.105.000 frankını mensucat, 1.088.000 frankını şeker teşkil etmektedir. Üçüncü, dördüncü derecede ehemmiyetli miktar teşkil eden eşyalar demir, sabun, zeytinyağı ve sairedir. İthalatın 6.774.000 franklığı Türkiye’ye aittir. Müteakiben İngiltere, Avusturya, Almanya, Belçika, Rusya ve en sonra Fransa gelir. Abdullah Cevdet, bu bilgilere Yves Guyot ile Rafalovich’in “Ticaret, Sanayi ve Banka Kamusu” unvanlı kitabının ikinci cildinin “Samsun” bahsinin 1283. Sayfasından ulaştığını belirtir. Aynı müelliflere göre Samsun’un ihracatı 1898 yılında 20.000.000 frank civarında olmuş ve bu miktarın 4.105.000 frankını tütün teşkil etmiştir.

Abdullah Cevdet, “Samsun - Sivas hattının ikmalinden sonra Samsun Türkiye’nin en mühim bir şehri olacaktır. Fakat Türklerin ve Müslümanların değil” diyerek artan ekonomik gücün sadece gayrimüslimler yönünde fayda sağladığına işaret etmektedir.


Samsun’da Ahvâl-i Sıhhiye
Abdullah Cevdet, dünyanın en iyi havalı, en sıhhi şehri olabilecek Samsun’un havasını vahim olarak ifade eder. Umumi sıhhat perişan durumdadır. Çaltı Burnu ve havalisi müthiş bataklıktır. Buralardan çoğalan miyazmalar14 ahalinin kanını zehirlemektedir.

“İdâdî mektebinde dershaneleri ziyaret iderken çocukların yüzünde bu musibetin tarihçesini ve sutar-ı akıbetini okudum. Müdür efendi tazallüm itdi: ‘ekseriya ders esnasında talebe birden bire sararır, düşer, kusar. Humma-yı merzaginin buraya mahsus bir tecellisidir. Talebeyi ailesi yanına göndeririz. Birkaç gün sonra fakat muzmahil bir halde gelir’ dedi”.

Samsun’daki ölümlerin başlıca sebebi humma-yı merzagiden15 olduğunu ifade ederek bazen de fiyever jon=humma-yı asfer16 zuhur ettiğini belirtmektedir. Belediye Tabibi Kamil Efendi’nin 15 yıldan beri gerçekleştirdiği müşahedelerinin bu yönde olduğunu söyleyen Abdullah Cevdet, Kavak nahiyesinde ve Bafra da frengi hastalığının hüküm sürdüğünü ve onun da
Kastamonu’dan geldiğini belirtmektedir. Dizanteri, tifo, çiçek, verem eksik değildir. Lağımlar yoktur. Kasaba ve civarındaki 50.000 ahaliden yıllık 250-300 ölüm olmaktadır. Abdullah Cevdet, Yemen’e gönderilen taburlarda hayatını kaybedenlerin bu hesaba dâhil olmadığını ifade ederek ölümlerin fazlalığına işaret etmektedir:

“Yemen’e sevk olunup beher taburundan ancak 40 kişi dönen, bâkîsi Yemen kumları içinde gömülen bedbahtlar bu hesaba dâhil değildir. Evet? Sekiz sene evvel Yemen’e sevk olunan Harput Taburundan yalnız 40 kişi o da perişan bir halde avdet idebilmişdi”.

Abdullah Cevdet, Samsun belediye tabibinin maaşının 800 kuruş olduğundan bahsederek bu maaşlı bir tabibin vazifesini takipte zorlanacağını ve işine daha fazla itina edemeyeceğini belirtir.


Samsun Postahanesi
İfadelerine göre postahane sahilde ve iskeleye yakın bir yerdedir. Abdullah Cevdet, hiç olmazsa Avrupa’nın büyük bir köyünün postahane binası kadar muntazam bir bina bulacağını ümit ettiğini, ancak adeta bir baraka ile karşılaştığını söylemektedir:

“Tek bir tam iki tarafına gişelik iden iki uzun masa çivilenmiş bu büyücek oda bir koridor ile ikiye ayrılmış. Koridorun ortası mübalağasız bir mezbele halini arz idiyor. Mezbele yığının en yüksek noktasına bastonumu basdım. Baston 15 santimetre batdı. Orada önüme rastgelen gişedeki bir genç memura sordum. Her zaman postahanenizin içi böyle mezbelelik midir? Dedim. Önüne bakdı, hayır efendim dedi. Nedir bu hal? Dedim. Efendim tahsisat yok dedi. Ben pür hiddet idim. Kimdir buranın en büyük memuru? Dedim. Şu köşede oturan sakallı efendi, el-hac Hakkı Efendi dediler. Ben ortaya bir kaç acı ta’zir sacdım. Hacı Hakkı Efendi tesbihi elinde olduğu halde maiyetindeki genç memurlara ‘ne diyor?’ diyordu”.

Abdullah Cevdet’in karşılaştığı ikinci manzara da onu oldukça şaşırtmış ve bunu şu şekilde ifade etmiştir:

“Bu mezbelelikden dışarı çıkdım. İskeleye doğru giderken sol tarafda bir kahve var, bunun önünde bir masanın üzerinde azim’ül-mikdar bir mektûb yığını gördüm. Mektubların bazıları da masanın ve masa önünde bulunan bir delikanlı adamın ayakları altına düşmüşdü. Heman yaklaşdım. Genç adama; nedir bu mektublar? Diye sordum. Genç cevâb verdi: Posta müvezzi’iyim mektubları tefrik idiyorum dedi. Aman nasıl olur, sokak ortasında herkesin en mahrem ve mukaddes şeylerinden olan mektûb tefrik olunmak neden? Dedim. ‘Yer yok’ cevabını verdi. İsmin nedir dedim? Hilmi, dedi”.


Hükümet Konağı
Aynı gün Mutasarrıf Hamdi Bey tarafından yaptırılmış hükümet konağına varırlar. Mutasarrıf Ohannes Ferid Efendi isminde biridir. Abdullah Cevdet, Saat 10’da ziyaret için mutasarrıfın odasında beklerken mutasarrıfın henüz uykudan kalkmadığını belirtir:

“Mutasarrıf Efendi henüz uykudan kalkamadı, diyorlar. Bir az bekledikden sonra Ohannes Ferid Efendi zuhûr ve bizi iltifata gark idiyor! Mutasarrıf uyuyor, vali uyuyor! Türkiye bu. Zemin uyuyor, âsüman uyuyor. Yalnız Allâh uyanık”.


Samsun’un Elektrikle Tenviri
Abdullah Cevdet, Samsun Belediyesinin 8.000 lira geliri olduğunu bu geliri bir yıl içerisinde 20-30 bin liraya çıkarılabileceğini iddia etmektedir. Ancak ona göre belediye reisinde ve mutasarrıfta böyle bir eğilim yoktur. Geliri arttırmak için yapılacak olan işleri şöyle sıralar:

“Samsun’un 20 dakika mesafesinde Merd Çayı20 vardır. Suyu bol ve hızlı hareket eder surettedir. Bu çayın hareket kuvveti şehri aydınlatmaya ve şehirde inşa edilecek tramvayları çalıştıracak miktarda elektrik üretmeye yeterlidir. Bu amaçla yapılması gereken elektrik fabrikasının tesisi tahminen 500.000 frank sarfıyla mümkündür. Bu işle bağlantılı olarak petrol sarfiyatı şu şekildedir:

Samsun şehrinde ve çevresinde günlük 250 teneke petrol yakılmaktadır. Her yıl 100.000 teneke eder. Her ay 7.500 teneke yakılıyor demektir. Her teneke 14 kuruşa alınmaktadır. Dolayısıyla her gün 4.500 kuruş gaz parası verilmektedir. Sonuç olarak Samsun ve havalisinden her yıl ortalama 14.000.000 kuruş petrol parası çıkmaktadır. Elektrik üretilmesi halinde hem bu paranın yarısına aydınlatma ihtiyacı giderilecektir, hem de para memlekette kalacak ve diğer imar işlerine harcanabilecektir. Abdullah Cevdet bu bilgileri tüccardan Yelkencizade Hüseyin Efendi’den aldığını belirtmektedir.


Samsun Müstakil Sancağının Zer’ Edilen Arazisi
Abdullah Cevdet’in Samsun’da ziraata dair verdiği bilgiler şu şekildedir: Ekim yapılan alan 835.675 dönüm, ekime müsait olduğu halde ekilmeyen arazisi 300.161 dönümdür. Ormanlar 257.300 dönümlük bir saha işgal eder. 950.300 dönümlük bir arazi ise ekime müsait olmayan alanlar, yayla ve umumi mera halindedir. Abdullah Cevdet, bu bilgileri Vital Cuinet’in eserinden aldığını belirtmekte ayrıca bilgilerin kesin olmamakla birlikte gerçeğe yakın olduğunu ifade etmektedir.


Samsun’un Taksimat-ı Mülkîyesi
Abdullah Cevdet, Samsun sancağının idareten Samsun, Teza,23 Ünye, Terme, Çeharşenbe, Bafra kazalarıyla Karauç, Alaçam, Kavak nahiyelerinden oluşmakta olduğunu belirtmektedir.


Samsun’un Sanayi
Samsun’da sanayi namına bir şey görülmediğini belirtir. Sanayiden sayılabilirse saraçlık, kunduracılık, çömlekçilik, kazancılığın olduğunu ağaçtan kaşık dahi imal olunduğunu ifade etmektedir.

Mecârî-i Miyâh
Samsun sancağından geçen suları şu şekilde sıralar: Terme civarında Terme Çayı, Çarşamba kasabasından geçen Yeşilırmak, Bafra civarından geçen Kızılırmak. Hayvanat-ı Ehliyye Samsun sancağında her türlü ehlî hayvan mevcut olduğuna dikkat çeken Abdullah Cevdet, Trabzon vilayetinin diğer taraflarından daha fazla hayvanat yetiştiğini, Kızılırmak, Yeşilırmak kıyısında ve yakınında iyi cins ve besili hayvanat bulunduğunu söylemektedir.


Hayvanat-ı Ehliyye
Samsun sancağında her türlü ehlî hayvan mevcut olduğuna dikkat çeken Abdullah Cevdet, Trabzon vilayetinin diğer taraflarından daha fazla hayvanat yetiştiğini, Kızılırmak, Yeşilırmak kıyısında ve yakınında iyi cins ve besili hayvanat bulunduğunu söylemektedir.

(…)


DEĞERLENDİRME
Dr. Abdullah Cevdet’in 1912 yılına ait Karadeniz seyahati notları onun düşünceleri bağlamında değer kazanmaktadır. Zira Osmanlı Devleti’nde son dönem kültür ve siyaset adamı olan Dr. Abdullah Cevdet’in kendi düşünce sistemi üzerinden yaptığı değerlendirmeler bölgenin döneme ait farklı bir panoramasını gözler önüne sermektedir.

Dr. Abdullah Cevdet, notlarında bazı kısımlarda verdiği bilgileri nereden temin ettiğine dair ifadeler kullanmıştır. Kimi bilgileri bölgeden almış, kimi zaman elindeki salnameden yararlanmış, resmî ve gayri resmî bilgiler vermiştir. Yabancı kaynaklardan Vital Cuinet’in eserinden ve Yves Guyot ile Alfred Raffalovich’in kamusundan yararlanmıştır.

Dr. Abdullah Cevdet’in özellikle ekonomi ağırlıklı olmak üzere demografik, sıhhî, askerî, kültürel, mülkî idare alanında ve bölgenin coğrafi yapısı hakkında da değerlendirmeleri bulunmaktadır. Değerlendirmelerine Avrupa izlenimlerinin ve mesleği olan doktorluğun etki ettiği açıkça görülebilmektedir.

Samsun’a ilişkin değerlendirmelerin ağırlığı şehrin ekonomik potansiyeli ile ilgilidir. Dr. Abdullah Cevdet, ekonomik gelişmeye dikkat çekmiş ancak bu ekonomik potansiyelin Müslümanlar elinden Rumlara geçtiğine işaret etmiştir. Tapu kayıtları üzerinden şehrin önemli mekânlarının el değiştirmesine dikkat çeken Dr. Abdullah Cevdet’in ifade ettiği bu durum, Birinci Dünya Savaşı’na giden süreçte Müslümanların ekonomik gücünün giderek kötüleştiğine dair önemli bir örnektir.

Samsun’da dikkat çektiği diğer bir husus da bataklıklar gibi sağlıksız alanlar dolayısıyla meydana gelen salgın hastalıklardır. Bu hususta halkın zayiatının Balkan Muharebesi ve Yemen’den aşağı olmadığını belirtmektedir.

Notların genel dilinden anlaşılacağı üzere Dr. Abdullah Cevdet, Avrupa’daki mimari yapıdan, şehir dokusundan özellikle devlete ait binalardan etkilenmiş görünmektedir. Gezisi esnasında en azından buna yakın mekânlar görmek istediğini ifade etmesine rağmen umduğunu bulamadığını belirtir. Yine boş, ağaçlı bir alanı Avrupa’da görmüş olduğu gibi millet bahçesi zannetmesi de benzer bir karşılaştırmadır Ayrıca mevcut devlet dairelerinin de köhne, eski ve bakımsız olduğuna dikkat çekmekte tüm bu olumsuzlukların sadece ödenek eksikliği ya da yönetim aksaklıkları ile izah edilemeyeceğini belirtmiştir.

Notları içerisinde Samsun ve Ordu’da mülkî idare ağır bir şekilde eleştirilirken Trabzon’da idare nispeten daha az eleştirilmiştir. Bu durum Mehmed Ali Ayni ile yakınlığından kaynaklanmış olmalıdır.

Dr. Abdullah Cevdet’in notları müstakil örnekler dışında genel olarak geri kalmışlığa ve düzensizliğe, yöneticilerin ihmalkârlığına yöneliktir. Ona göre bu durum askerî, idarî, sıhhî, iktisadî sorunların temelidir ve ekonomik anlamda kalkınma ile birlikte halkın da özverili çalışmalarıyla sorunların üzerinden gelinebilmesi mümkündür. Bu çerçevede iktisadi kalkınma bağlamında önemli sayılabilecek fabrika ve sanayi alanlarından övgüyle bahsetmiştir. Ayrıca bölgenin zirai potansiyeline de vurgu yapmış ve bölgeyi Anadolu’nun tüm alanlarında olduğu gibi ihmal edilmiş bir coğrafya olarak nitelemiştir.

Dr. Abdullah Cevdet’in gezisi esnasında bulunduğu mekânlar, devlet dairelerine giriş çıkışları ve sivil – askerî görevlilerle konuşma tarzı -eğer tek yanlı anlatılmıyor ise - kendisinin önemsendiği görüntüsünü vermektedir. Bu bağlamda ifadeleri merkezden gelen bir müfettiş tetkiklerini andırmaktadır. Davranışlarını beğenmediği bazı görevlilerin isimlerini not aldığını ifade etmesi de bu tavrını ortaya koyar niteliktedir.

Balkan Savaşı sürecinde bir Osmanlı aydınının kendi düşünceleri çerçevesinde ifade ettiği izlenimler ve ortaya koyduğu resmî-gayri resmî veriler bölge hakkında önemli bilgiler ihtiva etmektedir. Bu bakımdan bu seyahat notları özellikle bölgeye dair yerel tarih çalışmalarında bütüncül fayda sağlamak yönüyle ve Osmanlı aydın zümresi içerisinde farklı bir bakış açısı ile bölgeye bakmak bakımından da katkı sağlayabilecektir.


Dr. Abdullah CEVDET Kimdir?
“Abdullah Cevdet, 1869’da Arapkir’de doğdu. Babası Diyarbakır Birinci Tabur Kâtibi Ömer Vasfi Efendi’dir. Ma’muretülaziz Askerî Rüşdiyesi ile Kuleli Askerî Tıbbiye İdadisini bitirdikten sonra Mekteb-i Tıbbiyeye kaydoldu. Ailesinden aldığı dini eğitim kuvvetli iken burada biyolojik materyalist fikirlerden esinlendi. Bu konuda çeşitli yayınlar yaptı. 1891’de Fünun ve Felsefe adlı çalışmasının ilk taslağını hazırladı. Bu süreçte siyasete de ilgi duymaya başladı. 1889’da tıbbiyeli arkadaşları İbrahim Temo, İshak Sükûti, Mehmed Reşid ve Hikmet Emin ile birlikte daha sonra İttihad ve Terakkî Cemiyeti adını alacak olan İttihad-ı Osmani Cemiyetinin kurucuları arasında yer aldı. 1894’te kolera mücadelesi için geçici görevle Diyarbakır’a gönderildi. Burada iken Ziya Gökalp’in de İttihad-ı Osmani Cemiyetine kaydolmasını sağladı. İstanbul’a dönünce cemiyetteki faaliyetleri dolayısıyla Trablusgarb’a sürüldü. Burada Ahmed Rıza ve Mizancı Murad ile haberleşmeye ve yazılar neşretmeye devam etti. Durumun Mabeyn’e bildirilmesi üzerine sürgün yeri Fizan’a çevrilmek üzere irade çıkmak üzereyken önce Tunus’a oradan da Paris’e kaçtı. 1895’te Shiller’den Türkçeye çevirdiği Guillaume Tell’e yazdığı önsöz Jön-Türk çevrelerinde oldukça etkili oldu. 1897’de Cenevre’ye geçti. 1899’da Saray’la yapılan pazarlıklar neticesi Viyana Sefareti tabipliğine getirildi. Bu görevinde 1903 yılına kadar kaldı. 1904’te Jön-Türk hareketi içerisinden Osmanlı İttihad ve İnkılap Cemiyetinin kuruluşunda yer aldı. 1904’te İctihad mecmuasını kurdu. 1905’te Mısır’a geçti. Burada Prens Sabahaddin grubu ile ilişki içerisinde bulundu. II. Meşrutiyet sonrası burada kalmayı tercih etti. Dozy’nin “İslam Tarihi” isimli eserini tercüme etti. Buna karşı çok ciddi eleştiriler aldı. Bu eleştirilerin en önemlileri Manastırlı İsmail Hakkı’nın Sırât-ı Müstakîm dergisinde seri halinde yayınlanan makaleleri ve İsmail Fennî’nin İzâle-i Şükûk adlı kitaptır. Abdullah Cevdet 1910’da İstanbul’a döndü ve 24. sayıdan itibaren İctihad’ı yayınlamaya başladı. Kılıçzade İsmail Hakkı ve Celal Nuri de bu dergide idi. İctihad pek çok defa kapatıldı. Cehd, İşhad, İştihad, Âlem-i Ticaret ve Sanayi gibi isimlerle çıkmaya devam etti. İctihad dergisi Batıcıların ana yayın organı haline gelmiş iken Balkan Savaşı’ndan sonra batılılaşmanın ne derece olacağı ile ilgili tartışmalar iki grup meydana getirdi. Abdullah Cevdet tam batıcıların lideri konumuna geldi. İctihad’ın son sayısı 13 Şubat 1915 tarihinde yayınlandı. Abdullah Cevdet mütareke döneminde İngiliz Muhibleri Cemiyetinin kurucuları arasında yer aldı. Kurtuluş Savaşı’ndan sonra yeni yönetimi öven yazılar kaleme aldı. Bu süreçte tercüme faaliyetlerini sürdürdü. Kasım 1932’de hayatını kaybetti. “

M. Şükrü Hanioğlu, Bir Siyasal Düşünür Olarak Doktor Abdullah Cevdet ve Dönemi, Ankara 1981;
M. Şükrü Hanioğlu, “Abdullah Cevdet”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, I, s. 90-93.

/Ahmet KÖKSAL
KTÜ Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Bölümü, TRABZON.

NOT: Benzer bir çalışmaya BURADAN ULAŞILIR.

16 Kasım 2018 Cuma

Σαμψούντα / Samsun Kitapları

Samsun Ateş Şehri
Samsun bölgesindeki Oke ve Aktuvan'dan Euripides-Kırgız-Drama'da
Yazarlar: Michael C. Kaikounidis
Konu: Folklor - Gelenekler ve gelenekler
Yayınevi: Kyriakides Bros. SA 
Sayfalar: 220
Std. Yayınlanma tarihi: 22/07/2009






KAYNAK:  http://terra-pontus.blogspot.com/2018/02/blog-post_2.html