10 Eylül 2017 Pazar

Ferhan Şensoy


Türk tiyatro, sinema ve televizyon oyuncusu; roman, deneme, günlük, tiyatro, televizyon dizisi ve film senaryoları yazarı; Ortaoyuncular tiyatro topluluğunun kurucusudur.

Günümüzde Türkiye'de yapılmakta olan stand-up tarzının esin kaynağı olan tek kişilik oyunu Ferhangi Şeyler, en tanınmış oyunudur. Kel Hasan Efendi'den günümüze gelen Ortaoyuncuları Kavuğu'nu Münir Özkul'dan devralmıştır.

Her oyundaki emeği geçenlere, zaman gözetmeksizin oyun gelirlerinden pay vererek malî olarak da Türk Tiyatrosu'nda kendine özgü bir yer edinmiştir.


YAŞAMI

1951'de Samsun'un Çarşamba ilçesinde doğan Ferhan Şensoy'un annesi Müjgan Şensoy ilkokul öğretmeni, babası Yusuf Cemil Şensoy ise tüccar ve o dönem Çarşamba belediye başkanıydı.

İlk öykü ve şiirleri Yeni Ufuklar ve Soyut dergilerinde 1969 yılında yayımlanan Şensoy'un, yazdığı skeçler de Devekuşu Kabare'de 1970 yılında oynanmaya başladı.

Galatasaray Lisesi'nde de bir süre okuyan Şensoy, 1970 yılında Çarşamba Lisesi’nden mezun oldu.

1971 yılında Grup Oyuncuları çatısında ilk profesyonel oyunculuk deneyimini yaşayan Şensoy, 1972-1975 yılları arasında Fransa ve Kanada'da tiyatro eğitimine ve çalışmalarına Jerome Savary, Andre-Louis Perinetti gibi isimlerle devam ederken Montreal'de Ce Fou De Gogol adlı oyunuyla 1975'te En İyi Yabancı Yazar ödülünü aldı. Yine Montreal’de Theatre De Quatre - Sous’da da, yönetmenliğini yaptığı, Harem Qui Rit isimli müzikalde oynadı. Aynı yıl Türkiye'ye döndü.

Türkiye'ye dönmesinin ardından, 1976’da Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu'nda, yazarlığını da yaptığı Dur Konuşma Sus Söyleme adlı oyunda rol alan Şensoy, Türk Yazarları Tiyatrosu’nda da oyunculuk ve yönetmenlik yaptı. Aynı sene ilk televizyon skeçlerini yazmaya başlayan Şensoy, Ali Poyrazoğlu'yla beraber rol aldığı bu skeçlerin birinde, bir garson rolüyle ilk kez televizyona çıktı.

Nisa Serezli - Tolga Aşkıner Tiyatrosu'nda oyunculuk yapan Şensoy, yine 1976 senesi içinde, TRT’ye ve Devekuşu Kabare Tiyatrosu'nda çeşitli skeçler yazdı.

1978’de, ilk kitabı Kazancı Yokuşu’nun yayınlanmasının ardından, yönetmenliğini Temel Gürsu’nun yaptığı Kızını Dövmeyen Dizini Döver ile ilk kez bir film çalışması yapan Şensoy, aynı yıl Mete İnselel ile Anyamanya Kumpanya Tiyatrosu’nu kurdu ve kendi eseri olan, İdi Amin Avantadan Lavanta oyununda rol aldı ve yönetmenlik yaptı.

Yine 1978'de, yazdığı Bizim Sınıf adlı televizyon dizisi ikinci bölümden sonra öğretmenlerin manevi şahsiyatını tezyif ettiği gerekçesiyle TRT'de yasaklandı. Daha sonra Bizim Sınıf, Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu'nda sahnelenecekti. Oyuncu olarak katıldığı Evdekiler ve Giyim Kuşam Dünyası televizyon dizileri de yayından kaldırıldı. O sene, Anyamanya Kumpanya’dan ayrılan Şensoy, daha sonra Ayfer Feray Tiyatrosu’na geçti ve oyunculuğa burada devam etti.

1979'da, TRT'de, kendi yazdığı Sizin Dershane dizisinde oyunculuk yapan Şensoy, Ayfer Feray Tiyatrosu’nda da yine kendi yazıp yönettiği ve müziklerini yaptığı Hayrola Karyola oyununda rol aldı. Stardust Gece Kulübü’nde, yazdığı Dedikodu Şov isimli bir kabare gösterisini, Adile Naşit, Perran Kutman, Pakize Suda, Sevda Karaca ve İstanbul Gelişim Orkestrası'yla sahneleyen Şensoy, aynı kulüpte, Arda Uskan’ın yazıp, Fuat Güner'in müziklerini yaptığı Kukla ve Kuklacı Kabare gösterilerinde rol aldı.



ORTAOYUNCULAR

1980 yılında Ortaoyuncular adıyla, kendi tiyatrosunu kurdu. 14 Mart 1980'de Harbiye'de, Yapı Endüstri Merkezi Salonu’nda ilk kez perdelerini açan ve günümüze dek 50'yi aşkın oyunun oynandığı Ortaoyuncular’ın bünyesinde, ayrıca Nöbetçi Tiyatro adlı bir gençlik grubu kurarak, yeni tiyatro sanatçılarının yetiştirilmesine katkıda bulundu.

Şahları Da Vururlar oyununda yönetmen ve oyuncu olarak yer alan Şensoy’un, Fuat Güner'le birlikte müziklerini de yaptığı oyunu, Avni Dilligil Jüri Özel Ödülü ve Dergi-13’ün, En Başarılı Oyun Ödülü’ne layık görüldü. Kenter Tiyatrosu'nda dört haftalık gösteriden sonra, Ortaoyuncular, Şahları Da Vururlar’ı, 10 Kasım 1980'de taşındıkları Beyoğlu'ndaki Küçük Sahne'de sahnelemeye devam etti.

1981'de, Parasız Yaşamak Pahalı’yı yazan ve Kahraman Bakkal Süpermarkete Karşı oyununu yazan ve yöneten Şensoy, Fuat Güner ve Özkan Uğur'un müziklerini yaptığı oyunda, Zeliha Berksoy'la beraber rol aldı. Şahları Da Vururlar, oyunun gösterileri sürerken, Ortaoyuncular Yayınları'nın ilk kitabı olarak yayınlandı.

Şensoy, Küçük Sahne'nin 30. yılı dolayısıyla, Suzan Uztan ve Mücap Ofluoğlu'nu Ortaoyuncular’a konuk ederek, Aleksiev Arbuzov’un Eski Moda Komedya’sında oynadı. Ofluoğlu'nun sahneye koyduğu oyunun dekorunu yapan Şensoy’un oyundaki performansı kendisine, Tiyatro-81’in, En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü getirdi.

1982'de, Afitap'ın Kocası İstanbul kitabının yayınlanmasının ardından, Nöbetçi Tiyatro (Nöbetçi Oyuncular)'da Friedrich Dürrenmatt'ın Büyük Romülüs oyununu, En Büyük Romülüs Başka Büyük Yok adıyla sahneye koydu. Ayrıca kendi eseri Kiralık Oyun’u yönetti, oyunun müziklerini yaptı ve rol aldı.
1983'te, Harbiye Orduevi'nde askere alınan Şensoy, Çorlu'nun Ulaş köyüne asker olarak gitti. Bertolt Brecht'in, 7 şiirinden yola çıkarak yazdığı Anna'nın Yedi Ana Günahı’nı yöneten Şensoy, Fırıncı Şükrü, Deli Vahap, Nuri ve Ötekiler oyununu yazdı ve yönetti.

1984'te, Nöbetçi Tiyatro’da, Afitap'ın Kocası İstanbul’u sahnelemesinin ardından, İstanbul'u Satıyorum oyununu yazan Şensoy, askerliği bitince Şahları Da Vururlar’la yeniden sahneye çıkmaya başladı. O sene kendi yazdığı Köşedönücü adlı televizyon dizisinde oynayan Şensoy, yeniden yazıp yönettiği ve müziklerini yaptığı, Hayrola Karyola oyununda sahneyi, Nurhan Damcıoğlu ile paylaştı.

1985'te, Aristofanes’ten Eşek Arıları’nı yeniden yazan Şensoy, oynadığı oyunu yönetirken, Köşedönücü filminin senaryosunu yazdı ve yönettiği filmde oynadı. Daha sonra, Nöbetçi Tiyatro’da bir Anton Çehov kurgusu olan, Çehov'lardan Bir Demet’i sahneye koydu.

1986 yılında yayınlanan Gündeste kitabının ardından, Karl Valentin'in skeçleri ve yaşamından yazdığı ve yönettiği, İçinden Tramvay Geçen Şarkı oyununda, sahneyi Hümeyra ve Grup Gündoğarken ile paylaştı. Aynı sene, yazdığı Şey Bey televizyon dizisinde de oynayan Şensoy, Parasız Yaşamak Pahalı adlı oyununu film senaryosu olarak yeniden yazdı ve yönetmenliğini yaptığı filmi çekti. Senaryosunu yazıp oynadığı, Bir Bilen filmini de yöneten Şensoy’un o sene, Ayna Merdiven adlı bir kitabı daha yayınlandı.

1986'da yazıp yönettiği Muzır Müzikal adlı müzikal, tepki ile karşılaştı. 7 Şubat 1987 günü oyunun 77. gösterisinden sonra, sahnelendiği Şan Tiyatrosu şüpheli bir biçimde yandı. Grup Lokomotif, Derya Baykal, Bülent Kayabaş, Sevil Üstekin ve Tarık Pabuçcuoğlu'nun sahne aldığı oyun yüzünden mahkemeye verilen Şensoy, 21 gün hapis cezasına çarptırıldı.

Muzır Müzikal’in son bulmasının ardından tek kişilik bir gösteri olan Ferhangi Şeyler'de oynamaya başlayan Şensoy, daha sonra Varsayalım İsmail adlı yazıp yönettiği televizyon dizisindeki performansıyla, Nokta’nın Doruktakiler ödülünün sahibi oldu.

1988'de, kendisine Ulvi Uraz Ödülü ve Sanat Kurumu Ödülü’nü getiren, İstanbul'u Satıyorum oyununu yeniden yazdı ve müziklerini yaptı. Münir Özkul ve Erol Günaydın'ın katılımıyla oynanan oyunun yönetimini de üstlendi. Düşbükü kitabını yayınladı.

İstanbul Şehir Tiyatrosu'nda, Haldun Taner'in Keşanlı Ali Destanı'nı sahneye koyan Şensoy, o sene, Anca Visdey'in Don Juan ile Madonna oyununu Fransızca’dan çevirdi. Yönettiği oyunda, oyuncu Derya Baykal'la sahneyi paylaşan Şensoy, daha sonra Baykal’la hayatını birleştirdi. Bu evlilikten Müjgan Ferhan (1989) ve Neriman Derya (1990) adında iki kızı oldu.

1988 yılında Soyut Padişah'ı yazan Şensoy, 1989’da oyununu yönetti ve rol aldı. İstanbul'u Satıyorum ve Ferhangi Şeyler gösterileri sürerken; Avni Dilligil Ödülü, İsmail Dümbüllü Ödülü, Nasrettin Hoca Mizah Ödülü, Kültür Bakanlığı Jüri Özel Ödülü, Hey Girl Dergisi Yılın Oskarları gibi ödüllerin sahibi oldu.


ORTAOYUNCULAR, "SES TİYATROSU"NDA

1989'da Kel Hasan Efendi'den günümüze gelen Ortaoyuncuları Kavuğu’nu Münir Özkul'dan devralan Şensoy, tarihi Ses Opereti'ni onardı ve Ses 1885 adıyla açtı. Sahnenin onarılmasının ardından Ortaoyuncular, Soyut Padişah’ı oynadıkları Küçük Sahne’den Ses 1885’e taşındılar. Aynı yıl, yönetmenliğini Yavuz Özkan'ın yaptığı Büyük Yalnızlık filminde Sezen Aksu ile birlikte oynadı.

1990'da, Pierre Henri Cami’nin yaşamı ve yapıtlarından yola çıkarak yazdığı Yorgun Matador’u yönetti.

1991 senesinde, Ünye'li amatör yazar Cihan Öksüz’ün skeçlerinden oluşturduğu, Aşkımızın Gemisi Fındık Kabuğu oyununda yönetmenlik ve oyunculuk yapan Şensoy’un İstanbul'u Satıyorum adlı eseri, Tomris Uyar tarafından İngilizce’ye çevrildi.

Aynı sene, Güle Güle Godot’yu ve Show TV için yaptığı, Varsayalım İsmail dizisini yeniden yazan Şensoy, yayınlanan Kahraman Bakkal Süpermarkete Karşı kitabı ile birkez daha Nokta Dergisi’nin Doruktakiler Ödülü’nü kazandı.

1992’de, İngilizce Bilmeden Hepinizi I Love You kitabı yayınlanan ve yazdığı ve yönettiği, Fikret Kızılok'un müziğini yaptığı, Köhne Bizans Operası’nda oynadı. Ferhangi Şeyler, Sidney ve Melbourne'de sergilenirken, Güle Güle Godot gösterileri devam etmekteydi.

1993’te, yeniden yazdığı Parasız Yaşamak Pahalı oyununu sahneye koyan ve Alper Maral ile birlikte müziklerini yapan Şensoy, Şu Gogol Delisi adlı oyununu Türkçe olarak yeniden yazdı. Avni Dilligil En Özgün Oyun Ödülü alan oyun Derya Baykal’a, Avni Dilligil En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü getirirken, Canan Göknil’e de, Avni Dilligil En İyi Giysi Ödülü’nü getirdi.

Güle Güle Godot ve Denememeler aldı iki kitabı yayınlanan Şensoy’un, Kahraman Bakkal Süpermarkete Karşı oyunu amatör bir Türk tiyatro topluluğu tarafından New York'ta sergilendi.
Devam eden Ferhangi Şeyler gösterileriyle, Altın Objektif Ödülü’ne layık görülen Şensoy bu dönemde, atv’de Kaybet-Kazan isimli bir yarışma programının sunuculuğunu yaptı.

1994 senesinde, kiraladığı bir gemiyi yüzen tiyatroya dönüştüren ve İçinden Dalga Geçen Tiyatro adını verdiği bu geminin tiyatro salonunda, yazdığı ve müziklerini yaptığı, Seyircili Seyir Defteri adlı yönetmenliğini kendi yaptığı oyunda oynayan Şensoy, aynı geminin 2. katındaki barda, gece 24:00'den sonra, Kırkambar-Gece Tiyatrosu kabare gösterisini sergiledi. Perdesini Kuruçeşme'de açan, daha sonra demir alarak Fenerbahçe'ye giden bu yüzen tiyatro projesi, Ferhan Şensoy’a İsmail Dümbüllü Ödülü’nü getirdi.

Kanal D televizyonunda, Bağımsız Federe Ferhan Şensoy Televizyonu isimli haftalık bir program yapan Şensoy’un Güle Güle Godot adlı eseri, Paris'te amatör bir tiyatro topluluğu tarafından Fransızca’ya çevirerek, Adieu Godot ismiyle oynanırken, Hayrola Karyola oyunu da, Yugoslavya'da Prizren Kültürevi Türk Tiyatrosu’nda oynandı. Aynı sene Amsterdam'da bir Türk tiyatro topluluğu tarafından oynanan Kahraman Bakkal Süpermarkete Karşı ve Parasız Yaşamak Pahalı oyunları daha sonra da, Amsterdam Deneme Sahnesi Topluluğu tarafından sahneye kondu.

Haneler oyununu yeniden yazan ve Antalya Devlet Tiyatrosu’nda sahneleyen, daha sonra da, Anca Visdey’nin Femme-Sujet isimli oyununu, Fransızca’dan Türkçe’ye, Aptallara Güzel Gelen Televizyon Dizileri adıyla çeviren Şensoy, Altın Frekans Ödülü’nü kazandı.

1995 senesinde, Flash TV'de Akşam Traşı isimli canlı yayın bir söyleşi programına başlayan ve yazıp yönettiği Üç Kurşunluk Opera’da oynayan Şensoy, yazdığı ve müziklerini yaptığı, Felek Bir Gün Salakken adlı tek kişilik oyununun dünya prömiyerini Çarşamba’da yaparak, bir Anadolu turnesiyle oynamaya başladı. 82 kez Anadolu’da sergilenen ve 1.Uluslararası Maşusa Kültür ve Sanat Festivali’ne katılan oyun, 84. perdesini İstanbul'da açtı.

Kanal D için Boşgezen ve Kalfası isimli televizyon dizisini yazan Şensoy, yönettiği oyunu, o sene Kültür Bakanlığı’nın En İyi Topluluk Ödülü’nü alan Ortaoyuncular’la birlikte oynadı.

1996’da, Şensoy’un Ferhangi Şeyler adlı oyunu, Stuttgart, Duisburg, Bochum, Berlin, Wuppertal, Köln, Nürnberg, Münih, Frankfurt, Hamburg, Amsterdam ve Zürih'de sergilendi.

Kaplama Alanı Dışında isimli film senaryosunu yazan ve Oteller Kitabı adlı eseri yayınlanan Şensoy’un, yayınlanmamış kitabı, Gecedeste’den Numarasız Sayfalar, Öküz Dergisi’nde yayınlandı.

Daha sonra Cumhuriyet Gazetesi'nin haftalık mizah eki Dinozor’da yazmaya başlayan ve Güle Güle Godot oyunu Huroman Nevruzova’nın çevirisiyle Rusya'da yayınlanan tiyatrocunun 1989’de onardığı Ses 1885, statik sorunlardan ötürü kapandı. Bu ikinci onarım döneminde Ortaoyuncular, yurt içi, yurt dışı ve İstanbul'un değişik semtlerinde turnelere çıktılar.

1997’de, Aptallara Güzel Gelen Televizyon Dizileri’nin Londra'da iki kez sergilenmesinin ardından, Haldun Taner'in, düzyazı, öykü, skeç ve şarkılarından, Haldun Taner Kabare isimli bir oyun kurgulayan ve Derya Baykal’ın sahneye koyduğu oyunda rol alan Şensoy, o sene 11 Aralık'ta, kendisine En Başarılı İletişimciler Ödülü ve En İyi Deneme Yazarı Ödülleri’ni getiren Ferhangi Şeyler gösterisini 1266. kez sahneleyerek, onarımı tamamlanan Ses 1885’i yeniden açtı.

1998’de, Falınızda Rönesans Var adlı bir kitabı yayınlanan Şensoy, yazdığı Çok Tuhaf Soruşturma adlı oyunun sahneye koydu. Amsterdam ve Brüksel'de sergilenen Ferhangi Şeyler, Münih, Köln, Stuttgart, Essen, Frankfurt, en:Den Bosch, Sidney ve Melbourne’da sergilenen Felek Bir Gün Salakken de, 400. gösterisine ulaştı.

1999 senesinde, eşi Derya Baykal için, Şu An Mutfaktayım adlı tek kişilik kadın oyununu yazan Şensoy, Haziran 1999'da Ayın İletişimcisi Ödülü’nün sahibi olurken, Ferhangi Şeyler, Londra, Magosa, Washington, New York, Montreal ve Toronto’da sergilenerek 1350. gösterisine ulaştı. Cine 5 için yazıp yönettiği ve müziklerini yaptığı, Ferhan Şensoy T.V. isimli tek kişilik bir televizyon programı hazırlayan Şensoy, Oyun Atölyesi’nde Steven Berkoff’un, Dolu Düşün Boş Konuş isimli oyununu sahneye koydu ve oyunun sahne dekorlarını yaptı.

2000’de, Anton Çehov’un eseri Vişne Bahçesi’ni, çağdaş bir Karadeniz öyküsü şeklinde, Fişne Pahçesu – Çehov Lazdur Laz Kalacaktur adıyla kendi üslubuyla baştan yazan Şensoy, Ortaoyuncular’la sahneye koyduğu oyunun dekorunu da yaptı. O sene, Ferhangi Şeyler oyunu 1400. ve Felek Birgün Salakken oyunu 450. gösterilerine ulaşan Şensoy, Avni Dilligil En İyi Yönetmen Ödülü’nü aldı.

2001’de, Ortaoyuncular’la sahneye koyduğu ve kızları Müjgan Ferhan Şensoy ve Neriman Derya Şensoy’un profesyonel oyunculuğa ilk adımı attıkları, Sahibinden Satılık Birinci El Ortaoyunu’nu yazan ve yöneten Şensoy, oyunun dekorunu da kendisi tasarladı. Bu oyunla Avni Dilligil En İyi Yazar Ödülü’ne layık görülen Şensoy, Radio Contact’da Radyostrofobi adlı bir radyo programı yapmaya başladı.

Aynı sene, Terakki Vakfı Onur Ödülü’nün sahibi olan ve özgeçmişini yazdığı romanı, Kalemimin Sapını Gülle Donattım yayınlanan Şensoy, kendi yazdığı ve Ortaoyuncular’la sahneye koyduğu, Kökü Bitti Zıkkım Zulada oyununun dekor ve kostüm tasarımlarını yaptı. Tek kişilik Ferhangi Şeyler oyunu Londra’da ikinci kez sergilenerek 1447. gösterisine ulaşan ve Unima Geleneksel Türk Tiyatrosu’na Hizmet Ödülü’nü alan Şensoy’un, Güle Güle Godot oyununun bir bölümü Adieu Godot ismiyle, Nicole Gagnon’un çevirisiyle Fransa’da, De L’Adriatique a la Mer Noire isimli bir oyun antolojisinde yayınlandı. Soyut Padişah oyunu da, Konya Devlet Tiyatrosu’nda Nur Subaşı’nın rejisiyle sahnelendi.

2002’de, Ortaoyuncular’la sahneyi paylaştığı, Kahraman Osman isimli oyununu yazan Şensoy, Rum Memet isimli öykü kitabının yayınlandığı 2002 senesinin Kasım ayında, Biri Bizi Dikizliyor adlı oyunu yazdı. Ortaoyuncular’la beraber oynadığı oyunun dekor ve kostümünün tasarımını da yapan Şensoy, o sene Sanat Kurumu En İyi Yazar Ödülü ve Afife Jale - Muhsin Ertuğrul Ödülü’nün Sahibi oldu.

Şensoy’un, İngilizce Bilmeden Hepiniz I Love You adlı kitabı, Nicole Gagnon tarafından Fransızca'ya çevrilerek, Montreal’de Fransızca – Türkçe olarak, Bizim Anadolu Dergisi’nde, parçalar halinde yayınlandı. Ferhangi Şeyler, Amsterdam ve Rotterdam’da da sahnelenerek, 1495. gösterisine ulaşırken, Felek Bir Gün Salakken adlı eseri de, 496. gösterisine ulaştı.

2003’te, Beni Ben mi Delirttim isimli oyunu yazan Şensoy, bu oyunda sahneyi, Ortaoyuncular ekibinden Elif Durdu ve Ali Çatalbaş ile paylaştı. Kabaremajör adıyla bir kabare gösterisi yazan Şensoy, daha sonra yazdığı Dün Gece Ormanda Çok Komik Bi Şey Oldu adlı gösteriyi, Ortaoyuncular’la Maslak Park Orman’da, özgün bir ortamda sahneye koydu.

Kitaplık Dergisi’nde denemeler yazmaya başlayan Şensoy, Ferhantoloji adlı kitapta kendisine ait tüm eserlerinden seçtiği çeşitli parçaları topladı.

2004’te, Tayfun Güneyer'in Şans Kapıyı Kırınca adlı filminde rol alan oyuncu, Ortaoyuncular’la sahneye koyduğu, dekor ve kostümünü yaptığı ve oynadığı Uzun Donlu Kişot isimli bir oyun yazdı. Aynı sene, Derya Baykal’dan boşanan Şensoy, yönetmenliğini Mert Baykal’ın yaptığı, senaryosu kendine ait olan, Pardon isimli filmde oynadı. Türsak Onur Ödülü’nün sahibi olan Şensoy, Fevzi Tuna’nın yönettiği, Aktör Eskisi isimli televizyon filminde rol aldı. Viyana, Brüksel, Rotterdam, Arnem ve Almelo’dakiler dahil 1530 kez sahnelenen, Ferhangi Şeyler’in ve 506. kez sahnelenen Felek Birgün Salakken’in yazar yönetmen ve oyuncusu Şensoy, o sene Nokta Dergisi'nin ve Doruktakiler ödülünün sahibi oldu.

2005’te, Eşeğin Fikri, Hacı Komünist ve Elveda SSK adlı üç kitap yayınlayan Şensoy, Deneme Sahnesi 35. Yıl Ödülleri’nde, En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nün sahibi oldu. Eski oyunlarından, Kiralık Oyun’u, Ortaoyuncular’ın 25. yılı dolayısıyla tekrar sahneye koyan Şensoy, aynı sene, Nasrettin Hoca Altın Eşek Gülmece Ödülü’nün de sahibi oldu. Beni Ben mi Delirttim adlı oyunu, Insbruck ve Bregenz'dekiler dahil olmak üzere, 203. kez sahnelendi.

2006’da Pardon filmiyle Mizah Üretenler Derneği’nin en iyi senaryo ödülünü alan ve kendi yazdığı Aşkımızın Son Durağı isimli oyununu, Ortaoyuncular’la sahne koyan Şensoy’un, Beni Ben mi Delirttim oyunu, Sidney ve Melbourne’da da gösterilere başladı.

2007’de Fername isimli tek kişilik oyununu yazdı, oynadı ve dekorunu yaptı, bu oyunuyla İsmet Kuntay En İyi Oyun Yazarı ödülünün sahibi oldu. 10 yıl sonra yeniden Ortaoyuncuların amatör kolu Nöbetçi Tiyatro’ya sınavla öğrenci almaya başladı. Elveda SSK kitabıyla Altın Sayfa Son Beş Yılın En İyi Mizah Kitabı ödülünü aldı. 2007 sonunda Ferhangi Şeyler 1603., Beni Ben mi Delirttim? 235., Kiralık Oyun 181., Aşkımızın Son Durağı 83. gösterisine, Anadolu'nun her bölgesinde ve yurt dışında Nürnberg, Ludwigshafen Festivali, Hamburg, Gent, Deventer ve Amsterdam'da sergilenen Fername 133. gösterisine ulaştı.

2008'de M. Uğur Yağcıoğlu'nun senaryosunu yazıp yönettiği Son Ders: Aşk ve Üniversite filminde oynadı. Daha önce TV dizisi olarak yazdığı Boşgezen ve Kalfası'nı tiyatro oyunu olarak yeniden yazdı, Nefrin Tokyay'ın katılımıyla, Ortaoyuncular’la sahneye koydu ve oynadı. Karagöz ile Boşverin Beni kitabı yayınlandı. Ferhangi Şeyler 1624., Beni Ben mi Delirttim? 242., Lefke, Girne ve Gazimağusa'da da sergilenerek Fername 213., Aşkımızın Son Durağı 91., Boşgezen ve Kalfası 36. gösterisine ulaştı.
2009'da 2019 - Bilimsiz, Kurgusal Güldürü oyununu yazdı, yönetti, dekoru, giysileri ve müziği hazırladı. Oyun 24 Ocak'ta Ortaoyuncular ile sahnelenmeye başladı.

9 Mayıs 2009 günü Eskişehir Kültür Merkezi'nde sahneye koyduğu Fername oyununda -mizahi yolla- önceki darbelerden daha çok darbe nedeni bulunduğunu söylediği ve salonun bir kısmının alkışlarla destek verdiği, bir kısmının da salonu terk ettiği iddia edilmiş ve haber yapılmıştır. Fakat kısa sürede haberin yanlış olduğu, manipülasyon yapıldığı ortaya çıkmıştır. Şensoy'un ilgili açıklaması şöyledir: "Haber, gerçeği yansıtmamakla kalmayıp suçlayıcıdır. 2006'dan beri sahnelediğim Fername oyununda; 'Daha önce yapılan üç askeri darbe ottan bo.tan sebeplerle yapıldı. Asıl darbe yapmak için geçerli sebepler şimdi var ama darbe yapan yok. Bu ülkenin darbe vakti geldi fakat asker bir şey yapmıyor. 1980'de yapılan darbe sırf Kenan Paşa'nın resim merakından dolayı yapıldı. Darbe yapacaksanız şimdi yapın.' cümleleri oyunun metninde yoktur. Zaten benim üslubum değildir. Bu cümleler, darbelerle alay ettiğim ve sonunda darbe istemediğimi belirttiğim sahneyi Eskişehir'de 232. oyunu izleyen bir sivrizekânın yorumudur. Gene haberde belirtildiği gibi o sahnede ne alkışlama ne de salonu terk eden olmuştur. Bu da söz konusu sivrizekânın aynı zamanda yalancı olduğunu gösteriyor. 295 Eskişehirli izleyici şahidimdir. Darbelerle alay ediyorum elbette ama kendi üslubumla mizah yapıyorum. Sonunda da darbe istemediğimi net olarak belirtiyorum. Zaten benim darbe istemeyeceğimi insanların bilmesi gerek."

2009 yılında, "Yılın En İyi Yapım", "En İyi Yönetmen" ve "En İyi Erkek Oyuncu" dallarında 34. İsmet Küntay Tiyatro Ödülleri'nin sahibi Ses 1885-Ortaoyuncular'ın 2019 oyunuyla Ferhan Şensoy oldu.

2010'da Ruhundan Tramvay Geçen Adam ve İşsizler Cennete Gider oyunlarını yazan Şensoy, bu oyunları yönetti, giysi ve dekorunu yapıp Ortaoyuncular ile sahneledi.

2011 yılında Aydınlık gazetesinde haftalık köşe yazıları yazmaya başladı.

Prömiyeri 15 Mart 2012'de yapılan Nasri Hoca ve Muhalif Eşeği oyununu yazdı, yönetti ve Ortaoyuncular'la sahneye koydu.


ÖDÜLLERİ

1975 Montreal - En İyi Yabancı Yazar (Ce Fou De Gogol)
1980 Avni Dilligil - Jüri Özel Ödülü (Şahları Da Vururlar)
1981 Tiyatro-81 - En İyi Erkek Oyuncu (Eski Moda Komedya)
1987 Nokta Dergisi Doruktakiler (Muzır Müzikal)
1988 Ulvi Uraz Ödülü (İstanbul'u Satıyorum)
1988 Sanat Kurumu Ödülü (İstanbul'u Satıyorum)
1989 Avni Dilligil Ödülü (İstanbul'u Satıyorum)
1989 İsmail Dümbüllü Ödülü
1989 Nasrettin Hoca Mizah Ödülü
1989 Kültür Bakanlığı Jüri Özel Ödülü
1991 Nokta Dergisi Doruktakiler (Kahraman Bakkal Süpermarkete Karşı kitabı ile)
1993 Avni Dilligil - En Özgün Oyun (Şu Gogol Delisi)
1993 Altın Objektif Ödülü
1994 İsmail Dümbüllü Ödülü (Seyircili Seyir Defteri ve Kırkambar-Gece Tiyatrosu kabare gösterisi
1995 Kültür Bakanlığı - En İyi Topluluk
1997 En Başarılı İletişimciler Ödülü - En İyi Deneme Yazarı
2000 Avni Dilligil - En İyi Yönetmen (Fişne Pahçesu – Çehov Lazdur Laz Kalacaktur)
2001 Avni Dilligil - En İyi Yazar (Sahibinden Satılık Birinci El Ortaoyunu)
2001 Unima Geleneksel Türk Tiyatrosu’na Hizmet Ödülü
2002 Sanat Kurumu - En İyi Yazar
2002 Afife Jale - Muhsin Ertuğrul Ödülü
2004 Türsak Onur Ödülü (Pardon)
2004 Nokta Dergisi Doruktakiler
2005 Deneme Sahnesi - En İyi Erkek Oyuncu
2005 Nasrettin Hoca Altın Eşek Gülmece Ödülü
2006 Mizah Üretenler Derneği - En İyi Senaryo (Pardon)
2007 İsmet Küntay Ödülü - En İyi Oyun Yazarı (Fername)
2007 Altın Sayfa Son Beş Yılın En İyi Mizah Kitabı (Elveda SSK)
2009 İsmet Küntay Ödülleri - En İyi Yapım, En İyi Yönetmen, En İyi Erkek Oyuncu (2019)
2009 İTÜ En İyileri Seçiyor - En İyi Erkek Oyuncu Ödülü, En İyi Tiyatro Oyunu Ödülü (2019)
2010 Yıldız Teknik Üniversitesi Yılın Yıldızları-En İyi Erkek Oyuncu Ödülü (Fername)
2011 İstanbul Mizah Tiyatrosu Ustalara Onur Ödülü
2011 Terakki Vakfı Onur Ödülü
2011 Karadeniz Vakfı - Tiyatro En İyi Erkek Oyuncu Ödülü
2012 İsmet Küntay Tiyatro Ödülleri - En İyi Yapım (Nasri Hoca ve Muhalif Eşeği)


OYUNLARI

Masal Müfettişi (Prömiyer:22 Şubat 2013-...)
Nasri Hoca ve Muhalif Eşeği (Prömiyer:15 Mart 2012-...)
İşsizler Cennete Gider (Prömiyer 2010 - ...)
Ruhundan Tramvay Gecen Adam (2010-2011) Karl Valentin, Ferhan Şensoy
2019 - Bilimsiz, Kurgusal Güldürü 2009-2010) (prömiyeri: 24 Ocak 2009, Cumartesi 20.00)
Boşgezen ve Kalfası (2008-2009)
Fername 2007-2009
Kötü Çocuk 2007 - Ali Çatalbaş
Aşkımızın Son Durağı 2006
Kiralık Oyun 2005
Uzun Donlu Kişot 31 Mart 2004-2005
Beni Ben mi Delirttim? 24 Ekim 2003
Biri Bizi Dikizliyor 2002-2003
Kahraman Osman 2002-2003
Kökü Bitti Zıkkım Zulada 29 Kasım 2001-2002
Sahibinden Satılık 1. El Ortaoyunu 9 Şubat 2001-2002
Fişne Pahçesu 2000-2002
Şu An Mutfaktayım 12 Mart 1999-2000
Parasız Yaşamak Pahalı 14 Ocak 1999-2000
Çok Tuhaf Soruşturma 13 Mart 1998-2000
Haldun Taner Kabare 1997-1998 - Haldun Taner
Aptallara Güzel Gelen Televizyon Dizileri 1996 - Anca Visdei, Ferhan Şensoy
Felek Bir Gün Salakken 1995
Üç Kurşunluk Opera 1995-1996
Şu Gogol Delisi 1994-1996
Kırkambar-Gece Tiyatrosu 1994
Seyircili Seyir Defteri 1994-1995
Köhne Bizans Operası 1993
Parasız Yaşamak Pahalı 1993
Güle Güle Godot 1992-1993
Aşkımızın Gemisi Fındık Kabuğu 1991 - Cihan Öksüz
Yorgun Matador 1990-1991 - Pierre-Henry Cami
Kahraman bakkal süpermarkete karşı 1990-1991
Soyut Padişah 1989-1990
Don Juan ile Madonna 1988-1989 Anca Vısdeı
Ferhangi Şeyler 1987-...(sürüyor)
Keşanlı Ali Destanı 1986 - Haldun Taner, Yönetmen : Ferhan Şensoy (İstanbul Şehir Tiyatroları)
İçinden Tramvay Geçen Şarkı 1986 - Karl Valentin, Ferhan Şensoy
Muzır Müzikal 1986
Eşek Arıları 1986 - Aristophanes
Hayrola Karyola 1985-1986
Fırıncı Şükrü, Deli Vahap, Nuri ve ötekiler 1983
Kiralık Oyun 1983
Eski Moda Komedya 1983 - Aleksiev Arbuzov
Anna'nın 7 Günahı 1983-1984 - Bertolt Brecht
En Büyük Romülüs Başka Büyük Yok 1982 - Friedrich Dürrenmatt, Ferhan Şensoy
Kahraman Bakkal Süpermarkete Karşı 1981-1983 Şeref
İstanbul'u Satıyorum 1980-1985
Şahları da Vururlar 1980-1985
Dedikodu Şov 1979 (kabare gösterisi)
Kukla 1979 (kabare gösterisi)
Kuklacı 1979 (kabare gösterisi)
Dur Konuşma Sus Söyleme 1976
Ce Fou De Gogol 1975
Harem Qui Rit 1975


FİLMLERİ

Muhalif Başkan-(2013)
Son Ders: Aşk ve Üniversite - Saffet Ercan Hoca (2008)
Pardon - İbrahim (2004) (Şensoy'un senaryosu)
Şans Kapıyı Kırınca - Presidente Carlos ve Kuddusi Yurdum (2004)
Büyük Yalnızlık (1989)
Bir Bilen (1986)
Parasız Yaşamak Pahalı (1986)
Köşedönücü - Köşedönücü (1985)
Kızını Dövmeyen Dizini Döver (1977)
Aşk Dediğin Laf Değildir (1976)


TELEVİZYON DİZİLERİ

İşler Güçler - Final bölümü (2013)
Boşgezen ve Kalfası - Boşgezen (1995)
Varsayalım İsmail - İsmail (1991)
Şey Bey - (1986)
Köşe Dönücü - Köşedönücü (1984)
Sizin Dersane - Adnan Pazarlama (1979)
Evdekiler (1978)
Giyim Kuşam Dünyası (1978)
Bizim Sınıf (1978)
Caniko (1976)


TELEVİZYON FİLMİ

Aktör Eskisi (2004)


KİTAPLARI

Başkaldıran KurşuNkalem, Ortaoyuncular Yayınları, 2012
Seçme Sapan Şeyler, Ortaoyuncular Yayınları, 2010
Karagöz ile Boşverin Beni, roman, (Aralık 2008), Ortaoyuncular Yayınları.
Elveda SSK, roman, (Aralık 2005), Ortaoyuncular Yayınları. ISBN 975-7904-11-2
Hacı Komünist, günlük, (Şubat 2005), Ortaoyuncular Yayınları. ISBN 975-7904-10-4
Eşeğin Fikri
Rum Memet
FerhAntoloji
Kalemimin Sapını Gülle Donattım
Falınızda Ronesans Var
Oteller Kitabı
Denememeler
İngilizce Bilmeden Hepinizi I Love You
Güle Güle Godot
Kahraman Bakkal Süpermarkete Karşı
Düşbükü
Ayna Merdiven, Ortaoyuncular Yayınları, İst, 1986.
Kazancı Yokuşu (1978).
Gündeste
Afitap'ın Kocası İstanbul
Şahları da Vururlar
Seçme Sapan Şeyler


http://www.milliyet.com.tr/ferhan-sensoy/

31 Aralık 2016 Cumartesi

CUMHURİYET’İN İLK YILLARINDA DOĞU ANADOLU’DAN SAMSUN’A ZORUNLU GÖÇ VE İSKÂN

ÖZET
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan tarihsel çizgide adı göç ve göçmen kelimeleri sıkça anılan yerlerden biri de Samsun’dur. Osmanlı döneminde önce Kafkas göçleri ile başlayan bu göç ve iskan süreci Balkan göçleri ve mübadele ile devam etti. Samsun bu süreçte sadece dış göçlere değil aynı zamanda iç göçlere de sahne oldu. I. Dünya Savaşı yıllarında Rus işgaline uğramış yerlerden kaçan pek çok göçmene Samsun yıllarca ev sahipliği yaptı. Cumhuriyet dönemine gelindiğinde ise Doğu Anadolu’dan asayiş ve güvenlik sorunu nedeniyle yerlerinden kaldırılan ailelerin iskân birimlerinden biri yine Samsun oldu. Zorunlu göç ve iskân niteliğindeki bu nüfus hareketinde nakledilen aileler devlet imkânları ile taşınmış ve sahile yakın olmayan bölgelerde iskân edilmişlerdir. Samsun’a bu şekilde yerleştirilen ailelerin üretici konuma gelene kadarki iaşe ihtiyaçları, ev ve arazi ile birlikte üretim vasıtaları ve de sağlık ihtiyaçları yine devlet imkânları ile karşılanmıştır.
Anahtar Sözcükler: Samsun, Doğu Anadolu, Zorunlu Göç, İskân

FORCED MIGRATION AND SETTLEMENT FROM EAST
ANATOLIA TO SAMSUN IN THE EARLY YEARS OF THE
REPUBLIC
ABSTRACT
Samsun is one of the cities where the words "migration" and "migrant" were commonly used during the transition from the Ottoman Empire to the Republican Period. The migration and settlement, which began with the Caucasian migrations in the Ottoman Empire, were followed by the Balkan migrations and population exchange. In this period, Samsun witnessed not only external but also internal migration. During the First World War, Samsun hosted many migrants who fled from places invaded by Russia for years. In the Republican period, Samsun became one of the settlement areas used by families who were displaced from East Anatolia because of public order and security issues. The families who were forced to move were transported by the government and settled in regions that were not close to the shore. The food needs, homes and land, means of production and the health needs of the families who were settled in Samsun in this way were also met by the government until they became productive.

Keywords: Samsun, East Anatolia, Forced Migration, Settlement

Karadeniz’in önemli bir liman kenti konumundaki Samsun 19. Yüzyılın ortalarından itibaren göç ve göçmen olgusuyla sıkça anılan yerlerden biri olmuştur. Önce Çarlık Rusya’sının güneye doğru genişleme politikası sonrası Kafkaslardan(1), ardından 93 Harbi ve Balkan Savaşları sonrasında Balkanlardan önemli miktarda göçmen Samsun’a iskân edildi(2). Bu dönemde Samsun dış göçlerin yanı sıra iç göçlerle de nüfus aldı. Cihan Harbi yıllarında Doğu Karadeniz’de Rus işgalinden kaçan önemli miktarda bir nüfus Samsun’a sığındı(3).

 Cumhuriyet dönemine gelindiğinde Samsun yine önemli bir göç ve iskân merkezi olma vasfını devam ettirdi. 30 Ocak 1923’de imzalanan mübadele antlaşması gereğince 1924’ten itibaren Yunanistan’dan gelen mübadillerin önemli bir kısmı Samsun’a yerleştirildi(4). Sonraki yıllarda öncekiler gibi kitlesel olmasa da dış göç kapsamında Balkanlardan yine Samsun’a yönelik göç hareketi devam etti. Cumhuriyet’in ilk yıllarında Samsun dış göçlerin yanı sıra iç göç ve iskân faaliyetlerine de konu oldu. Söz konusu faaliyetler tespit edebildiğimiz kadarıyla Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerinin Doğu Anadolu’da emniyet ve asayişi temin etmeye yönelik yürüttükleri askerî harekâtların sonrasına denk gelmektedir. Dolayısıyla bu makalede doğudaki kalkışma hareketleri sonrasında, ağırlıklı olarak da Dersim Harekâtı sonrasında uygulanan zorunlu göçler sonrasında Samsun’a gönderilen göçmenlerin göç ve iskân süreci üzerinde durulacaktır.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında Türkiye’de doğu bölgelerinden batıya yönelik zorunlu iskân uygulamaları genellikle siyasî nitelikli isyan ve başkaldırılar sonrasında uygulandı. Nitekim bununla ilgili ilk örnekler de Şeyh Sait İsyanı sonrasındaki dönemde görüldü. Örneğin 1927 yılında Ağrı bölgesinde çıkan bir ayaklanma sonrasında hükümet, 1097 Sayılı Kanun’u çıkararak, “şark idare-i örfiye mıntıkasıyla Bayezit [Ağrı] vilâyetlerinden” genel güvenliği silahlı eylemlerle sekteye uğratan 1400 kişinin batı bölgelerine nakil edilmesi hususunu karara bağladı(5). Nitekim bu kanun kapsamında 1932’ye kadar toplam 2774 kişi batı bölgelerinde zorunlu iskâna tabi tutuldu(6). Bu dönemdeki zorunlu iskân uygulamalarında Samsun’un bir yerleşim mıntıkası olarak kullanıldığına dair bir bilgi tespit edilememiştir.

1934 yılına gelindiğinde hükümet yeni bir iskân kanunu için çalışmalara başladı. Hazırlanan kanun ile dış göçlerin yanı sıra, güvenlik, aşiret yaşamının tasfiyesi ve topraksızlık gibi meselelerin de çözüme kavuşturulması öngörülüyordu(7). Nitekim 21 Haziran 1934’te Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 2510 Sayılı İskân Kanunu ve bu kanunun 1935 yılında değiştirilen bazı maddeleri ile doğudan batıya yönelik iskân uygulaması yeni bir yasal zemine oturtuldu. Buna göre Türkiye, Dahiliye ile Sıhhat ve İctimai Muavenet Vekâletlerince belirlenecek ve İcra Vekilleri Heyeti’nce tasdik edilecek bir harita ile iskân bakımından üçe bölgeye ayrılıyor, 3 numaralı mıntıkada, diğer bir ifadeyle “yer, sıhhat, iktisat, siyaset, askerlik ve inzibat sebepleriyle boşaltılması istenilen ve iskân ve ikâmet yasak edilen yerler”de oturanlar, “yaşayış ve sıhhat şartları” daha iyi olan yerlere naklediliyorlardı. Sevkiyata tabi tutulanların yolculuk masrafları ile ev, arazi, ziraî alet, edevat ve tohumluk gibi ihtiyaçları hükümet tarafından karşılanıyor, sevkiyatı takip eden bir yıl içerisindeki tüm iaşe, barınma ve sağlık hizmetleri de ücretsiz veriliyordu(8).

Kanun metninde mıntıkaların sınırları belirtilmiyorsa da 3 numaralı mıntıka ile ülkenin doğu bölgelerinin, diğer bir ifadeyle Ağrı Tunceli, Erzincan, Bitlis, Siirt, Van, Bingöl, Diyarbakır, Muş, Elazığ, Kars, Malatya, Mardin ve Çoruh vilayetlerinin kast edildiği açıktı. Nitekim yukarıda ifade edilen esaslar dahilinde 1934 yılı sonrasında bu bölgelerde güvenlik ve asayiş nedeniyle “yasak bölgeler” oluşturulmuş ve buralarda yaşayanlar “menkul eşhas” adı altında batıya nakledilmişlerdir. 1935 yılından Dersim İsyanı sonrasına kadar devam eden dönemde 2510 Sayılı İskân Kanunu esasları doğrultusunda toplam 5074 hanede 25.831 “menkul eşhas” batı bölgelerinde zorunlu iskâna tabi tutulmuştur(9). Nitekim bu iskân mıntıkalarından biri de Samsun’dur.

Arşiv belgelerinden tespit edebildiğimiz kadarıyla 2510 Sayılı İskân Kanunu’na göre “menkul eşhas”ın Samsun’da iskânına dair ilk teşebbüsler 1936 yılına aittir. Kayıtlara göre 1936 yılı başında güvenlik ve asayiş nedeniyle Elaziz vilayetinden 32 hanelik bir kafile Samsun’a sevk edildi. Her bir hanenin ortalama dört kişiden oluştuğu düşünülürse, bunların toplam nüfusu 120 civarında olsa gerektir. Kısa bir süre Samsun’da hanlarda misafir edilen bu “menkul eşhas”, daha sonra Çarşamba kazasına bağlı Gökçe köyüne yerleştirildi. Yerel idare bunların öncelikle barınma ihtiyacını gidermeye çalıştı ve bu kapsamsa iki aylık bir süre içerisinde 14 evin yapımı tamamladı. 28 Nisan 1936 tarihi itibariyle de geriye kalan 18 evin inşasına başladı.

Nitekim 7 Mayıs 1936 tarihinde Çarşamba Kaymakamlığı’ndan vilayete gönderilen bir yazıda bu evlerin Haziran ayı sonlarında bitirilebileceği ifade edilmekteydi10. Tüm bu inşaatlar için Mayıs 1936 sonu itibariyle harcanan para miktarı 700 lira civarındaydı(11).

Menkul eşhas için yapılan harcamalar sadece ev inşaatı ile sınırlı değildi. Kanuna göre hükümet sevk tarihinden başlamak üzere bir yıl boyunca her türlü iaşe, ibate ve sağlık ihtiyaclarını karşılamak ve de onları üretici konuma getirmek üzere çift hayvanı, tohumluk ve arazi vermek durumundaydı. Nitekim Mayıs 1936 tarihi itibariyle 32 haneden oluşan bu kafilenin söz konusu ihtiyaçlarını karşılamak için Samsun’a gönderilen para ile yapılan harcamalar aşağıdaki tabloda gösterildiği gibiydi(12).



Tablodan da anlaşılacağı üzere hükümet doğudan nakledilen kimselerin ev ihtiyacının yanı sıra iaşe, ibate, sağlık ve diğer gereksinimlerini karşılamış, üretici konuma geçmeleri için gerekli tedbirleri almıştır. 1936 yılı içinde bu 32 haneden başka ayrıca yine doğudan münferit nitelikte Samsun’a zorunlu iskân yapıldığı tespit edilmektedir. Nitekim bu iskânlar daha çok siyasî “kürtçülük” çalışmalarında bulunan kimseleri kapsıyordu. Bu kapsamda Samsun’a kaç kişi sevk edildiği konusunda bir bilgi vermek mümkün olmamakla birlikte, sadece Ekim 1936’da Diyarbakır’dan iki ailenin Bakanlar Kurulu kararına binaen Samsun’a sevk ve şehir merkezinde iskân edildikleri tespit edilmektedir(13).

Yukarıda da ifade edildiği üzere doğudan batıya yönelik zorunlu iskân uygulamaları daha çok siyasî ve silahlı nitelikli isyan ve başkaldırılar sonrasında tatbik edilmiştir. Nitekim bu tür zorunlu iskânlardan biri de 1937 Dersim Ayaklanması sonrasında uygulanmıştır. Bilindiği üzere Dersim Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan süreçte devletin otoritesini kabul ettirme noktasında sürekli sorunlar yaşadığı bir bölgedir. Resmî belgelerde burası için kullanılan ifade “çıbanbaşı”dır. Nitekim Cumhuriyet ile birlikte yeni idare buranın ıslahı için bir takım araştırmalar içine girmiş ve bu kapsamda mülkiye müfettişleri,
içişleri bakanları bölge hakkında raporlar tanzim etmişlerdir. Söz konusu raporların tümünde söz birliği etmişçesine Dersim’in bir an önce ıslah edilmesi ve bunda kararlı davranılması, bunun sadece askerî harekâtla değil, beraberinde eğitim, kültür, bayındırlık ve imar, hatta sosyal inkılâpları içermesi hususu dile getiriliyordu. Nitekim bu raporlar doğrultusunda 25 Aralık 1935’te TBMM’den Tunceli vilayetinin idaresi hakkında bir kanun çıkarılarak, buranın başta askerî ve adlî olarak tüm yönlerden ıslah edilmesi kararlaştırıldı.

Bölgeye “Korkomutan” rütbesinde bir generalin vali olarak atanması sağlandı ve bu görev General Abdullah Alpdoğan’a verildi. Yeni valinin bölgede göreve başlaması ve ıslaha yönelik düzenlemelerle birlikte bazı aşiretlerin devletten yana tavır almaya başladığı görülürken, buna karşılık yıllardır kendi başına buyruk ve devlet otoritesinden uzak yaşamayı alışkanlık haline getirmiş bazı aşiretler de bundan rahatsızlık duydular. Özellikle başını Yukarı Abbasuşağı aşireti reisi Seyit Rıza’nın çektiği bu aşiretler dış kışkırtmaların da etkisiyle, devletin bölge üzerindeki nüfuzuna karşı çıkarak, asker ve vergi vermeyi reddettiler ve nihayet Mart 1937’de ayaklandılar. Ayaklanmanın bir süre sonra genişleme eğilimi göstermesi üzerine Haziran ayında kapsamlı bir askerî tenkil harekâtı başlatıldı. Askerî harekât Eylül 1937’de asilerin büyük bir kısmının yakalanması üzerine sonlandırıldı(14).

Hükümet Dersim İsyanı sonrasında gerek 2510 Sayılı Kanunun 2. maddesine dayanarak Doğu Anadolu’da güvenlik ve asayiş gereği Tunceli, Muş, Elazığ, Bitlis ve Diyarbakır’da bazı yasak bölgeler belirleyerek, buralardaki halkın batıya nakil ve iskânına karar verdi. Bu sevkıyat için belirlenen iskân mıntıkalarından biri de yine Samsun’du. Nitekim 7 Nisan 1938 tarih ve 2/8222 nolu Bakanlar Kurulu Kararı ile Bitlis/Mutki’deki yasaklı bölgede oturan halkın Samsun’a zorunlu iskânı kararlaştırıldı. Buna göre 23 hanede 76 nüfus kara ve demir yolu ulaşım vasıtalarıyla 8 Haziran 1938’de Samsun’a ve oradan da iskân edilmek üzere Bafra’ya nakledildiler15. Naklolunan bu şahıslara 2510 Sayılı İskân Kanunu gereğince borçlanma suretiyle ev, arsa, ziraî alet ve tohumluk dağıtıldı, üretici konuma geçinceye kadar iaşeleri ücretsiz karşılandı(16),

1938 yılı yazında Tunceli bölgesinde bir askerî harekât daha düzenlendi ve bir önceki yıldan kalan ve küçük gruplar halinde dağlarda dolaşan asi aşiret grupları dağıtıldı17. Harekât sonrası hükümet 6 Ağustos 1938’de Tunceli’de ve çevredeki vilayetlerde bazı mıntıkaları yasak bölge ilân ederek, buralardaki 5-7 bin dolayındaki kişinin batı bölgelerine sevk edilmesi hakkında bir karar aldı(18). Bu kararın tam olarak uygulanıp uygulanmadığı hususunda bir bilgi tespit edilememiş olmakla birlikte, elimizde bu konuyla ilgili 3 Haziran 1939 tarih ve 2/11158 sayılı bir Bakanlar Kurulu Kararı mevcuttur. Nitekim bu
kararda “Tunceli yasak bölgesi halkından olmak üzere aman dileme veya yakalama suretiyle ele geçirilen” 1500 kişinin batı bölgelerine sevk edilmesine karar verildiği belirtilmekteydi(19). Kararnameye ek olarak bir de bu kişilerin nerelerde ve ne oranda iskân edileceği hususunda bir cetvel sureti bulunmaktaydı. İskân mıntıkaları ile yerleştirilecek nüfus aşağıdaki tabloda gösterildiği gibiydi(20).


Tabloda görüldüğü üzere iskân için düşünülen mıntıkalardan biri de Samsun’dur. Nitekim burada toplam 65 hanede yaklaşık 260 nüfusun iskânı öngörülmektedir.

Belgelerden anlaşıldığı kadarıyla bu 65 hanenin tümü eş zamanlı olarak Samsun’a sevk edilmedi. İlk kafile Ekim 1939 başlarında Elazığ’dan trenle Samsun’a ulaştırıldı. Bu kafiledekilerden 8 hanede 19 nüfus merkez kazada, 12 hanede 29 nüfus Kavak’ta, 4 hanede 20 nüfus Çarşamba’da ve 9 hanede 20 nüfus Terme’de iskân edilecekti(21). Bu ilk kafileyi ilerleyen aylarda diğer kafileler izledi. Öngörülen iskân kotaları kısa sürede dolduruldu. Örneğin 30 Kasım 1939 tarihi itibariyle Kavak’a 17 hanede 58 nüfus sevk edilmişti(22).

Samsun’daki yerel idare sevkiyatlarla birlikte iskân memuru başkanlığında, Sıhhat ve İctimai Muavenet müdürü ile maliyeden ve belediyeden birer memurun katılımıyla bir iskân komisyonu kurdu. Adı geçen komisyon sevke tabi tutulanların iaşe, barınma ve sağlık ihtiyaçlarını karşılamakla yükümlüydü. Bu kapsamda komisyon öncelikle köylerde kaymakamlıklarca yürütülen iskân hazırlıkları tamamlanana kadar Samsun’da kalacak ailelerin barınma sorununu çözmeye çalıştı. Nitekim şehirde yeterince otel olmadığı için Subaşı’ndaki Taş Han ile geceliği beş kuruşa olmak üzere bir anlaşma yapıldı. Dolayısıyla aileler iskân mıntıkalarına sevk edilene kadar burada kaldılar(23). Ailelerin Samsun’da kaldıkları süre boyunca iaşeleri de yine iskân komisyonu tarafından karşılandı. İstihkak günlük olarak büyükler için 10, küçükler için ise 6 kuruş olarak tespit edilmişti. Nitekim komisyon sadece 13 Ekim - 20 Ekim 1939 arasındaki bir haftada toplam 38,72 liralık bir iaşe harcaması yaptı(24). Sevkiyat kışa yakın bir dönemde gerçekleştirildiği için komisyon ayrıca yatak, yorgan vs gibi ihtiyaçları da ivedilikle karşılamaya çalıştı. Nitekim bu kapsamda sadece Aralık 1939’da toplam 220 liralık bir harcama yapılarak, gerekli önlemler alındı(25).

Köylerde hazırlıklar tamamlandıkça merkezdeki aileler peyderpey iskân bölgelerine sevk edildiler. Köylerdeki ihtiyaçların giderilmesi hususunda kaymakamlıklar görevli kılınmıştı. Nitekim kaymakamlar bu görevlerini 2510 Sayılı Kanunda belirtilen esaslar dahilinde ifa etmeye çalıştılar. Üretici konuma gelene kadar iaşe ihtiyaçlarını karşılamak, ev ve arazi ile birlikte üretim vasıtalarını temin etmek ve sağlık ihtiyaçlarını karşılamak bu görev kapsamı dâhilindeydi. Tüm bu hizmetlerin yürütülmesi ise tabiatıyla bir maddî külfeti gerektiriyordu. Nitekim sadece Ekim 1939’da iaşe için Kavak’ta 90,86, Çarşamba’da 163,15 lira sarf edilirken(26), Ekim 1939-Ocak 1940 döneminde Terme’de 537,20 (27) ve Ekim 1939-Nisan 1941 döneminde de Samsun merkezde 1094,05 lira iskân masrafı yapıldı(28).

Bu dönemde Samsun’a Tunceli’nin yanı sıra başka yerlerden de sevkiyatlar yapıldı. Ancak bunlar daha çok kişi ve aile bazında gerçekleşti. Örneğin 18 Ekim 1939’da biri 3 diğeri 6 nüfuslu iki ailenin Erzincan’dan kaldırılarak, Çarşamba ve Terme’ye iskân edildikleri tespit edilmektedir(29). Tüm bu menkul eşhasın nakledildikleri yerlerde oturma mecburiyetleri 1947 yılında kabul edilen 5098 Sayılı Kanun’la kaldırıldı. Dolayısıyla bu tarihten itibaren geri dönüşler başladı(30).

Netice itibariyle Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren Doğu Anadolu’da bazı aşiretler kimi zaman yabancı emperyal güçlerin yönlendirmesi, kimi zaman da Osmanlıdan beri devam edegelen devlet otoritesini tanımama alışkanlığının etkisiyle kalkışma hareketlerine giriştiği, Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerinin de bir yandan askerî tedbirlere bunları bastırmaya çalıştığı, bir yandan da bu aşiret mensuplarını batıya zorunlu göç ve iskâna tabi tuttuğu bir vakıadır. Toplu veya münferit nitelikteki bu zorunlu iskân uygulamasına beşiklik eden yerlerden biri de Samsun olmuştur. 1936-1939 döneminde bu kapsamda Samsun’a tam olarak kaç kişinin iskân edildiğini tespit etmek mümkün olmamakla beraber, en az 300 hanenin doğudan buraya sevk edildiğini söylemek mümkündür. Samsun’da sahilden uzak köylere serpiştirme yöntemi ile iskân edilen bu ailelerin yola çıktıkları andan iskân birimlerine ulaşana kadar tüm ulaşım ve iaşe gereksinimleri devlet tarafından karşılanmış, kendilerine ev ve üretim araçları temin edilmiş, hatta üretici konuma geçene kadar iaşe dahil tüm ihtiyaçları yerel idarî birimlerce karşılanmıştır. Doğudan Samsun’a göçürülen bu ailelerin çoğu 1947 çıkarılan kanunun mecburi İkameti ortadan kaldırması ile yerlerine dönmüştür.

DİPNOTLAR
1
Abdullah Saydam, Kırım ve Kafkasya Göçleri (1856-1876), Ankara 1997, s. 46 vd.
2 Nedim İpek, Rumeli’den Anadolu’ya Türk Göçleri, Ankara 1999, s. 37 vd.; Ahmet Halaçoğlu,
Balkan Harbi Sonrasında Rumeli’den Türk Göçleri (1912-1913), Ankara 1994, s. 79.
3 Nedim İpek, “Birinci Dünya Savaşı Esnasında Karadeniz ve Doğu Karadeniz’deki Göç
Hareketleri”, 19 Mayıs ve Milli Mücadelede Samsun Sempozyumu Bildiriler 16-20 Mayıs 1994,
Samsun, s. 57-62.
4 Ayrıntısı için bkz. Kemal Arı, Büyük Mübadele Türkiye’ye Zorunlu Göç (1923-1925), İstanbul
1995.; Nedim İpek, Mübadele ve Samsun, Ankara 2000.
5 TBMM Zabıt Ceridesi, D: 2, İs: 4, C: 33, s. 274.; Eski ve Yeni Toprak,İskân Hükümleri ve
Uygulama Kılavuzu, Haz. Naci Kökdemir, Ankara 1952, s. 28-30.
6 İskan Tarihçesi, s. 137; Soner Çağaptay, “Kemalist Dönemde Göç ve İskan Politikaları: Türk
Kimliği Üzerine Bir Çalışma”, Toplum ve Bilim, S: 93 (Yaz 2002), s. 227.
7 Fikret Babuş, Osmanlı’dan Günümüze Etnik-Sosyal Politikalar Çerçevesinde Göç ve İskân
Siyaseti Uygulamaları, İstanbul 2006, s. 171-175.
8 Düstûr, Üçüncü Tertib, C: 17, Ankara 1936, s. 28; Eski ve Yeni Toprak ve İskân…, s. 46-56.
9 Toprak ve İskân Çalışmaları, Başvekâlet Toprak ve İskân İşleri Genel Müdürlüğü, Ankara
1955, s. 108.; İlhan Tekeli, “Osmanlı İmparatorluğu’ndan Günümüze Nüfusun Zorunlu Yer
Değiştirmesi ve İskân Sorunu”, Toplum ve Bilim, S: 50 (Yaz 1990), s. 64.
10 Samsun Bayındırlık ve İskân Müdürlüğü Arşivi (SBİMA), Genel İskân Dosyası, Lef: 605.
11 SBİMA, Genel İskân Dosyası, Lef: 607.
12 SBİMA, Genel İskân Dosyası, Lef: 607.
13 SBİMA, Genel İskân Dosyası, Lef: 601.
14 Mahmut Rişvanoğlu, Doğu Aşiretleri ve Emperyalizm, İstanbul 1978, s. 278.; Suat Akgül,
Yakın Tarihimizde Dersim İsyanları ve Gerçekler, İstanbul 1992, s. 55-135.; Genelkurmay
Belgelerinde Kürt İsyanları-III, İstanbul 1992, s. 85; Hüseyin Koca, Yakın Tarihimizde
Hükümetlerin Doğu-Güneydoğu Anadolu Politikaları, Konya 1998, s. 457.
15 SBİMA, Genel İskân Dosyası, Lef: 602.
16 Bu hususta bak. Muhacirlere, Naklolunanlara, Toprağa Muhtaç Yerli Çiftçilere ve Aşiret
Fertlerine 2510 Sayılı Kanuna Göre Verilecek Ev ve Toprakların Kayıtlarına, Temlik ve
Borçlanma Muamelelerinin Suret-i Cereyanına Dair İzahname, Ankara 1936.
17 Genelkurmay Belgelerinde…, s. 85.
18 Hıdır Öztürk, Tarihimizde Tunceli ve Ermeni Mezalimi, Ankara 1984, s. 37.
19 SBİMA, Doğulular Dosyası, Lef: 5.
20 SBİMA, Doğulular Dosyası, Lef: 6. Cetvelde her bir hane 4 nüfus olarak hesaplanmış, diğer bir
ifadeyle sevk edilecek nüfus ortalama bir rakamla ifade edilmiştir. Dolayısıyla toplamda
gösterilen 1500 rakamını mutlak değer olarak almamak gerekir.
21 SBİMA, Doğulular Dosyası, 9.10.1939 tarihli Erzincan Valiliği’ne gönderilen yazı.
22 SBİMA, Doğulular Dosyası, 30. 11. 1939 tarihli Kavak Kaymakamlığı yazısı.
23 SBİMA, Doğulular Dosyası, Lef: 2.
24 SBİMA, Doğulular Dosyası, Lef:11-12.
25 SBİMA, Doğulular Dosyası, Lef: 14.
26 SBİMA, Doğulular Dosyası, Lef: 53, 55.
27 SBİMA, Doğulular Dosyası, Lef: 44-49.
28 SBİMA, Doğulular Dosyası, Lef: 32-52.
29 SBİMA, Doğulular Dosyası, Lef: 57.
30 Toprak-iskân Çalışmaları, Başvekâlet Toprak ve İskân İşleri Genel Müdürlüğü, Ankara 1955,
s. 108.



KAYNAKLAR

1-Arşivler
Samsun Bayındırlık ve İskân Müdürlüğü Arşivi (SBİMA)
2-Süreli Yayınlar
Düstûr
Türkiye Büyük Millet Meclisi Zabıt Ceridesi
3-Kitap ve Makaleler
AKGÜL, Suat, Yakın Tarihimizde Dersim İsyanları ve Gerçekler, İstanbul 1992
ARI, Kemal, Büyük Mübadele Türkiye’ye Zorunlu Göç (1923-1925), Tarih Vakfı
Yurt Yayını, İstanbul 1995.
BABUŞ, Fikret, Osmanlı’dan Günümüze Etnik-Sosyal Politikalar Çerçevesinde
Göç ve İskân Siyaseti Uygulamaları, Ozan Yayıncılık, İstanbul 2006.
ÇAĞAPTAY, Soner, “Kemalist Dönemde Göç ve İskan Politikaları: Türk
Kimliği Üzerine Bir Çalışma”, Toplum ve Bilim, S: 93 (Yaz 2002).
Eski ve Yeni Toprak, İskân Hükümleri ve Uygulama Kılavuzu, Haz. Naci
Kökdemir, Ankara 1952.
Genelkurmay Belgelerinde Kürt İsyanları-III, Kaynak Yayınları, İstanbul 1992.
HALAÇOĞLU, Ahmet, Balkan Harbi Sonrasında Rumeli’den Türk Göçleri
(1912-1913), Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1994.
İPEK, Nedim, “Birinci Dünya Savaşı Esnasında Karadeniz ve Doğu
Karadeniz’deki Göç Hareketleri”, 19 Mayıs ve Milli Mücadelede Samsun Sempozyumu
Bildiriler 16-20 Mayıs 1994, Samsun.
-------, Mübadele ve Samsun, Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara 2000.
-------, Rumeli’den Anadolu’ya Türk Göçleri, Türk Tarih Kurumu Yayınları,
Ankara 1999.
Muhacirlere, Naklolunanlara, Toprağa Muhtaç Yerli Çiftçilere ve Aşiret
Fertlerine 2510 Sayılı Kanuna Göre Verilecek Ev ve Toprakların Kayıtlarına, Temlik ve
Borçlanma Muamelelerinin Suret-i Cereyanına Dair İzahname, Köyöğretmeni
Basımevi, Ankara 1936.
224 Journal of Black Sea Studies: 2016; (21): 215-224
KOCA, Hüseyin, Yakın Tarihimizde Hükümetlerin Doğu-Güneydoğu Anadolu
Politikaları, Konya 1998.
ÖZTÜRK, Hıdır, Tarihimizde Tunceli ve Ermeni Mezalimi, Türk Kültürünü
Araştırma Enstitüsü, Ankara 1984.
RİŞVANOĞLU, Mahmut, Doğu Aşiretleri ve Emperyalizm, İstanbul 1978.
SAYDAM, Abdullah, Kırım ve Kafkasya Göçleri (1856-1876), Türk Tarih
Kurumu Yayınları, Ankara 1997.
TEKELİ, İlhan, “Osmanlı İmparatorluğu’ndan Günümüze Nüfusun Zorunlu Yer
Değiştirmesi ve İskân Sorunu”, Toplum ve Bilim, S: 50 (Yaz 1990).
Toprak ve İskân Çalışmaları, Başvekâlet Toprak ve İskân İşleri Genel
Müdürlüğü, Ankara 1955.

/Önder DUMAN
Doç. Dr. Ondokuz Mayıs Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü SAMSUN.

http://dergipark.gov.tr/download/article-file/259268


30 Kasım 2016 Çarşamba

Frunze'nin Türkiye Anıları'nda SAMSUN -V -Son

VII.
SUNGURLU'DAN SAMSUN'A
8/1/1922 — 13-1-1922
(…)

Merzifon’la Havza arasındaki mesafe çok değil. Topu topu 35 verst. Aşağı yukarı saat dörtte bizi karşılamaya gelen dostlarla birlikte Havza’ya giriyoruz.

Çayımızı içip kendimizi tam olarak kendi evimizde gibi hissettiğimiz dostlarımızla konuştuktan sonra hemen Havza kaplıcalarında sıcak su banyosu yapmamız için bize hazırlanan yere gidiyoruz.

Ertesi gün Havza'dan ayrılırken pek o kadar acele etmiyoruz. Çünkü önümüzdeki konaklayacağımız yer olan Kavak, yalnızca 40 kilometre uzakta.

Havza bu günlerini, çevre bölgedeki Rum (Yunan) isyancıların bastırılması, imhası işinin etkisi altında geçiriyor.

Bu isyan hareketi Rum halkı için yalnız Samsun bölgesinde değil, Rumların yaşadığı tüm Anadolu köylerinde korkunç bir trajediyle son buluyor. Rum Pontus Devleti kurma hayalleriyle İstanbul ve Atina’dan gelen ajan ve propagandacılar tarafından sistemli bir şekilde hazırlanan isyan, 1921 yılı başlarında patlak vermiş. Hükümetin Yunanistan'la savaşa karar verip seferberlik ilân etmesi bu isyanın en büyük nedeni olmuş. Rumlardan göreve çağrılanların büyük çoğunluğu başlangıçta seve seve koşmuşlar çağrıldıkları göreve. Ama kısa bir süre sonra Yunanlılarla savaşa girdiklerini öğrenince, propagandanın da etkisiyle kütle halinde silâhlarını da alarak askerden kaçmaya başlamışlar. Başlangıçta bu hareket isyan karakteri taşımıyormuş. Bir yandan Hükümetin ceza tedbirlerinin etkisi, öte yandan gitgide artan propaganda, Anadolu kıyılarında bulunan Yunan filosunun güvencesi ve onun askeri gereç yardımında bulunmasıyla artan bir hızla alevlenmeye başlamış. Sonunda karşılıklı, gaddarca bir genel katliama dönüşmüş.

Şunu da belirtmek yerinde olacaktır ki, konuşma olanağı bulabildiğimiz bütün Türkler aynı düşüncede birleşiyorlar: Hristiyanlar isyandan önce çevrelerindeki Müslüman halkla çok iyi ilişkiler içindeymişler. Emperyalist savaş sırasında Rum köylüler de asırlık geleneklerini bir yana bırakarak (Osmanlı devletinde Hıristiyanların askerlik yükümlülüğü yoktu, bunun yerine belirli bir vergi ödüyorlardı.) devletin rızasıyla seve seve askere gitmişler ve bütün Türk cephelerinde savaşmışlardı.

Şimdi ise Türkiye’nin bütün bu zengin ve kalabalık bölgesi inanılmaz bir yıkıma uğradı. Birkaç yüz Türk ve Rum köyü yakıp yıkıldı. Samsun, Sinop ve Amasya’da yaşayan 200 bin Rum’dan yalnızca dağlarda dolaşan birkaç çete kaldı. Yaşlılar, kadınlar ve çocukların hemen hepsi ülkenin başka yerlerine, Diyarbakır, Harput, Konya bölgelerine göç ettiler. Bunlar öyle bir zamanda ve öylesine yokluk içinde gittiler ki, yeni yerlerinde yoksulluk ve kölelik hayatı yaşayan, sürünen bütün bu kitleden birkaç bin kişinin bile sağ kalmadığını söylemek mümkün.

Bizim Havza'lı dostlarımızdan, tenkil müfrezelerinin kentte olsun, isyana katılmayı kabul etmeyen Rum köylerinde olsun ne tür vahşetler yaptıklarını parça parça anılar olarak dinleme olanağı bulduk. Bu konuda özellikle daha önce sözünü ettiğim Lâz’ların reisi Osman Ağa büyük ün yapmış. Bütün bölgeyi azılı çetesiyle kan ve ateşe boğmuş. Sanırım şunu söylemek yeter bu konuda: Buradaki Türkler bile onun yaptıklarından korkuyla söz ediyorlar ve asla onaylamıyorlar. Benim için hiç ummadığım bir bilgi olmuştu doğrusu.

Ankara’da bulunduğum sırada Lazistan Mebusu Osman Bey’le tanıştım. Sevimli, hoş bir insandı. Batum’da yaşamış, hattâ orada gimnaziya’da (lise) okumuş. Bu yüzden oldukça iyi Rusça konuşuyordu. O sırada gazetelerde çıkan küçük bir makale hakkında görüşmek için, daveti üzerine onun konuğu olmuştum; ayrılıp evime döndüğümde pek çok kişi tarafından soru yağmuruna tutuldum. Osman Bey’in konuğu olduğumun doğru olup olmadığı merak konusuydu. Ben de doğru olduğunu söylemiştim. İş öylece kapandı. Ama cevabımın pek hoş karşılanmadığını da anlamıştım. İşte şimdi Havza’da açığa çıktı bu merakın ve memnuniyetsizliğin sebebi. Aynı soruyla burada da karşılaştım. Doğru olduğunu öğrenince de bu adamın nasıl biri olduğunu ve onun neler yaptığını bilip bilmediğimi sordular. Ben az da olsa bildiğimi söyledim. Osman Ağa’yı gözümün önüne getirerek. Konuşma ilerleyince benim tanıdığım Osman Bey ile Osman Ağa’nın aynı kişi olmadığı ortaya çıktı. Bundan karşımdakiler de çok memnun oldular. Öğrendim ki, Osman Ağa' nın çeteleri Havza'da korku salmış, yakmış, ırza geçmiş, önüne gelen tüm Rum ve Ermenileri öldürmüş, köprüleri yıkmış... Sözün kısası Müslümanlarla Hristiyanlar arasında süregelen tarihi ve ulusal çatışmaların eskilerden bugüne değin çözümlenemeyişine işte bu yapıda adamlar ve bu acımasız usuller sebep olmuş.

Bu arada adaletli konuşmak gerekirse şunu belirtmek zorundayım ki, iki taraf da aynı biçimde davranıyor; Yunanlılar Batı Anadolu’da Müslümanları aynı biçimde imha ediyor.

Yalnız burada, tümüyle bir halkın diğerine saldırmasında, ne yere, ne yaşa aldırmamasında, ne acıma, ne merhamet bilmemesinde, vahşice bir ulusal dövüşte «uygar» burjuva Batı'nın tam anlamıyla iğrençliğini ve alçaklığını, ikiyüzlülük ve çirkefliğini hissetmek ve görmek mümkün.

Bu «Bir denizden öteki denize değin Büyük Ermenistan» gibi erişilmez hayali, Ermeni milliyetçiler grubuna aşılayan da Antant’tan başkası değildi. İşte bu yüzden, bu boş ve aptalca hayal yüzünden yüz binlerce Ermeni köylüsü, komşuları Türk ve Kürtler tarafından topraklarından sökülüp atıldı. İşte Antant’la ilişkileri yüzünden üç yıldır Anadolu'nun dağ ve tarlalarında sel gibi kan akıtılıyor. Ve İşin en kötü yanı da bunu hiçbir zaman olanların hesabı sorulmaması gereken kişiye ödetmeye çalışıyorlar.

Bizim Kavağa geldiğimiz aynı gün oraya isyancı çetelerden bir temsilci gelmiş. Niçin Türkler ve onların her zaman şerefle hizmet ettikleri Türk yönetimi şimdi onları vahşi hayvandan daha kötü bir şekilde zehirliyor, diye sormuş. Doğrusunu söylemek gerekirse bu isyancıların büyük çoğunluğu en ücra köşelerdeki köylerde yaşıyorlar ve gerçekten de işin aslını bilmiyorlar. Şurası belli ki, kentlerde oturanlar ve bütün bunların ceremesini hayatlariyle değil de, eninde sonunda parayla çekecek olanlar aldırmıyorlar bile bu köylülere. Onları İtip kakıyorlar ve onlar sonunda topraklarından koparılarak atılacakları günü bekliyorlar.

Bir yıldır orman ve dağ kovuklarında, inanılmaz yokluklar içinde yaşayan isyancılardan çoğu teslim olmaya başlamış. Hele Mustafa Kemal Paşa'nın teslim olanları öldürmeyi kesinlikle yasaklayan emrinden sonra iyice artmış teslim olanların sayısı. Ama yine de geride kalan büyük bir bölüm, Yunanlılarla savaşın bitmesine değin dövüşmeye devam etmeyi tasarlayarak inatla sürdürüyorlarmış
direnişlerini. Türklerin anlattıklarına göre bunların arasında Yunanistan ve İstanbul'dan gelen Yunan subayları da varmış.

Aşağı yukarı saat on İkiye doğru yola çıktık Kavağa doğru. Havza’dan on verst kadar ayrıldıktan sonra 60 – 70 kişilik ufak bir grupla karşılaştık. Silâhlarım bırakan Rumlardı bunlar. Hepsi de iyice zayıflamıştı. Yüzleri bitkin, kurumuştu; bazısının iskeletten farkı yoktu. Elbise yerine omuzlarına yırtık pırtık bir paçavra asmış gibiydiler. Çoğunun ayaklarında bir bez bile yoktu. Grubun ortasında uzun boylu cılız, silindir şapkalı bir papaz yürüyordu. Hava pek de ılık sayılmazdı; soğuk bir rüzgâr esiyordu. Bütün bu kalabalık, başlarındaki askerlerle birlikte Havza’ya doğru zıplaya zıplaya koşuyordu. Bir kısmı bizi görünce yüksek sesle ağlamaya, daha doğrusu ulumaya başladı. Çünkü onların göğüslerinden çıkan ses bir vahşi hayvan ulumasını andırıyordu. Bir an için durdurdum konvoyu. Bu acıklı yürüyüş yeniden başladı sonra. Kavak’a alacakaranlıkta vardık. Bizi buranın en zengini, 72 yaşındaki ihtiyar Hacı Bey'in evine yerleştirdiler.

Ev gerçekten de zengindi. Son derece güzel halılar ve aynalar vardı. Hatta mobilyaları bile vardı. Şimdiye değin Ankara'da bile gittiğimiz hiçbir yerde görmemiştik böylesini. Pek büyük değilse de ihtiyarın asıl zenginliği toprak ve hayvan yönünden; 300 dönüm, yani yaklaşık 30 desyatin toprağı var. Hayvanı eskiden çokmuş; şimdi ise ancak topraklarını sürebilecek kadar kalmış elinde.

İhtiyar hâlâ sağlam ve dinç bir erkek. En büyüğü 55, en küçüğü 32 yaşlarında yedi oğlu var. Bütün oğulları korkuyor ondan. Beşinin ayrı evi olmasına rağmen hepsi birlikte tek ataerkil aileyi oluşturuyorlar. Hacı Bey 14 yaşındayken evlenmiş. Karısı ise kendisinden 4 yaş büyükmüş. Birlikte bir yüzyıla yakın anlaşmışlar, yaşam sürmüşler. Karısı da hâlâ sağlam, diri bir ihtiyar. Benim, «kaç karın var?» soruma ihtiyar gururla «yalnız bir tane ve şimdi de onunla yaşıyorum» diye karşılık verdi. Evde yabancı olarak tek bir kadın var. Hizmetçileri.

Akşam geç saatlerde bizim kervan da ğeidi. Kavak'a (75 kilometrelik bir yol) değin durmadan ilerlemeğe karar vermişler ve dediklerini de yapmışlar. Böylece ertesi gün Samsun'a birlikte hareket edebilecektik.

13 Ocakta, saat yedide çıktık Kavak'tan. Yağmur yoktu, ama hava bulutluydu ve insanın iliklerine işleyen soğuk bir rüzgâr esiyordu. Arabalardan biraz daha geç çıktık yola. Bazısı bizi dört verst kadar geçmeyi başarmıştı bu arada. Kavak’tan bizimle birlikte, daha önceki gelişimizde tanıştığımız askeri Komutan, Binbaşı da geliyordu. Bu bölgede eşkıyalığın çok olması yüzünden işlerinin ağırlığından yakınıyordu.

Hemen hemen Kavak’tan çıkar çıkmaz Hacılar geçidine doğru bir yokuş başlıyordu. Yükseklerde güneşin varlığına rağmen keskin ve şiddetli rüzgâr yüzünden soğuk oldukça etkiliydi. Geçidin tam tepesinde bir başka kervanla karşılaşıyoruz. Bakıyorum, üstü açık arabalarda siyahlara bürünmüş kadın figürleri oturuyor ve yatıyor. Aralarında çocuklar da var. Kadınların da, çocukların da giyimleri çok kötü; soğuktan titriyorlar. Gerideki arabalara bakıyorum, arabalardan birinin arkasından yürüyen
bir asker, yırtık pırtık giysiler içindeki bir kız çocuğunu kaldırıp arabaya oturtuyor. Kızcağızın her yeri soğuktan morarmış, tüm vücudu titriyor. Başını arabada bir eleğin altına gizlemeye çalışıyor. Şaşkınlık içinde ne olduğunu soruyorum Binbaşıya. O şöyle açıklıyor: «Haydutların ailelerini götürüyorlar. Onları Amasya'ya yerleştirecekler.»

Bir süre asık yüzle ses çıkarmadan durduk, sonra Samsun’a doğru yolumuza devam ettik. Her yanda yıkıntı izleri vardı. Her tepede devriyeler kol geziyordu. Nöbetçiler dikkat kesilmiş bekliyorlardı. Hemen burada, yakın bir yerde düşmanın gizlendiği seziliyordu, kuşkulanılıyordu. Bu yol tüm yaşantım boyunca belleğimden çıkmayacaktır hiçbir zaman. 30 verstlik yol boyunca aralıksız olarak cesetlerle karşılaştık hep. Ben yalnız başıma 58 tane saydım. Ooğu zorbalığın ve şiddetin izlerini taşıyordu. Bir yerde güzel bir kız cesediyle karşılaştık. Başı kesilmiş ve elinin yanına konmuştu. Bir başka yerde çok güzel bir başka kız cesedi daha; 7 - 8 yaşlarında, sarı saçlı, yalınayak, sırtında yalnız eski bir gömlek bulunan bir kız cesedi... Kız anlaşılan ağlamış; yüzünü toprağa gömmüş yatmış. Askerin süngüsüyle de yere öylece mıhlanmış.

İşte Samsun göründü sonunda. Kente 2 - 3 verst kala bizi karşılamaya gelmişler. Bir şeref kıtası hazırlanmış. Mutasarrıfın kendisi ve 10 uncu Tümen Komutanı da buraya kadar gelmişler. Yanlarında Avrupalı tipinde giyinmiş biri daha var. Yaklaşıyoruz ve o zaman tanıyoruz ancak: Rusya Federatif Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti' nin Türkiye’ye yeni atadığı delege yoldaş Aralov’du bu.

Yolda gördüklerimizin etkisi altında Samsun'un yöneticileriyle karşılaşmamız soğuk olmuştu biraz. Mutasarrıfın daveti üzerine birlikte onun arabasına bindiğimiz zaman yolda bütün gördüklerimizi anlattım. Konvoyun muhafızları hakkında bir an önce soruşturma için tedbir almasını, bundan sonra nakledilecekler için de gereken emirleri vermesini rica ettim. Faik Bey, son derece heyecanlandı ve ona anlattıklarım hakkında hemen gerekeni yapacağını söyledi. Sonra da bu gruptan 80 kadar öksüz çocuğun Samsun'da Amerikan Kızılhaç cemiyetinin eline bırakılmasını, kalanların da annelerine verilmesini sağlamak üzere emirler verdiğini anlattı. O grupla birlikte bir özel hekim gönderdiğini ve bu gibi durumlarda yapılabilecek her şeyi yaptığını anlattı. Sonradan açıkladığına göre askerler ve Türk köylüleri öylesine kinle doluydular ki, yöneticiler ne emir verirse versin yine de şiddetten vazgeçmiyorlarmış. Ayrıca son zamanlarda Samsun sancağındaki topraklar Rum eşkıyalarının vahşetiyle çalkalanıyormuş yeniden. Rum çeteleri Türk köylerini yakıyor, Samsun - Ankara yolunda sık sık baskınlar yapıyor, hemen her gün birkaç asker öldürüyorlar ve korkunç bir faaliyet gösteriyorlar, diye anlattı Mutasarrıf. Bu durum üzerine kesin tedbirler alınarak bütün Rum halkını ülkenin içlerine gönderip yerleştirmeye karar vermişler.

Bütün bu anlatılanların doğru olduğuna kuşku yoktu. Köylerin nasıl yakılıp yıkıldığını kendi gözlerimle de görmüştüm. Aynı şekilde yol boyunca alınan koruma tedbirlerini de görmüştüm. Birbirinden birer verst aralıklarla yerleştirilen seyyar karakollar, on verstte bir ise siperli, tel örgülü, engelli bir İki bölükten oluşan büyük karakollar kurulmuştu. Ve her yerde gergin, telâşlı bir hava hakimdi. Bununla birlikte o dışardan belli olan öfkeli halimi bir türlü yenemedim ve Faik Beyle sohbetimiz çok soğuk ve gergin geçti.

Bütün kent bizim gelişimiz onuruna bayraklarla donatılmış. Halk bizi karşılamaya çıkmıştı. Akşama doğru hava son derece güzelleşmişti. Bu bayram havasındaki kalabalığa baktığım zaman geride kalan İşkence edilenleri görür gibi oldum. Bir tek şey istedim o anda. Çabuk, bir an önce bizim kıtlık içindeki yoksul yurdumuza dönmek. Orada da pek çok üzüntü, pek çok acı vardı. Ama orada canlı, İyiye giden bir halk ruhunun çarpıntısı duyulur ve halkın sorunları tamamen ayrı bir biçimde çözümlenir.

Bizi en çok sevindiren şey Samsun limanında, Rus heyetini Samsun’a getiren gemimizin bulunması oldu. Bu «Feliks Dzerjlnskiy» gemisiydi. Daha önce bizim Karadeniz Filosunu ziyaret ettiğim zaman Odessa’dan Tendra'ya kadar bir yolculuk yapmıştım bu gemide. Artık yarın yola çıkabilecektik demek kİ. Akşam, yeni gelen heyet üyeleriyle karşılıklı bilgiler, izlenimler, haberler alıp verdik ve doya doya konuştuk. Sabahleyin çabucak direğinde Rus Ukrayna bayrağı dalgalanan «Feliks Dzerjlnskiy» gemisine bindik.

Samsun limanında eskisi gibi bir Amerikan mayın tarama gemisi vardı. Ayrıca «Dzerjlinskiy»in biraz ilerisinde bizim «Meçta» gemisi duruyordu. Bu gemi Fransa bayrağı altında yüzüyordu. «Meçta»daki tayfaların çoğu ve tüm idarecileri Rus idi. Tayfaların hareketlerinden sorumlu olan Komutan Fransızdı yalnız. Buna rağmen gemilerimizin tayfaları arasında hemen bir ilişki kuruluvermişti. «Meçta» dakiler Rusya'daki işlerin durumuyla yakından ilgileniyorlar, bir Rus gazetesi vermemizi istiyorlar, yurt dışındaki hayatlarının ağır maddi ve manevi koşullarından şikâyet ediyorlar, gemi tayfalarının hepsinin bizden, Vrangel taraftarlarından olduğunu, yeniden yurda dönüş umuduyla yaşadıklarını söylüyorlardı. Yalnız «ÇEKA»nın tehlikesinden endişe ediyor çoğu. Karadenizde yabancı birçok devletin bayrağı altında bizim pek çok eski gemimiz dolaşıyor. Çoğu da Fransız bayrağıyla. İçlerinden bir kısmı Sovyet topraklarına, Batum limanına bile uğramışlar ve uğruyorlar.


VIII.
SAMSUN'DAN BATUM'A
14 Ocak — 16 Ocak 1922

14 Ocakta, saat üçte demir alıyoruz. Barometre çok düşük ama hava iyi gidiyor. Kaptan, kuvvetli bir karayel çıkacak diye korkuyor. Bizim «Dzerjinskiy» deniz yolculuğuna göre hazırlanmış bir gemi değil; basit bir çarklı nehir gemisi. Yine de takdirle anmak gerekir ki, bundan iki hafta önce Odessa’dan Batum’a giderken büyük bir fırtınaya tutulmuş ve kaptanın söylediğine göre yüzünün akıyla sıyrılmış. Ama böyle talihe güvenmek doğru değil. Kaptan bir karayel belirtisi sezer sezmez en yakın Türk limanına sığınmaya çalışacağını söylüyor.

Saat 4.30 oldu. Deniz çok güzel. Hava kararmaya başlıyor. Artık Samsun, limana doğru inen yamaçlarındaki evleriyle güçlükle seçilebiliyor. Tam karşımızda, kıyıdan biraz ilerideki tepelerde iki büyük yangın görünüyor. Anlaşılan birbirinden 4 - 5 verst uzaktaki iki köyü yakıyorlar. Kim yakıyor?.. Kendi ocaklarından sökülüp sürülen Rumlar mı, yoksa Türkler mi, bilmiyoruz. Yalnız bu karamsar kızıltı, zengin, ama şimdi böyle mutsuz bu ülke ile aramızdaki son halka oluyor.
(Sayfa: 106 - 115)
(SON)


KAYNAK: M.V. FRUNZE, Türkiye Anıları, Kasım 1921 - Ocak 1922, Cem Yayınevi, İstanbul 1978.