Terme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Terme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Temmuz 2022 Cumartesi

Bir Avukatın Anılarında Samsun

TÜRKİYE İŞÇİ PARTİSİ'NDE
İÇ DEMOKRASI - Yaşadıklarım
Halit ÇELENK

 

Halit Çelenk 1921 Hatay doğumlu Türk avukattır. Liseyi Mandacı Fransızların yönetimindeki Antakya Lisesi'nde bitirdi. Daha sonra geldiği İstanbul'da, 1944 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden mezun olarak, 1950-1960 yılları arasında yaklaşık on yıl Samsun’da ceza avukatlığı yaptı


Kitapları: Daha detaylı olarak:

https://halitcelenk.org/node/103 

***


Alıntı kaynağımız olan kitabı Türkiye İşçi Partisi'nin (TİP) 1967 yılında Malatya'da yapılan 2. Büyük Kongresinden sonra, Halit Çelenk ve Şekibe Çelenk'in de içinde yer aldığı 13 üyenin Partiden ihraç edilmesi için başlatılan soruşturma ve savunma sürecine ilişkin yazarın tanıklıklarını kapsamaktadır. 


****


"Parti tüzüğüne göre, ilçelerde kuruluşun yapılabilmesi için en az 5 kişi gerekiyordu. İlçelerde yöre insanlarının yıllarca davalarını izlemiş, keşifler için köylere gitmiş, onlarla tanışmıştım. Geniş bir çevrem vardı. Mesleğimde dürüst bir çalışmayı ilke olarak benimsediğim ve bunu her zaman uyguladığım için, ilçe ve köylerde hakkımda olumsuz şeyler söylenmesi olanaklı değildi. Ancak, partinin kurulmasına karşı olanlar, siyasal içerikli dedikodular yapıyorlardı. Sınıfsal çıkarlar ön plana geçiyor; iftiralar, yalanlar birbirini izliyordu.

Kimi yerlerde sözlü saldırılar ve tehditlerle karşılaşıyordum. Bu örgütlenme çalışmaları ve karşı karşıya kalınan güçlükler hakkında bir fikir verebilmek için, birçok olay arasında iki ilçede karşılaştığım olumlu ve olumsuz gelişmeleri özetlemekte yarar görüyorum.



ALAÇAM İLÇESİNDE 


Samsun’da Tapu Dairesinde fen memuru olarak çalışırken tanıdığım ve kent dışında ve köylerde yapılan keşiflerde zaman zaman yöre ve yurt sorunları üzerinde konuşurken düşünce ve eğilimlerini öğrendiğim Abdülkadir Fırat adında bir arkadaşım vardı. Emekli olmuş ve Samsun’un bir ilçesi olan Alaçam’a yerleşmiş, orada arzuhalcilik yapıyordu. Yakın 31 ve sıcak bir dostluğumuz vardı. Uyanık, açık düşünceli, sol düşüncelere sempati gösteren bir kişiydi. Benim sol düşünceli olduğumu biliyor ve bana büyük yakınlık gösteriyordu.


Alaçam’a giderek parti konusunu kendisine açıyorum; örgütlenme çalışmaları için geldiğimi söyleyerek, yardım etmesini ve kurucular arasında yer almasını istiyorum. Abdülkadir Fırat, bana: “Eğer sen, bu partiyi beğeniyor ve yararlı olduğunu düşünüyorsan, senin bulunduğun yerde ben de varım. Sana ne kadar güvendiğimi bilirsin,” diyerek önerimi kabul ediyor. Ayrıca Alaçam’ın Gümenüz bucağında Süleyman adında bir işçi olduğunu (soyadını anımsayamadım), Samsun Limanında çalışırken iş kazası geçirdiğini, bir bacağının sakatlanmış olduğunu, kendisine hiçbir tazminat ödenmediğini, “Sosyal Adalet dergisi” okuduğunu; kendisiyle görüşürsem, kurucu olmayı kabul edebileceğini, ancak Süleyman’ın adresini bilmediğini söylüyor.


Yine beni Alaçam’da bir dükkânda fotoğrafçılık yapan Fatma adında (soyadını anımsamıyorum) bir bayanla tanıştırıyor. 30-35 yaşlarında görünen bu bayan, bana kendisinin Samsun’dan buraya geldiğini ve beni Samsun’dayken adımla tanıdığını söylüyor. Bir süre konuşuyoruz, söyleşiyoruz. Kendisine parti konusunu açıyorum, anlatıyorum ve bende olumlu bir izlenim bırakıyor.


Abdülkadir beyle, kendisine bir parti tüzüğü, kimi bildiriler ve broşürler veriyorum. Partinin yayınladığı “Yönümüz, Yolumuz, Yöntemimiz” adlı bir broşürü de vererek bunları okumalarını, akşam Gümenüz’e gideceğimi, dönüşte yine
görüşmek istediğimi söylüyorum. Onlar bana, yayınları okuyacaklarını ve beni bekleyeceklerini söylüyorlar. (Sayfa:32)



GÜMENÜZ’DE


Ben, Alaçam’dan ayrılarak Gümenüz’e doğru yola çıkıyorum. Yanımda, Samsun’da yaptığım görüşmelerde aldığım notlar var. Notlarımda, Gümenüz’de berber dükkânı olan, soyadı anımsanmayan bir “Berber Musa” var, bu kişiyle de görüşebileceğim söylenmiş. Abdulkadir Fırat’ın önerdiği işçi Süleyman’dan önce Berber Musa’yı aramaya karar veriyorum. Gümenüz, küçük bir yerleşim yeri. Anadolu’nun birçok yöresinde olduğu gibi, ortasından, cadde denilebilecek bir yol geçiyor. Bu yolun iki tarafında dükkânlar, kahveler, seyyar satıcılar var. Ben hem yürüyor, hem de dükkânları iki yanlı izliyor ve Berber Musa’yı arıyorum. 


Gözüm bir tabelaya takılıyor, tabelada “Berber” ve altında da Musa Yılmaz yazıyor. Çocukça bir sevinç duyuyorum. Dükkâna giriyorum; berber, bir müşterisini tıraş ediyor. Beni görünce, “Buyur Bey,” diyor ve yüzüme ve saçlarıma bakıyor. Tıraş için gelmediğimi anlıyor ve bana bir oralet söylüyor. İçiyorum. İşini bitirdikten sonra kendimi tanıtıyor, kendisiyle bir konuyu görüşmek istediğimi söylüyorum. Berber bana:


— “Bey, gel bizim Mal gölüne doğru yürüyelim ve konuşalım,” diyor, (Kasabanın dışında hayvanların sulandığı bir göl var. Bu yörede hayvanlara “mal” denildiğinden, bu göle Mal gölü diyorlar.) yürüyoruz. Yolda kendisine, Türkiye İşçi Partisini kurmak için geldiğimi söylüyor ve parti ve amacı hakkında açıklamalarda bulunuyorum. Berber Musa Yılmaz, beni bir süre dinledikten sonra, bana:


— “Bey, sizin parti iyi; ama ben bir süre önce Demokrat Partiye girdim,” diyor. İçimde karmaşık duygu ve düşüncelerle kendisine, tanıştığıma memnun olduğumu söylüyor ve ayrılıyorum.(Sayfa:33)


Ortalık yaz. Yol üzerinde bir gazino var; oturuyor ve bir çay söylüyorum. Çayı içerken, Samsun Limanında çalışan, iş kazası geçirdiği söylenen ve tanımadığım işçi Süleyman’ı düşünüyorum. Elimde adres yok; ama onu bulmalıyım diye düşünürken, yol ortasından geçmekte olan bir gedikli çavuş görüyorum ve bir anda her nasılsa, yapıma hiç uymayan ani bir davranışta bulunuyor ve gedikli çavuşa sesleniyorum:


“-Baş Efendi, buraya gel.”
Gedikli, başını bana çeviriyor; beni kravatlı ve takım elbiseli görünce, karşıma dikiliyor, esas duruşuna geçerek, 


“-Buyurun efendim,” diyor. Ben de kendisine:
“-Burada bir işçi Süleyman var, limanda çalışırken kaza geçirmiş, ayağı da aksıyordu. Onu bul ve bana getir,” diyorum. Çavuş: 

“-Baş üstüne efendim,” diyor ve dönüş yaparak
gidiyor. 


O gittikten sonra bu davranışıma ben de şaşırıyorum. İnsan zor durumda kalınca, ne yöntemler buluyor... Herhalde beni sivil giyinmiş bir subay ya da Ankara’dan gelmiş yüksek dereceli bir memur sandı diye düşünüyorum. Yaklaşık 20 dakika kadar sonra Çavuş, Süleyman’ı getiriyor. Kendisine teşekkür ediyorum ve gidiyor.


Şaşkın şaşkın bana bakan Süleyman’a: “Buyurun oturun,” diyor, kendimi tanıtıyor ve durumu açıklıyorum. O da, beni dinledikten sonra rahatlıyor. Süleyman’a çay söylüyor ve
Türkiye İşçi Partisini anlatmaya başlıyorum. Yüzü ve bakışları, anlattıklarımdan hoşnut olduğunu gösteriyor. Çaylarımızı tazelerken bana:
“-Ben, partinin adını duydum. Sosyal Adalet dergisinde okuyorum,” diyor.(Sayfa:34)


Konuşmamızı sürdürüyoruz. Kendisine, Genel Başkan Mehmet Ali Aybar’ın yaşamını anlatan bir broşür, partinin öteki yayınlarını veriyorum. Alaçam’da partinin şubesini kurmak istediğimi söylüyorum. Ayrıca şubede kurucular arasında yer almasını öneriyorum ve konuşmalarımız sonunda bu öneriyi kabul ediyor ve başından geçen iş kazasını anlatıyor; aradan aylar geçtiği halde kendisine hiçbir tazminat ödemediklerini anlatıyor. Ben de kendisine; Samsun’da avukat arkadaşlarımın olduğunu, onlarla konuşarak kendisine hukuk yardımı yapmalarını sağlayacağımı vaat ediyorum.

Süleyman’a, Gümenüz’de kuruculuk görevini üstlenebilecek başka tanıdığı bir arkadaşı olup olmadığını soruyorum ve bana:

“-İleride, bu caddenin sonunda bir kalaycı var. Adı Ahmet’tir, iyi bir insandır, arada sırada konuşuyoruz. Hükümeti ve yöneticileri çok eleştiriyor, kendisiyle bir kez görüşseniz, zannediyorum ki iyi olur,” diyor ve bana uzaktan Ahmet’in dükkânını gösteriyor.


Gidip dükkânı buluyorum. Kalaycılık yapan Ahmet, benim geldiğimi görünce bir yüzüme, bir de arkama bakıyor. Kalaylanacak kapları getirenler, çoğu kez çuval taşıyorlar ya da arkalarından birisi bu kapkacakları taşıyor. Kendisi, arkamda böyle bir kimse göremeyince, “Buyurun Bey,” diyor ve bana bir hasır tabure gösteriyor. Ben de tabureye oturuyorum ve konuşmaya başlıyoruz. Kendimi tanıttıktan sonra, arkadaşı Süleyman’la görüştüğümü, bana kendisinden söz ettiğini ve görüşmek istediğimi söylüyorum. Bana hemen çay söylüyor ve çok memnun olduğunu anlatıyor. Süleyman’ı çok beğendiğini, dost olduklarını, limanda başına gelen kaza nedeniyle çok mağdur olduğunu anlatıyor.(Sayfa:35)


Kendisine, “İşçi Partisini hiç işittin mi?” diye soruyorum. “Evet, bir ara konuşurken Süleyman söz etmişti,” diyor. Ahmet’e, parti ve yöneticileri hakkında bilgi veriyor, 


Genel Başkanı anlatıyor, parti yayınlarını veriyorum, parti hakkında da genişçe açıklamalarda bulunuyorum. Kendisi, çok memnun olduğunu söylüyor ve bugüne kadar kendisini hiç kimsenin böyle bir konuda ziyaret etmediğini söylerken, gözlerinin içinin güldüğünü görüyorum. Sonunda Ahmet de Partinin Alaçam örgütünde kurucu olarak yer almayı kabul ediyor. Kendisine ve Süleyman’a, ertesi gün Alaçam’da arzuhalci Abdülkadir Fırat’ın işyerinde bulunmalarını rica ediyor ve ayrılıyorum.


Bu güzel haberleri Abdülkadir arkadaşıma anlatmak üzere Alaçam’a hareket ediyorum. Ertesi gün erkenden arzuhalci dükkânına gidiyorum, Abdülkadir Fırat da orada. Çayları
söylerken; ona, Gümenüz’deki çalışmalarımı anlatıyorum, Süleyman’la Ahmet’in de oraya geleceklerini söylüyorum. Heyecanla, “Fotoğraf işçisi Fatma hanımı çağırayım,” diyor. Hemen gidiyor, Fatma Hanım da geliyor ve bana: Dün gece bütün broşür ve yayınları okuduğunu ve partiye kurucu olarak girmeye karar verdiğini söylüyor. Abdülkadir, biraz düşünüyor ve: “Bugün buranın pazarı. Tanıdığım tarım işçileri, rençperler var; kalan bir kişiyi de bugün bulabilirim,” diyor. 


Az sonra, Gümenüz’den işçi Süleyman’la kalaycı Ahmet geliyor. Biz, çaylarımızı içerken, Abdülkadir arkadaşımız pazar yerine gidiyor ve yaklaşık bir saat kadar sonra, tarım işçisi olduğunu söyleyen 30 yaşlarında Mahmut adında bir kişiyle birlikte geliyor. Üye adaylarını Mahmut’la tanıştırıyor ve sıcak bir söyleşiye başlıyoruz. İşçi ve emekçi genç insanlar; kendi çalıştıkları yerleri, geçim sıkıntılarını, işyeri ve toprak sahiplerinin haksızlıklarını, kazanç hırslarını, baskılarını, işçilerine köle gözüyle baktıklarını, o güne kadar haklarını arayamadıklarını etraflıca anlatıyorlar. (Sayfa:36)


Onlara, tüm bu sorunlarını ancak İşçi Partisinin çözebileceğini, bu partinin kendi partileri olduğunu, öteki partilerin ağa ve bey partileri olduğunu ve bu nedenle sadece kendilerini ve çıkarlarını düşündüklerini, örgütlenmeden tek başlarına haklarını arayamayacaklarını ve örgütlenmenin tek çıkar yol olduğunu ve bu örgütün de Türkiye İşçi Partisi olduğunu anlatıyorum.


Bu söyleşi saatlerce sürüyor. Konuşmalarımız bittikten sonra, Alaçam Kaymakamlığına başvuru dilekçesini yazıyorum. Hepsi imza ediyorlar.


Abdülkadir Fırat arkadaşımla birlikte Kaymakamlığa gidiyoruz. Kaymakam, genç bir insan, yaklaşık 35 yaşlarında görünüyor. Önce kendimi, daha sonra da arkadaşımı tanıtıyorum. Yerinden kalkarak ellerimizi sıkıyor, yer gösteriyor ve oturuyoruz. Ben, dilekçeyi masanın üzerine, kaymakamın önüne koyuyor ve Alaçam’da Türkiye İşçi Partisinin kuruluşu için başvurduğumuzu anlatıyorum.


Masasının üzerinde Cumhuriyet gazetesini görüyorum, bu beni rahatlatıyor. Genç kaymakamın aydın ve demokrat bir kişi olduğu yolunda bir izlenim ediniyorum. Kaymakam, dilekçeyiokuduktan sonra, bana:
“-Bu başvuru için geç kalmadınız mı? Ben, daha önce başvurursunuz diye beklemiştim. Başarılar diliyorum,” diyor. Kaymakamın bu sözleri, bizi sevindiriyor. Partinin örgütlendiğini, birçok il ve ilçede karşılaştığımız zorlukları, yöneticilerin yasadışı olumsuz tutumlarını anımsıyor ve ilçe yönetici arkadaşlarımızın burada çalışmalarını rahatça, yasalar çerçevesinde yapabileceklerini düşünerek yorgunluğumu unutuyorum.

Alaçam’ın ana caddesine çıkarak yürürken, kaymakamı da görüyoruz. Ceketinin sol cebinde Cumhuriyet gazetesi görünüyor.(Sayfa:37)


HAVZA’DA 


Örgütlenme çalışmalarımı sürdürürken karşılaştığım olaylardan birisini de Havza ilçesinde yaşıyorum. Samsun’un Havza ilçesinde, parti kurucusu adaylarla görüşme yapıyoruz. Havza, kaplıcalarıyla ünlü bir ilçedir. Kaplıcanın üstünde büyük bir oteli var. Samsun’da avukatlık yaparken, meslektaşlarımızla duruşmalarımızı aynı güne koyduruyor, bir gün önce kiraladığımız bir arabayla Havza’ya geliyor, otele yerleşiyor, kaplıca sularında banyomuzu yaptıktan sonra geceyi otelde geçiriyor, ertesi gün duruşmalara katılıyor ve daha sonra da Samsun’a dönüyorduk. O dönemde daha sonraları olduğu gibi, oralarda otobüs ve benzeri araçlar bulunmuyordu.


Havza duruşmaları, bizim için bir yorgunluk atma olanağı sağlıyordu; ancak bu kez Havza’ya başka bir amaçla, parti kurma amacıyla gitmiştim. Parti kurucu adaylarıyla bir lokantada oturuyor ve konuşmalar yapıyoruz. 


Yan masada oturan, aldıkları alkolün de etkisiyle taşkınlıklar yapan Demokrat Partili kimi kişiler, “Bunlar komünist” diye bize sözlü sataşmada bulunuyorlar; masamızdaki kurucu üye adayları öfkeleniyorlar, bir kavgayı zor önlüyorum. 



ÇARŞAMBA, TERME ve BAFRA


Terme ilçesi, o yörenin Teksas’ı. Çarşamba, Terme ve Bafra en çok adam öldürme suçlarının işlendiği yerler. Bu ilçelerde davalarına baktığım ailelerin çokluğu ve bunlardan kimilerinin çalışmalarıma katılmaları, Adalet Partililerin engellemelerini etkisiz bırakıyor. Sonuçta Samsun’un tüm ilçelerinin kuruluşunu tamamlıyorum; Genel Başkanlığa bir telgraf çekerek Samsun ilinde il ve ilçelerin tümünün kurulduğunu bildiriyorum. Ankara’ya dönüyor ve kuruluş belgelerini Parti Genel Merkezine veriyorum. (Sayfa:37)"


HALİT ÇELENK
TÜRKİYE İŞÇİ PARTİSİ’NDE İÇ
DEMOKRASİ
-Yaşadıklarım-
Anı
Birinci Baskı: Evrensel Basım Yayın, 2003
İnternet Edisyonu: Mayıs 2021

Sayfa:30-37

10 Ocak 2020 Cuma

Samsun Sahil Demiryolu

Samsun – Çarşamba Hattı ve Terme’ye Temdidi
Samsun – Bafra Hattı ve Alaçam’a Temdidi


 
Yazan: Hüseyin Yakup KALGAY (Samsun – Sivas Hattı İşletme Müfettişi)
 
Gençliğin irfan rehberi ve mefkure tercümanı olmaya karar veren Ahali Gazetesinin (561) numaralı nüshasında Köse Ormanları Kereste Fabrikası marifetiyle Bafra’dan Engiz’e doğru yapılan dekovil hattının inşaatı ve bu hususta temenniyatı ihtiva eden satırları okudum.
 
Bu cihetten mamul kerestenin nakliye maliyet fiyatını düşürmek ve binnetice kerestenin satış fiyatını azaltmak diğer cihetten her mevsim için nakliyatı kolay bir şekilde yapmak için yapılmakta olan bu hat ikinci derecede ve ufak hamuleler için az suratlı vasıtalar olup bu babta biraz malumat ifasını faideli buldum.
 
Bu bahse temastan evvel Samsun – Çarşamba hattının Terme’ye ve yine Samsun’dan Bafra’ya ve Alaçam’a temdidi mevzularının (dar hatlar inşaat ve masarifatının anlaşılması nokta-i nazarıdan tetkik ediyorum.
 
Şöyleki; Samsun –Sivas hattının maruz kaldığı otomobil rekabeti Samsun sahil hattında daha kuvvetli ve kudretli olarak tecelli etmektedir. Terme ve Bafra hatlarının temdidi mevzuu üzerinde evvela bir otomobil rekabetini ve tesirleriyle neticelerini ve tesirlerini tetkik etmek icap eder. Bu husus hakkında ise Demiryollar Mecmuasının 73 ve 74 numaralı nüshalarında hayli malumat verilmiş olduğundan burada tekrara lüzum görmeden asil mevzua geçiyorum.
 
Otomobil rekabetini ve mumi münakale vaziyetini mütalaadan sonra Terme’nin ziraat, ticaret ve mahsulatı ile iktisadi cihetlerini ve temdit edilecek Terme hattının inşaat masarifini tetkik edelim.
 
Terme kasabası Çarşamba’nın kilometre uzağında ve denizden kilometre mesafede Terme Irmağı kenarında küçük bir kasabadır.
 
Kazanın şark ve cenup tarafları dağlık olup 2300 kilometre murabbaı olan mesahai şathiyesinin üçte ikisi ovadır. Arazisi çok mümbit ve mahsuldardır. Başlıca mahsulatı mısır, buğday, arpa gibi hububat ile pek meşhur olan pirincidir. Pirinç hasılatı senevi 1.000.000 kiloya baliğ olduğu söyleniyor.
 
Terme hattının inşası için evvela Çarşamba’da Yeşilırmak üzerinde büyük bir geçit kurmak zarureti vardır. 200 metre tulunde yapılması icap eden bu köprü geçildikten sonra arazi Terme’ye kadar arızasız olduğundan profili çok basittir. Binnetice inşaat masarifi de mühim bir yekun tutmayacaktır.
 
Tahmin edilen inşaat masarıfına gelince (takribi birhesapla:
Yeşilırmak Köprüsü                  100.000 Lira (Muhammen Bedeli)
Tesviye-i Turabiye          100.000 Lira
Balast ve Ferşiye               25.000 Lira
İmalat-ı Sanaiye                10.000 Lira
Üç İstasyon ve bir hangar   25.000 Lira
Malzeme-i Ferşiye            125.000 Lira
İstimlak                              20.000 Lira
Muhabere Tesisatı                5.000 Lira
Edevat-ı Müteherrike           40.000 Lira
                   TOPLAM           450.000 Lira
%10 İdare Teşkilat Masrafı    50.000 Lira
                   YEKUN             500.000 Lira olarak hesap edebiliriz.
 
Asgari bir tahminle yarım milyon liraya yapılabilecek olan bu hattın temin edeceği istifadenin (istifade hesabatına ait formüllere ve nazariyata tatbiken) tesbitimümkün değildir
 
Çünkü senelerce memleketin ikisadiyatı ile meşgul olmuş ve bu havaliyi pek yakından tanımış zevatın (Samsun-Çarşamba) kısmının inşası sırasındaki raporları ve tahminleri ile halen elde edilen neticeler arasında mühim farklar vardır. Bu ilk tatbikatta (Samsun – Çarşamba) kısmı için senevi 73.000 yolcudan73.000 lira ve (Çarşamba kazasının resmi kuyul ve istatistiklerine nazaran) senevi ithalat ve ihracat eşyası olarak 30.000 ton hamule naklinden de 140.000 lira hasılat elde edileceği tahmin edilmişti.
 
Halbuki, hat inşa edilerek işletmeye başladıktan sonra,
1927 senesinde  208.000 yolcudan 92.000 Lira,
1928 senesinde  227.000 Yolcudan 91.000 Lira,
1929 senesinde  258.000 yolcudan 90.000 Lira hasılat alınmıştır.
 
Bu netice tahmin edilen yolcu miktarına nazaran çok iyidir.
 
Yukarıdaki rakamlarda yolcu adetinin miktarı seneden seneye tezayüf ettiği halde hasılatının tenakusu sebebine gelince; kamyonlarla rekabet yüzünden yolcu tarifelerinde mükerreren yapılan tenzilattır.
 
Tenzilat derecesi %45’e karip olduğu halde senevi hasılattaki tenakus %1’i tecavüz etmemiştir. Bu nokta cidden teammüde şayandır.
 
Şurasıda ehemmiyetle kaydedilmelidir ki kamyonların gün geçtikçe artan faaliyeti böyle tedbirlerle karşılanmasaydı yolcu hasılatı evvelki seneler hasılatının nısfına ve belki de daha dununa inmesi muhakkaktır.
 
Yapılan tenzilatın çok mühim diğer bir faidesi de az bir ücretle seyahat suhuletini bulan halkın (hareket ve seyahat kabiliyetini) artırmış olmasıdır.
 
 
EŞYA NAKLİYATINA GELİNCE
 
1928 senesinde şya nakliyatı ancak 13.500 tona ve hasılatı da 63.000 liraya baliğ olmuştur. Bu miktar tahmin edilen miktarın yarısından da azdır.
 
Maahaza Çarşamba’nın ithalat ve ihracaatı evvelce tahmin edildiği gibi 30.000 ve hatta 40.000 tondan noksan değildir. Fakat Samsun liman ücretlerinin tesiri ile istihsalatın mühim bir kısmı nehir tarikiyle naklediliyor. İthalat eşyası perakende olarak vürut ve sevkedildiğinden gümrükten veya mağzalardan istasyona ve Çarşamba’da istasyondan mağazalara kadar hamaliye ve nakliye masrafı maliyet fiatını tezyit ettiğinden tüccar birkaç defa tahmil, tahliye ve hamaliye masrafını kazanmak için kamyonla nakliyatı tercih etmektedir. İhracat eşyasından doğrudan doğruya vapura yükletilecek büyük partiler bizzerur trenle sevk ediliyor.
 
Asgari ton kilo metrik ücreti olan 10 kuruştan %50 nispetinde tenzilat yapıldığı halde Samsun’a ait perakende eşya nakliyatı mağazalardan istasyonlara, istasyonlardan mağazalara nakil ve ücret ve mesariflerinin tesiri ile otomobillerle yapılmaktadır.
 
Sahil hattı müdürlüğü de büyük isabetle istasyon ve pazarlar arasında kamyon nakliyatına başlamış ve bu nakliyatı kurtarmağa muvaffak olmuştur.
 
Filhakika tenzili tarifeye tabi 50 kiloluk bir meyva küfesinin Çarşamba’dan Samsun’a nakli için 10 kuruş gibi pek cüz’i ücret alındığı halde bu küfenin Çarşamba’da Pazar mahallinden istasyon ve Samsun’da da istasyondan pazara nakli için de ayrıca 15 kuruş hamaliye veriliyor. Halbuki otomobiller böyle bir küfeyi 30 kuruşa naklediyorlar.
 
Demiryolu rekabeti için biraz daha fedakarlık ile hatta hiç ücret almasak bile kamyonların bu küfeyi hamal ücreti mukabili olan 15 kuruşa taşımaları mümkündür.
 
Binaenaleyh eşya tarifelerinde daha fazla tenzilatın ameli bir faidesi yoktur. Bu rekabete karşı gelebilmek için yegane çar demiryolunu perakende eşyanı alındığı ve sarfedildiği yerlere kabil olabildiği kadar yaklaştırmak halkı ve tüccarı tahmil ve tahliye ücretlerinden kurtarmaktır.
 
Hattın Terme’ye temdidi halinde en büyük mania Yeşilırmak Köprüsü yapılmış olacağından bu geçit Terme nakliyatını teminile beraber Çarşamba kazası nakliyatının da demiryoluna celbi emrinde en feyyaz bir amil olacaktır.
 
Bu Yeşilırmak geçitinin yapılması Samsun – Çarşamba Hattının Terme’ye temdidini bir zarureti kat’iye haline koymaya kafidir.
 
Kamyonlar taşıdıkları yük ve yolcunun can ve malını emniyeti hususunda hiçbir güna kontrole tabi değildirler. Bunların Çarşamba – Terme arasında alacakları hamuleyi getirip Çarşamba’da trenlere teslimlerini beklemek büyük bir safdillik olur.
 
Samsun Sahil Hattının imtiyaz mukavelenamesinde gösterilen hudutlar hattın tam ve mütekamil şeklidir ve bu şekil kıymetli ve ilmi bir tetkik neticesidir. Bundan dolayıdır ki hattan azami istifade ancak bu merhalelere vardığı zaman kabil olacaktır.
 
Hattın Terme’ye temdidi Samsun –Çarşamba kısmı için hayati bir kıymete haiz olduğu şayanı ehemmiyet bir işletme masrafı yapılmaksızın bugünkü hasılatın %50 nispetinde tezayüdü kuvvetle muhtemeldir.
 
Halen Kös Ormanları Fabrikasının faaliyete başlamış olmasından dolayı Samsun –Bafra – Alaçam kısmı da büyük bir ehemmiyet almıştır.
 
Halen bile nakliye ücüratının ucuzluğu güzergahtaki zirai faaliyeti bir misli daha artırmış ve halkta da kuvvetli bir kazanç hissi uyandırmıştır.
 
Samsun – Çarşamba kısmının inşası zamanına kadar en iptidai vesait ile çalışan zürra nakliye kuvvetinden azami istifadeye başlamış ve bu yüzden istihsalat birkaç misli artmıştır. Bu zira inkişaf şayanı memnuniyet bir halde devam ediyor.
 
Tabiatın bu havaliye bahşettiği pek yüksek feyiz kabiliyetinin inkişafına yegane amil Sahil Demiryolu olmuştur. Hattın bir metre uzamasının memleket hesabına büyük bir menfaat kaydedeceği şüphe göstermez bir hakikattir.
 
Ticaret Odasının ve alakadarlarının verdiği malumata nazaran Terme’nin senevi hasılat miktarı şudur;
 
         1.000 Ton Pirinç
        10.000         Ton Mısır
         1.500 Ton Fasulye
            500 Ton Muhtelif
        13.000 Ton TOPLAM
 
Çarşamba kazasının senelik hasılatı da 50.000 tonu mütecavizdir. Fakat istihsalatın mahreç yolu yalnız Sahil Hattı değildir. Terme kasabası sahile pek yakın olduğundan nakliyat Terme Çayı vasıtası ile denizden yapılmakta ve pek yakın olan Ünye istikametine de ihraç edilmektedir.
 
AHALİ GAZETESİ
11 Temmuz 1932
Sayı: 562

 


5 Aralık 2006 Salı

ÇAKIROĞLU Ailesi ile İlgili Tarihi Kaynaklardan Bazıları...


Resim Rize’de düşmana karşı teşkilatlanmaya çalışan grup içinde bulunan Çakıroğlu Miktat Ağa (resimde 6 numarada işaretlenmiş) ve Saraloğlu Hasan Efendi (resimde 7 numarada işaretlenmiş), Hacı Kemal Zırh (resimde 1 numarada işaretlenmiş)
Fatih Sultan Kar koleksiyonundan

Akkoyunlu İmparatorluğu'nun 1471 Otlukbeli savaşı ile Osmanlılara yenilmesi sonucu Doğu Anadolu'daki hakimiyeti zayıflamış ve Şah İsmail'in kurduğu Safevi Devletinin Doğu Anadolu'ya, İran ve Kafkasya'ya hakim olmaya başlaması üzerine Akkoyunluların bu bölgelerdeki toprakları elden gitmeye başlar. Ancak Safevilerin yaydığı ve zorladığı Şiilik akımı bazı Akkoyunlu aşiretlerinde taraftar bulmaz. Bunun sonucu Akkoyunluların bu boyları yeni fethedilen Doğu Karadeniz'deki Osmanlı topraklarına yerleşmeye başlarlar. Bunlara daha önce buralarda yaşayan akrabaları da yardımcı olur. Bu doğrultuda Çakıroğulları, Dervişoğulları gibi aileler öncelikle Ordu ve Giresun'a yerleşirler. Buralardan genişleyerek Trabzon ve Of'a kadar geçerler ve buralarda etkin olmaya başlarlar.

Bir kaynakta Çakırzade-Çakıroğlu diye anılan bir ailenin 18. yy'da Rize ve Hopa'ya kadar yayıldığını, bu ailenin Osmanlılarca Rütbe ve nişan sahibi olduğunu ve Trabzon ile Gümüşhane'nin ileri gelen ailelerinden olduğunu yazar.(40. A.Günger Üçüncüoğlu, T.S. Günümüze Trabzon-Gümüşhane, Trabzon, 2002, S.371-372.)

Başka bir kaynakta Çakıroğlu Pir Kadem Kethüda'nın adı geçmekte olup, onun yönetiminde bulunan bölük veya divan 6(altı) köyden müteşekkildi. Ordu'da bulunan ve 1455 yılında tarihlenen bu köyler Meliklü(40 hane), Gedüklü(8 hane), Sayha(7 hane), Çukurköy(8 hane), Akköy(9 hane) ve Küre(11 hane) köyleriydi. Bunların baba adları da Türk olup, 1455 tarihli Ordu yöresi ile ilgili Tahrir Defterinde belirtilmektedir.(41 Bahaeddin Yediyıldız, Ünal Üstün, "Ordu Yöresi Tarihinin Kaynakları", Ankara, 1992, S.XXII)

Haşim Albayrak, Tarih Boyunca Doğu Karadeniz'de Etnik Yapılanmalar ve Pontus, Gen. II.Baskı, S.124-125.
(...)

CAFER VELİOĞLU’NUN MUHACİRLİK ANILARINDAN DERLENENLER[1]
Ruslar, Of’u dört bir yandan kuşatmıştı. Doğudan düzenli Rus birlikleri Of’a, Kono’ya, Kelali Tepelerine, Kalapotamos’a sürekli saldırıyordu. Bir türlü Of’u düşüremiyorlardı. Denizden donanmalarını getirip Of’u, Of’un denize bakan köylerinin yamaçlarını sürekli bombardımana tutmuştu. Hatta en büyük zırhlı gemileri Kraliçe Mariya’yı bile Of kıyılarına getirip Cos Dağı’nın eteklerini vurduruyordu. Of direniyordu. Oflu direniyordu. Of düşmüyordu. Ruslar bu kez Erzurum-Bayburt yönünden kuvvet sevk edip güneyden Of’a sarkmaya başlamışlardı. Yine de Of’u işgal edemeyeceklerini anlayınca Sürmene kıyılarına donanma ile çıkarma yaptılar. Böylelikle Of’u dört bir yandan kuşatmak üzereydiler. Artık yapabilecek bir şey yoktu. Rusların Of’u dört bir yandan çembere alacağı anlaşılınca askerlerimiz, çetelerimiz ve halkımız çember kapanmadan bölgeyi terk etmeye başlarlar.
(...) 
Gece gündüz yola devam etmeye başladık. Öbür günün sabahı Şarlı (Çarşıbaşı)’ya girdik. Şarlı’nın deniz kıyısında askeri divanı harp kararıyla, üç asker kaçağının idam sehpalarında asıldıklarını gördük. Şarlı’nın önünden geçen Rus donanması idam edilmiş askerleri görünce, burada askeri birlikler vardır zannıyla denizden bombardımana başladılar. Önümde köyümüzden Taboğlu Halit bir şarapnel isabetiyle şehit oldu. Ve orda kadın-erkek çok kimse yaralandı ve şehit düştü. Yollarına devam eden muhacirlere dokunmadılar. Şarlı’yı geçerek yolumuza devam ettik. Haşud Deresi’ni geçtik, peşimizden bizim ordu ve başıbozuk çetelerde dereyi geçtiler. Daha sonra Haşud Deresi’ne dayanan Moskof ordusu dereyi geçemedi ve orada çarpışmaya başladılar. Bu günlerde bazı sebeplerden dolayı Avni Paşa sahil kumandanlığından alınarak Sivas Sevkiyat-ı Umumi Reisliği’ne tayin edilerek sahil komutanlığı Vehip Paşa’nın uhdesine geçti. Vehip Paşa Giresun’un üzerinde kalan Suşehri’ne karargahını kurdu. Paşa Ordu ve Giresun’daki askeri birlikleri sık sık kontrol etmeye başladı ve direktifler vermeye başladı. Ateş hattında askerlere ve Oflu başıbozuk çetelere verdiği nutku yazmadan geçemiyeceğim.

“Asker evlatlarım, Oflu çetelerim, sizi bağrıma basarım. Bu dereyi takip eden hat üzerinde ölmek var geri dönmek yok, Cenab-ı Hak hepimizin yardımcısı olsun”

Her gittiğimiz şehirde cephelerden gelen haberleri ve ajansları alır okur ve saklardım. Çarşamba’ya gittiğimiz zaman göçlerini götüren muhacirler Jandarmalar tarafından göçlerinin başından alınarak askere sevk ediliyorlardı. Bu muhacirlerin askere alınmaması için Oflu muhacirlerden Şamlıoğlu Mevlüt Efendi Zât-ı Şahane’ye bir telgraf çekiyor. Mealini aşağıda okuyunuz:

“Muhacir kullarınız askere sevk ediliyor. Göçlerini yerleştirinceye kadar müsaadeyi devletlerinizi rica ediyorlar.” Bu telgraf Zât-ı Şahane’ye acele olarak çekilmişti. O gün Padişah Vahdettin’den alınan cevabı aşağıda okuyunuz:

“Muhacir kullarıma Selâm-ı Şahâne’mi tebliğ ediniz. Göçlerini yerleştirinceye kadar müsaade buyurduğum SamsunBafraÇarşamba, Terme askerlik şubelerine emir verilmiştir.” Bu emir üzerine sevk edilen muhacir askerler tekrar göçlerinin başlarına geri gönderildiler. Ve bütün muhacir kafileleri Çarşamba’da toplandılar. Daha sonra, Muhacirleri Çarşamba’nın köylerine iskan ettirmek üzere Kaymakam ve Jandarma Komutanı harekete geçtiler. Çakıroğlu İsmail Ağa’yı ve bütün avenesi, akrabasıyla dağ köylerinden Kapıkaya isimli Rum ve Ermeni köylerinde iskan ettirdiler. Bizi de Nuhoğlu Gençağa, Balaşoğlu Davut ve Sabit Efendi, babam Aslan Ağa ve amcam Dursun, Kapıkaya’ya yakın Ermeni köyü olan Tekfur köyüne yerleştirildik.

30, 31, 32 seneleri (Rumi) Türklerin en buhranlı yıllarıydı. Oturduğumuz köyler, Rum ve Ermeni köyleri idi. Rum eşkıyası yani Pontusçular arasında Ermenilerde bulunmakta idi. Gizli olarak Ermenilerin Türklere karşı çeteleri de bulunmakta idi. Bu Ermeni çetelerinin muhtelif isimleri; Hınçaklar, Taşnaklar, Hemazaseb çeteleri Rum çeteleriyle hemfikir idiler.

Eşkiyalar dağ köylerinde ki ormanlarda ve mağaralarda saklanıyorlardı. Fırsat buldukça köyleri basıyorlar ellerinden gelen her fenalığı yapıyorlardı. Oflu muhacirler arasında serdarlığı ile meşhur Çakıroğlu İsmail Ağa’yı önce avenesi ile birlikte Ruslara karşı büyük bir mücadele verdiğini ve çarpışarak Haşud Deresi’ne kadar dövüşerek geldiğini haber alan Çarşamba Kaymakamı ve Samsun Valisi Pontusçu Rumların tutulması ve elebaşlarının hükümete teslim edilmeleri için Samsun, Bafra, Çarşamba, Terme havalisinin ıslahatı ve Pontusçulardan temizlenmesi için Çakırzade İsmail Ağa’yı Çarşamba Kaymakamı ve Samsun Valisi tarafından çete başı olarak tayin ettiler.

Mahiyetindeki akrabasının bütün delikanlısını tertipleyerek ve Çarşamba’ya yerleşen bütün Oflu muhacirlerin takip işinden iyi anlayan ve gözü açıklarını toplayarak çetesini kuvvetli ve faal bir duruma çıkardı. Sürmeneli olup çok eskiden Çarşamba’nın dağ köylerinden Ayvacık köyüne yerleşen Keskinoğullarından Mutsan, Ali pehlivan ve Kör Mehmet isimli bu üç kardeş de İsmail Ağa’nın çetesine dahil olmuşlardı. Bunlar Çarşamba ve Terme muhitlerini çok iyi bilen cesur ve atak delikanlılardan idiler. Çeteler faaliyete başlayarak Çarşamba ve Terme’nin dağ köylerini, gruplar halinde taramaya başladılar. Yakalanan Rumlar, Çarşamba Jandarma Komutanlığı vasıtasıyla Samsun Jandarma Komutanlığı’na gönderiliyorlardı.

Çarşamba ile Samsun arasında Rumlarla İsmail Ağa çetelerinin çarpışmalarında Çakıroğullarından Müslim vuruluyor. Çetelerden ismini hatırlayamadığım bir iki kişi daha şehit düşüyor. Rum çetelerden çok sayıda vurulan ve yakalananlar oldu. Bu arada Çarşamba da tutunamayan Rum eşkıyası Samsun, Bafra ve Havza’daki eşkıya arkadaşlar ile teşriki mesai kurmaya başladılar. Daha sonra Türk ve Rum çeteleri tamamen karşı karşıya geldiler. Şiddetli çarpışmaya başladılar. Rumların saklandıkları mağara ve mahzenler tek tek bulunuyordu. Rumların durumu çok kötü olmuş, bir taraftan vuruluyor, bir taraftan da yakalanıyorlardı.

1332 senesinin sonları idi, Rumların Samsun’da bulunan en nüfuzlu adamları olan Metropolit vekilini bularak yalan bir iftira ile İsmail Ağa’yı suçlandırmak üzere Valiye ve Samsun’daki askeri kumandan Rafet Paşa’ya çıktılar. Şöyle bir şikayette bulundular: Güya İsmail Ağa çeteleri bu nam altında bir takım köyler soyuluyor. Bunun üzerine İsmail Ağa Samsun’da gözaltına alınıyor. O zamanlarda Çakırzade Rüstem Ağa’da Çarşamba’da merkezde oturuyordu. İsmail Ağa’nın alınmasından kederlenen Rüstem Ağa mahzun bir vaziyette otururken, Batumlu Gürcü Sancakbeyzade Aslan Bey de orada bulunuyordu. Rüstem Ağa’ya hitaben “neden kederli duruyorsun, sen bir Çakırzade’sin küpe düşmüş ise kulak yerindedir. Kederlenme, merak etme İsmail Ağa’nın masumiyeti mutlaka tebellüğ edecektir. Bizim memleketimiz Batum’da 93 muharebesinden bu yana Moskof çizmesi altında çiğnenmektedir. Batum’daki ecdadımız 93’den evvel her sene Ruslara karşı komiteler halinde mücadele ederdik pund (karışıklıklar)lar çıkarırdır. Bundan dolayıdır ki Batum da Sancakbeyler diye anılırdık.

Rüstem Ağa ve Sancakbeyzade Aslan Bey ve yine Gürcülerin nüfuzlu ailelerinden Hacıpaşanın oğlu Aslan Ağa, Dilber Ağa, hep birlikte Çarşamba Kaymakamı da beraberlerinde olmak üzere Samsun Valisi ile temasa geçerek İsmail Ağa’nın suçsuz olduğunu kabul ettirdiler. İsmail Ağa serbest bırakıldı. Ve İsmail Ağa oturduğu Kapıkaya Rum köyünde akrabası ile birlikte istirahata geçti. Bir iki gün sonra bir gecede İsmail Ağa’nın bulunduğu Kapıkaya köyü Rumlar tarafından ablukaya alındı ve sabaha kadar karşılıklı çatışma devam etti. Ve sabaha doğru Rumlar beş kayıp vererek dağılmak zorunda kaldılar.

Birkaç gün sonra bütün muhacirler Çarşamba’ya indik. Çakıroğulları orada kaldılar, biz Samsun’a doğru hareket ettik. Oradan da Havza’ya geçtik. Havza Kaymakamlığı vasıtasıyla bizi dağ köylerinden Kidirli’ye verdiler. Bu köyde babam, ben ve birkaç arkadaşı ile beraber kaldık. Şamlıoğlu Mehmet Efeni, Mevlüt Efendi, Seher Efendi merkezde kaldılar. Nuhoğlu Gençağa ve Balaşoğlu Sabit Efendi, Havza’nın ılıca köyüne yerleştirildi. Tiryakioğlu Tayyip Ağa’da Ereli köyüne yerleştirildi. Dursun usta Salarıç köyüne yerleştirildi.

1333 senesinden itibaren Kidirli köyünde gördüklerim ve şahit olduğum bazı acı hadiseler:

Muhacirlik zamanlarında Bafra, Çarşamba, Havza, Samsun, Kavak havalisinde birçok olaylara bizzat şahit oldum. Ve bazı birçok olayları da nakledenlerden işittim. Her gün Havza, Kavak, Samsun ve Bafra arasında Rumlar tarafından yapılan katilâne ve câniyane hareketler, yol kesmeler ve soygunlar. Muhacirlerden Sabit Efendi, Nuhoğlu Gençağa ve amcam Dursun usta, Samsun’a mal almak üzere giderken Kavak kazasının üstündeki Hacılar dağında Rum eşkıyaları tarafından yolları kesiliyor. Sabit Efendi, Gençağa ve amcam Dursun usta soyuluyorlar. Muhacirlerden isimlerini bilmediğim üç kişi orada katlediliyorlar. Tam bu sırada Jandarma takip kuvvetlerinin haber alması üzerine anında olay yerine geliyorlar. Orada bulunan muhacirler Rumlarım elinden kurtarılıyor.

Samsun’da Ermeni Anton Paşa isminde bir çetebaşı, mahiyetinde Pontus hareketinin elebaşıları ile gizli çalışmalar içinde idi. Bafra’da Nebiyen (dağ köyü) ve Kuşbokunda (kayalık, sarp ve taşlı dağ köyü) barınan Rum ve Ermeniler, Kısabacaklar, Taşçıoğlu, Savalar, Havza’nın Kidirli nahiyesine bağlı Kopçidağlılar gibi yerlerde barınmaktaydılar.

Rum Avrak hocalar, Koçoğlu köyünden Yuan Efendiler ve şehirli Simyon ağanın oğulları. Yine Kidirliye bağlı Domuzalandan Kostantin ve Sozari ağalar. Rum köyü Elmalıcadan Kırbıyık ve oğlu Anesti çavuşlar. Kavak Çüğürtlü köyünden Totos ve oğlu Kostalar. Yukarıda yazılan şahısların hepsi birer çete başı idiler ve mahiyetlerinde iki yüz ila üç yüz kişilik kuvvetleri vardı.

Bafra ve Havza’dan Tavşan Dağı’na uzanan mesafe arasında, Nebiyen, Kuşboku ve Tavşan dağlarında, Pontus hareketinin bütün elemanları barınıyorlardı. Yiyecek ve içeceklerini, Kuşbokundaki Cenevizlerden veya Etilerden kaldığı sanılan mağaralardaki mahzenlerde sakladıkları gibi buralar Pontusçu Rum ve onlarla beraber olan eşkiyalar için barınılacak çok önemli ve müsait yerlerdi. Bu mağara ve mahzenler, Vezirköprü’den Bafra’ya kadar Kızılırmak kıyılarının her iki tarafı da uçurumlu ve sarp kayalıklardan müteşekkil idi.

Köprülü Mehmet Paşa’nın sadrazamlığı zamanında Vezirköprü’den Bafra’ya kadar uzanan Kızılırmak’ın taşlık, sarp kayalı kıyılarından Bafra’ya kadar yaya yolu, yani patika yol yaptırdığı rivayet edilmektedir. O günlerde Rum Pontus çeteleri Engiz kıyısında Rusların gelen motorlarından silah ve cephane yardımı alırlardı.

Yine o günlerde kaymakam, Jandarma komutanlığının emri ile her köye muhacirlerden kendi silahlarıyla beraber bir veya ikişer bekçi tayin edildi. Bu bekçilerin ücretleri o civardaki köylüler tarafından ödenmekte ide. Herhangi bir baskın anında hangi köye Rumlar tarafından tecavüzde bulunulursa, civar köylerdeki bütün bekçiler tecavüze uğrayan köye gidecekler, bir taraftan da en yakın karakol ve Jandarma kumandanlığına haber vereceklerdi. Kidirli’deki Çakıralan köyü bekçisi Hopalı Mahmut’u, gece yarısı vazifede iken Rumların pususuna düşmüş ve teslim ol çağrılarına ateş ederek cevap vermişti. Fakat çemberi Rumlar tarafından esir edildi. Daha sonra bizim bulunduğumuz köyün yakınlarında köyün bekçisi Rum eşkıyalar tarafından vurulmuş olarak bulundu. Bundan anlaşılıyor ki canlı olarak yakalanarak, daha sonra bizim köyün yakınında katledildi. Beş gün sonra da aynı köyde oturan ve nahiyenin en nüfuzlu adamlarından olan, İhsan Ağa’yı da gece yarısı yakalayarak kurşuna dizdiler.

Ve yine nahiyenin ileri gelenlerinden Molla Osman’ı da kalleşlikle vurdular. Molla Osman’ı Rumlar daha önce bir düğüne davet etmişlerdi. Davete icabet eden korkusuz Molla Osman düğün anında tam bir kalleşlikle Rumlar tarafından vuruldu. Ve atını da aldılar. O zamanda Molla Osman’ın kır atının ayarında başka bir at yoktu. Molla Osman’ın kır atı Kopçidağlı çetebaşı Pivasilin altında görülmeye başlandı. Köylerde bulunan muhacir bekçiler, Çakıralanlı İhsan Ağa’nın, Hopalı Mahmut’un , Molla Osman’ın vurulduğundan dolayı kinleri arttı. Ve Koçoğlu Rum köyünün yanın başındaki Tahna denilen Rum köyünde barınan Rum eşkıyalarını Jandarma yardımıyla bir gece yarısı abluka altına aldılar. Teslim olmaları konusunda çağrıda bulundular.

Eşkıyalarda teslim olmuyoruz diye cevap verdiler. Daha sonra başlayan müsademe dört saat kadar devam etti. Jandarma ve bekçiler gittikçe Rum çemberini iyice daralttılar. Rumlarda zaman kazanmak için uğraşıyorlar ve sabahın ilk ışıklarından evvel çemberden kurtulmak istiyorlardı. Köy kendi köyleri olduğu için çıkış yollarını çok iyi bildikleri için en münasip bir yerden çemberi yararak çıktılar. Fakat bu yarma hareketini yaparken çok ağır kayıplar verdiler. Yine o günlerde Samsun ve havalisinde hüküm süren HavzaÇarşambaSamsun’daki Rum ve Ermeni çetelerinin en nüfuzlusu Anton Paşa yakalanarak ailesiyle birlikte öldürüldü. Türk çeteleri de aşağıdaki şiiri Anton Paşa için vurulduğunu duyduklarından sonra söylemeye başladılar.

Kargalar konar ceviz dalına
Kimse bakmaz Anton Paşanın haline
Bakla kadar kurşun okudu canına
Atladı meydana Samsun benimdir hey hey...

Yine bu günlerde Rumlar, Bafra’nın Çaşur köyünü gece yarısı ablukaya alarak ateşe verdiler. Rumlar bu arada köyün etrafını da çevirdiler. Durumu haber alan Jandarma kuvvetleri ancak köyün yarısın kurtarabildiler. Hınçaklar, Taşnak ve Hemazaset çeteleri ile diğer Rum çeteleri Bafra ve havalisinde tecavüzlerini arttırmaya başlıyorlar. Vezirköprü ve Havza arasında Rum çeteleri ile muhacirler arasında çıkan çatışmada muhacirlerden iki kadın ile bir erkek vuruluyor, Rumlardan ise daha fazla vurulan oluyor. Muhacirlerden vurulanlar ikamet ettikleri köye getirilerek defnedildiler. Rumlardan vurulanlar ise hangi köyden oldukları tespit edildi ve yapılan muayenelerden sonra cesetlerinin oldukları yerde bırakılmasına karar verildi.

Zamanla Rum çeteleri tecavüzlerini daha da arttırarak Havza ve Bafra ile bütün köylerinde zalimce hareketlere giriştiler. Rumların bu katilane ve gaddarca hareketlerinin neticesinde, Samsun’dan Bafra’ya gelen Nizamiye Taburu dağlık bölgelerdeki Nebiyen ve Kuşboku ve yanan Çaşur köyünün dağlarını tarayarak gelen tabur komutanı Kidirli’ye bağlı Domuzalan köyüne akşamüzeri gelen nizamiye taburuna Rum çeteleri pusu kurdular. Taburun önünden giden gözcülere gece parola soran Rumlara ateşle karşılık veriliyor. Çıkan çatışmada bölük komutanı Yüzbaşı Avni Bey alnından vuruluyor. Bir onbaşı ile iki neferde vuruluyor ve şehit sayısı dörde çıkıyor. Rumların çetebaşılarından beş kişi vuruluyor. Şehit olan yüzbaşı, onbaşı ve iki neferin naaşları nahiyeye getirildiler. Sabahtan sonra yapılan askeri bir törenle toprağa verildiler. Tabur komutanı erkanıyla birlikte Mahbuboğlu Ömer Ağa’nın evinde misafir edildiler. Askerlerde köydeki evlere dağıtılarak misafir edildiler. Nahiyede iki gün kaldıktan sonra tekrar Rum çeteleri yakalamak için havaliyi taramaya başladılar. On beş gün sonra da bütün Rum çeteleri hükümetin affıyla teslim oluyorlardı.

KAYNAKÇA:
Hayrat Alano köyünden Cafer Velioğlu’nun torunu Cafer Velioğlu’na anlattığı ve yazdırdığı bilgilerden derlenmiştir.
Haşim Albayrak, 1.Dünya Savaşında Doğu Karadeniz Muharebesi ve OF DİRENİŞİ, Yasevi Yayıncılık, Haziran, 2004, İstanbul, 1.Baskı, S.216-225
Çakıroğlu aile lakaplı Ali oğlu 1298 H. Akçaabat doğumlu Hasan; Trabzon Askerlik Şubesi’nden er olarak katıldığı Şark (Kafkas) Cephesi Savaşlarında 13.11.1915 tarihinde Hopa’da şehit düşmüştür.[1]
Şehitlerimiz, (Albüm) T.C.Milli Savunma Bakanlığı, Ankara 1998, 5. cilt.s.34
Haşim Albayrak, 1.Dünya Savaşında Doğu Karadeniz Muharebesi ve OF DİRENİŞİ, Yasevi Yayıncılık, Haziran, 2004, İstanbul, 1.Baskı, S.260

13 Haziran 2006 Salı

Kültür ve Tabiat Varlıkları-Terme


TARİHÇESİ
 M. Ö. VII. yy.da kurulmuştur. Karadeniz sahilinde, Amisos, Sinop gibi büyük şehirler arasında Termisus’da (Terme) bulunuyordu. Burayı meşhur amazonların başkent olarak kullanmış olmaları kuvvetle muhtemeldir. Çarşamba’nın Şeyh Güven, Karaoğlan camilerinin eski beratları Terme adına okunmaktadır. İlçenin güneyinde Kuşcuğaz (Sarıhasan) köyünde, Karpu Kalesi denilen yerde kapı, merdiven izleri ile ilgili taş örgüler vardır.
Terme ve çevresinde yapılan yüzey araştırmalarında höyük, tümülüs veya yerleşim yeri olarak tespit edilmiş herhangi bir yer yoktur. Terme deyince akla AMAZONLAR gelir. Amazonlar, çok eski çağlardan bu yana bir çok bilim adamının ilgisini çekmiş, sanatçılara esin kaynağı olmuş, efsanevi savaşçı kadınlar topluluğudur. Homeros onlardan “Erkek gibi Amazonlar” diye söz eder.
Amazonlar konusunda anlatılanlar M.Ö. 20.-12. yy.lar arasını kapsar. Kaynaklara göre bu savaşçı kadınlar, savaş tanrısı Ares’le Harmonia’nın (yada Afrodit’in) kızlarıdır. Bunlar at üstünde savaşır, ok ve yay dışında, “Labyrs” denen iki ağızlı balta kullanır. Bu baltaya hem Girit, hem de Hitit kabartmalarında rastlanır. Amazonlarla Hititler aynı bölgede yaşamıştır. Bu yüzden kimi bilim adamları, Amazonların Anadolu topraklarında bir Hitit kalıntısı yada Hititlerle ilgili bir anı olduğunu öne sürmüşlerdir. Halikarnas Balıkçısı, Anadolu Efsaneleri adlı eserinde, Amazonların Hitit savaşçı kadın papazlarından olduğu görüşü üzerinde durur.
Kimi kayıtlara göre Amazonlar, uzun saçlı İskit savaşçılarıdır. Yenilmez ve güçlü oluşları bundandır.
Amazonların yurtları ile ilgili bilgilerde çelişkilidir. Genellikle Karadeniz’de Thermodan (Terme) çayının kıyısında Themiskyra kentini kurdukları ve orada yaşadıkları anlatılır. Bazı kaynaklar da onları Kafkas eteklerine, Trakya’ya yada Güney İskitya’ya Tuna ağzına yerleştirirler. Anadolu’nun hemen her yerinde adlarına rastlanması bu ikinci kaynağı zayıflatır.

KÜLTÜR VE TABİAT VARLIKLARI

SİMENİT GÖLLERİ : Terme tarafından denize akan bir çayın, arazinin çok düz olmasından dolayı denize dökülmeden önce geniş bir alana yayıldığı, iç içe göller oluşturduğu görülmektedir. Bir tarafından da denize bitişik olan bu geniş göl alanının büyük bir kısmı sazlıktır. Milli Parklar Genel Müdürlüğünce “Yaban Hayatı Koruma Sahası” olarak belirlenen göller derin değildir, dibi çamurludur, bazı bölümlerinde sandalla gezilmektedir.

DİNİ VE KÜLTÜREL YAPILAR

PAZAR CAMİİ : Fenk mahallesi, Hamam sokaktadır. Bahçe içerisinde, dikdörtgen planlı, tek katlı ahşap malzeme ile yapılmıştır. Çatılı ve kiremitle örtülüdür. Çatıyı iç mekanda ahşap direkler taşımaktadır. Kitabesi olmadığından yapım tarihi belli değildir. Geç dönem Osmanlı yapısıdır. 20. yy. başlarında esaslı bir onarım görmüş, iç mekan genişletilmiş, minaresi yenilenmiştir.
YUKARI SÖĞÜTLÜ CAMİİ : Yukarı Söğütlü köyünde, büyük bir mezarlığın içerisindedir. Dikdörtgen planlı, tek katlı, ahşap malzemelidir. Oldukça basık, kırma çatılı ve kiremitle örtülüdür. Son cemaat yeri camiyi üç yönden çevrelemektedir. Giriş kapısı oyma tekniğinde geometrik süslemelidir. Son cemaat yerini taşıyan ahşap sütunların, ahşap kirişleri, aşı boyası ile boyanmış, oyma tekniği ile yapılmış gösterişli, geometrik bezemeye sahiptir. Bu direkleri destekleyen kalaslar tüm revaklarda aşı boyası ile ayetler yazılarak değerlendirilmiştir. Caminin batı duvarında kazıma tekniği ile yazılmış “Çavuşoğlu köyü halkı ve (yan, beyan eder. 1112 sene fi Şaban (M. l7l6)” yazılıdır. Caminin yapımı bu tarihlerde olabilir.
AŞAĞI SÖĞÜTLÜ CAMİİ : Aşağı Söğütlü köyü içerisindedir. İki katlı olup tamamen ahşap malzemeden yapılmıştır. Kuzey cephede son cemaat yeri, kuzey-batı köşede ahşap (dışı çimento ile kaplanmış) minaresi vardır. Dikdörtgen planlı, kırma çatılı ve alaturka kiremitle kaplıdır. Kitabesi yoktur. 19. yy.da yapıldığı tahmin edilmektedir. İçte kirişlerde ve mahfil kenarlarında oyma tekniğinde yapılmış geometrik motifler yer almaktadır.
CÜNEYD-İ BAĞDADİ TÜRBESİ : Cini Bağdad adı ile de tanınır. Dibekli köyündedir. Biri yukarıda, diğeri aşağı düzlükte iki adet türbe vardır. Yapı olarak basittir. Sanatsal değeri yoktur. Türbe ile ilgili söylenti şöyledir;
İslam ordularıyla Samsun önlerine gelen Cüneyd adlı yiğit, düzlükte savaşırken kolunun yitirir. Savaşa savaşa bir tepede şehit düşer. Kolunun ve bedeninin düştüğü yerlere birer türbe yapılır. Daha sonra kol gövdenin yanına gömülür ama ertesi gün kolun eski yerine döndüğü görülür.
Türbede yatan şahıs hakkında değişik görüşler vardır. Bunlardan önemlisi, Cüneyd-i Bağdadi Hazretleridir ki, bu şahsın mezarının Irak’ta olduğu bilinmektedir. Bir görüş de, Bağdadi Haydar adlı bir emir olduğudur ki, Cüneyd-i Bağdadi’nin kelime anlamının Bağdatlı asker olduğu, askerin adının ise Haydar olduğu diğer ve türbe ve mezarlardaki şahısların Haydar’ın askerleri olduğu bir savaş esnasında şehit oldukları yolundadır.
En uygun görüş ise bu şahsın Canik Emiri Cüneyd Bey olduğudur. Cüneyd Bey Selçuklu soyundan olup, Kubadoğlu sülalesindendir ve dönemin Samsun hakimidir. Şehzade Çelebi Mehmet’in tekrar Osmanlı hükümdarlığını kurduğu sırada Cüneyd Bey’in serbest kalmasına izin vermiş fakat daha sonra Amasya Valisi Hamza Bey üzerine gönderilerek büyük mücadeleler yaşanmış, Cüneyd Bey sığındığı Terme dağlarında öldürülmüş ve oraya gömülmüştür. Diğer mezarlar ise Cüneyd Bey’in askerleridir. Türbede dokuz metre uzunluğunda sanduka vardır.
Türbe bugün bir adak ve ziyaret yeridir. İnanışa göre dileği olanlar türbeyi bir kez daha ziyaret etmek zorundadırlar.