29 Kasım 2007 Perşembe

Samsun



Samsunluların yazlıklarının bulunduğu 30 km’lik Motasyon’dan şehre giriyoruz. Düne kadar denize girmek kirlilik nedenleriyle yasaklanmıştı. Ama ne mutlu ki, kanalizasyon sorunu çözüldü ve artık bu upuzun kumsalın hemen her yerinden denize girilebiliyor.

Karadeniz turunda konaklamak için en uygun yerlerden biri Samsun. kaliteli oteller çok. İyi lokantalar da bulacaksınız.

Samsun; iç bölgelere olan karayolu, trenyolu ve havayolu bağlantıları ile Karadeniz Bölgesi’nin ana kapısı ve en önemli liman kenti. Ticaret, sağlık, eğitim ve eğlence açısından bölgenin bir çok yükünü sırtlanmış durumda. Tüm bu nedenlerden önümüzde, yorgun ve karışık bir Samsun duruyor. Evin tüm yükünü sırtlanmış ağabey gibi.

Bir Miletos kolonisi olarak kurulan Amisos, zaman içinde bir çok uygarlığı barındırdıktan sonra Samsun olarak 1869 yılında çıkan yangınla tamamen yanar ve bir Fransız mimar tarafından yeniden planlanır. Samsun, sahil kenti olmasına rağmen kıyıda yer alan resmi ve özel kuruluşlar nedeni ile denizle olan bütün ilişkisi kesilmiş.

Samsunlular denizi ancak fuar alanından görürler, fuar alanının ortasından geçen tren yolu da bu olanağı bölmektedir. Kent merkezinde, çevrede bulunan arkeolojik bölgelerde yapılan kazılardan elde edilen eserlerin sergilendiği Samsun Arkeoloji Müzesi’ni, Atatürk Müzesi’ni ve Etnografya Müzesi’ni gezebilirsiniz. Amisos sikkeleri ve 25 m2 büyüklüğündeki Amisos mozaiği etkileyici. Bu arada Rum’lardan kalma taş yapıları ve İtalyan Katolik kilisesi görülebilir. Gezintiniz arasında Avusturyalı Heinrich Krippel tarafından yapılmış, kaideye atın arka ayakları ve kuyruğu ile oturan Atatürk Heykeli’nin önünde geleneksel Samsun hatırası fotoğrafımızı çektirin.

Samsun’un içinde betondan yeşil görünmüyor ama Karadeniz’in gür ormanları çok kısa mesafede. 40 km uzaklıktaki Nebiyan yaylasına ve 25 km uzaklıktaki Kocadağ’a çıkabiliriz. Akdağ ve Kunduz yaylalarına da.

Samsun’dan Amasya ve Merzifon’a

Karadeniz sahilden ibaret değil elbette. Şimdi içerilere doğru bir geziye çıkalım. Samsun’dan güneye sapıp kıyıdan ayrılalım, yol bizi Kavak, Havza üzerinden Amasya’ya götürecek. Gidişte ya da dönüşte Merzifon’a da uğrayacağız. (Havza ve Merzifon, Ankara ya da İstanbul’dan doğrudan Samsun’a gidişte yol üzerinde konaklama yapılan kentler arasındadır, aynı zamanda)

Havza kaplıcalarıyla tanınan tarihi bir kent. Kaplıca otelleri çok nitelikli değildi ama son yıllarda eli yüzü düzgün oteller hizmete girdi.

Amasya’ya Kavak’tan sonra Ladik yönüne ayrılarak ve Taşova’ya uğrayarak gitmek de mümkün. Gerek Taşova, gerekse yakınlarındaki Borabay Gölü ve Milli Parkı’na çıkabilirsiniz. Yemyeşil orman içindeki bungalowlarda konaklayabileceğinizi ve göl kıyısındaki lokantada balık yiyebileceğinizi hatırlatalım.

Borabay Milli Parkı’na Ladik’i Taşova yönünde 15 km. geçtikten sonra güneye sapıp 3 km. ilerleyerek ulaşıyorsunuz. Geniş bir ormanlık alan olan bu bölge içindeki volkanik krater gölü ile yeryüzü cennetlerinden biri.

Samsun’da Pontus Hazinesi

Samsun kent merkezinde, bir yol genişletme çalışması sırasında, M.Ö. 4. ve 1. yıllar arasında yapılmış mezar odası ortaya çıkarıldı. 5 metre kare planlı odanın tavanı 2.30 m yüksekliğindeydi ve içinde 5 mezar bulunuyordu.

Pontos krallığına mensup üst düzey yöneticiye ait olduğu sanılan aile mezarında büyük bölümü som altın parçalardan oluşan bir hazine saklıydı.

Buluntu büyük heyecan uyandırdı. Samsun Müze müdürü ve araştırmacılarının çalışmaları sonucu, mezarlarda bulunan pişmiş toprak, cam, metal ve mermer eserlerin M.Ö. 4. yüzyıla, altın süs eşyalarının ise M.Ö. 1. yüzyıla ait olduğu anlaşıldı.

Hazine gerek parça sayısı ve gerekse tarihi değeri nedeniyle Cumhuriyet döneminde ortaya çıkarılan en önemli koleksiyon sayılıyor.

Pontos hazinesi, önümüzdeki günlerde Samsun Arkeoloji Müzesi’nde ziyarete açılacak ve büyük bir ilgi uyandıracak.

Tesadüfen ortaya çıkarılan mezar odası ve içinde saklı olan hazine, Samsun’un altında çok önemli bir zenginliğin yattığını da gösteriyor. Bugüne hemen hemen hiç bir kalıntının ulaşmadığı Amisos kenti, Miletoslu denizci ve tüccarların kuruluşuna M.Ö. 7. yüzyılda başladıkları kolonilerden biriydi ve zaman içinde hızla zengileşti. Karadenizin bu kesiminde tek liman oluşu, anadolunun zengin madenlerine ulaşan yolun karadenize açılan kapısında bulunması, kentin hızla zenginleşmesini sağlamıştı. Amisos M.Ö. 370’te Perslerin eline geçti. 334 yılında ise Anadolu’nun İskender imparatorluğunun hakimiyetine girmesinin ardından Pontos Krallığı’na katıldı. Amisos en parlak dönemini Pontos kralı Mithridates Eupator zamanında yaşamış, kültür ve sanat da bu dönemde gelişmiş, antik çağın en gelişmiş sikke darphaneleri, çanak çömlek atölyeleri bu dönemde kurulmuş.

Ortaya çıkarılan Pontos hazinesi, bu zenginliğin ve gelişmişliğin en önemli ipucu sayılıyor.

Bulunan hazinenin sergilenmeye başlamasıyla, Samsun Arkeoloji Müzesi’nin arkeolojik açıdan önemi ve zenginliği de artacak. Samsun Arkeoloji Müzesi’nde halen sergilenmekte olan buluntular arasında Amisas antik kenti nekropolünde 1991 yılında yapılan kazılarda ortaya çıkarılan başka mezarlar ve bu mezarlarda bulunan eserlerle, 1996 yılında yapılan kurtarma kazılarında ele geçen eserler yer alıyor.

Samsun’a yolunuz düşerse eğer Arkeoloji Müzesi’ni mutlaka gezin. Sadece hazineyi görmek için Samsun’a gitmeye bile değer ya!…

Samsun'da Toplum ve Kültür




Toplum açısından Karadeniz’in metropolü sayılabilecek olan Samsun Şehir Merkezi, 20.YY başlarına kadar ciddi bir gayr-i müslim nüfusu barındırmakta idi.Günümüzde Şehir Merkezi nüfusunun büyük kısmını Doğu Karadeniz’den ve şehrin kendi ilçelerinden aldığı göç oluşturmaktadır.Şehir insanları açısından geniş bir yelpazeye sahip olup, en tutucusundan en entellektüeline kadar insanlara rastlamanız mümkündür.

1950-1990 yılları arası ülkemizin gözde şehirlerinden olan Samsun, 90′lı yıllar sonrası gerek belediyelerin ihmalkarlıkları gerek önceki yıllarda aldığı göçlerden dolayı başıboşluk yaşamış, bu başıboşluk şehre özgü olan Samsun Fuarı bitme derecesine getirmiştir ve sonunda kapanmıştır, kapanan tekel fabrikaları ve özelleştirmelerden dolayı, işsizlik had safhada olup 2000 yılı itibari ile Samsun göç veren bir şehir haline gelmiştir.

Kültürel açıdan Samsun, bütün Anadolu şehirlerini yaşadığı sıkıntıları çekmektedir.Uzun yıllar sonra bitirelebilen Atatürk Kültür Merkezi’nin bitirilmesinin gecikmesinin kültürel faaliyetlere uzun bir süre ket vurduğu ve kültür merkezin şu an yeteri kadar aktif olarak kullanılamadığı aşikar bir gerçektir.

Son dönemlerde yerel belediyelerin katkıları ile kültürel faaliyetlerde gözle görülür ilerlemeler kaydedilmiştir.Ulusal bazda yayınlanan Samsun merkezli edebiyat dergisi “Yolcu” buna en güzel örnektir.Bunun yanında İstanbul merkezli ulusal bazda yayın yapan bir çok edebiyat dergisine de içerik sağlanmaktadır.

Samsun’da derin muhabbetlere girebileceğiniz aynı zamanda Yolcu Dergisi’nin gayr-ı resmi merkezi olan Cibran’da Yolcu dergisi editörlerine her daim rastlamanız mümkündür.

Son 2-3 yıla kadar denize küsmüş bir sahil kenti görünümünde olan Samsun; yapılan sahil yolu, Doğu Park, tamamlanmakta olan Batı Park gibi projelerle denizle barışık hale gelmiş ve eşine az rastlanır tesislere kavuşmuştur.

Samsun Dönemsel - Mikro Kredi Yeşeriyor



İzmir’li Arzu Samsun’lu bir hanıma projeyi anlatıyor.


Samsun’un Engiz yereli sakin fakat önemli bir devrime tanık oluyor. TOG’un ilk mikro kredi pilot uygulaması burada 19 Mayıs Üniversitesi öğrencileri tarafından başlatıldı. Şimdiden 65 kişiye 42,000 YTL dağıtıldı. Kredi verilen iş alanları arasında Bilal Bey’in (Sakatlar Federasyonu Başkan Yrd.) iç çamaşır satış tezgâhı ve Özlem Hanım’ın dikiş-nakış dükkânı bulunuyor. Yoksullukla mücadele kapsamında TOG’un başlattığı bu projede gereksinim sahiplerine 100 - 700 YTL kredi veriliyor (fonlama HSBC Bankasından).


Mikro kredi uygulamalarını yerinde görmek için TOG Yönetim Kurulu ve diğer gönüllü arkadaşlarımızla birlikte 13 - 14 Temmuz tarihlerinde Samsun’a uzandık. Nergis’in koordinatörlüğünde yeşeren proje bir açıdan dünyadaki diğer örneklerinden farklılık gösteriyor: tüm ülkelerde kredileri dağıtan ve toplayanlar maaşlı profesyoneller iken Türkiye’de başlattığımız model tamamen gönüllü gençlere dayanıyor

Mikro kredileri alan da veren de özgüvene kavuşmuşlar. Alanlar, onlara güvenildiği ve üretmeye başladıkları için… verenler de sorumluluk geliştirme ve işkolu keşfetme deneyimlerden dolayı (ortada: İbrahim Betil gençlerle dayanışma içinde).

19 Mayıs Üniversitesine birçok ilden gelen genç gönüllüler yakında öğrendiklerini kendi yerellerine taşıyacaklar. Türkiye’de ‘yoksulluğu yok etme savaşı’ Samsun’da başladı ve yol alıyor.
/Ralf Arditti



Ali KARAKAS
Ben de ordaydım. Dönemsel Proje’nin hazırlanışından bitimine kadar. Hatta Mikro Kredi Projesi başladığından beri oradayım. Ralf Bey ile bir kaç ay önce yine Samsun’u ziyaretinde tanışmıştık, hayretler içinde kalmıştım aman tanrım bir insan nasıl bu kadar çok şey bilebilir, nasıl bu kadar çok yer gezebilir diye.. Ama ezikliğim Ralf Bey’in sorduğu bir soruyla az da olsa geçiverdi; proje ortağımız HSBC’nin açılımını sordu (ben zaten ne sorulursa sorulsun ilk bildiğimi söyleyecek kıvamdaydım artık) cevapladım hemen: Hong-Kong Shangai Banking Corporation !!
Ne kadar mutlu olmuştum!

Dönemsel Proje’yi ziyaretleri sırasında yetişkin Toplum Gönüllüleri ile 2 gün boyunca toplantılar, saha ziyaretleri ve değerlendirmeler yaptık.. Onların tecrübelerinden faydalandık.. Karşılıklı öğrenme sürecinde ciddi paylaşımlarda bulunduk..

Ralf Bey, İbrahim Bey ve tüm diğer yetişkin Toplum Gönüllüleri’ne destek ve rehberliklerinden dolayı, Samsunlu Gönüllü arkadaşlarım adına teşekkür ediyorum..

Tinaon
Bu gibi projelerin gerçekleşmesi insana gelecek için umut veriyor. Demek bazı problemleri çözebiliriz. Ali bey, sizin ‘ezikliğiniz’i cok iyi anlıyorum ve bahsettiğiniz hissi paylaşan çok aile efradı var. Mesela, ben kızkardeşi. Ayni şekilde, bir şeyi bilmenin veya Ralf’a öğretmenin mutluluğu’da o derece büyük. Nice başarılı projeler dileğiyle.


Miriam Rodrig-Farhion
Mikro kredi global sorunların en önemlisi olan global yoksuzluğa bir çözüm vermektedir. Tabii ki Samsun’da ki faaliyetlerini hem Türkiye deki kamu oyu hem global kamu oyu - global community - izlemelidir. Böyle bir izlemeye onculuk ettiğin için seni alkışlarım. Bildiğin gibi Muhammad Yunus - mikro krediyi başlatanlardan biri - Nobel ödülünü aldığından beri, birçok büyük finans şirketleri bu alana girmenin yollarını araştırmaktadırlar. Tabii, Yunus’un aksine, bu şirketler girişimlerinde kar etmeyi planlıyorlar. Kamuoyu mikro finansmanı ne kadar desteklerse, finans şirketlerinin kar hırslarını o derecede dizginleyebilir. Bugünkü iletişim ve dijital gelişmeler finans şirketlerinin kamuoyuna hassasiyetlerini artırmaktadır ve bu hassasiyeti arttırmak kamu yararını demokratik yollarla arttırmaktır.

Ali kaptan
Mikro kredi Türk iyede yeni yeni yeşeren bir kavram. İnsanlar bu güne dek sürekli birilerinden medet ummuşlar birileri gelsin benim halimi görsün bana yardım etsin, gıda versin ya da devlet bana hazırca iş versin mantığındaydılar ta ki mikro kredi projeleri bir bir başlayana kadar bugün mikro kredi toplumumuza yavaş yavaş bir değişim başlatıyor insanlar hazırcılıktan ziyade artık ben ne yapabilirim, nasıl üretebilirim sorularını sormaya başlıyorlar ve mikro kredi desteğiyle bu soruların cevaplarını buluyorlar bu gerçekten insanların düşüncelerinde mikro destekle makro bir devrimdir. Çünkü üretmeden asla kazanılamayacağını toplumumuz farkına varmaktadır. Onbeş gün Samsun dönemsel projesinde bulundum gerek saha çalışmalarında gerekse yararlanlardan öğrendiklerimdi bunlar. Mikro bir uyanış yaşanıyor Türk iyede bunun içinde olmak gerçekten harika bir duygu…

multeci
Mikro kredi sadece yoksullukla değil yoksunlukla da mücadele ediyor. Bunu Samsun da anladım. Çünkü gidilen insanların kapısını güler yüzle çalan ve maddiyat dışında yaklaşanların sayısı oldukça az. Gençleri gören aileler birilerinin özelliklerde gençlerin bir şeyler değiştirdiğini iyi görüyor. Umarım Malatya’da da kısa sürede yaygınlaşır. TOG da olmak ve gönüllü olmak gurur verici. Gençleri desteklemek için büyük çaba gösteren her yetişkine teşekkürler…

30 Ekim 2007 Salı

Osmanlı Öncesi Orta Karadeniz Tarihi



İçinde bulunduğumuz 21. Yüzyılın başka bir tanımı da “Bilgi Çağı”dır. Çünkü bu asırda kültür alışverişlerinin ve sosyal değişmelerin hızlandığı apaçık ortadadır. Bu yüzyılda, uluslararası güçler tarafından insanlık tarihinin seyrini değiştirecek politikalar uygulamaya konulmaktadır. Uluslararası güçler, tekellerinde bulunan iletişim araçlarının bütün imkânlarını kullanarak planlarını sinsice dünyaya dikte ettirmeye çalışmaktadırlar. Bu gibi güçler, her yüz yılda böyle entrikaların içinde hep olagelmişlerdir. Bir yandan demokrasi adına bireysel özgürlükler genişletiliyormuş havası verilirken, diğer yandan da yüz yıllardır aynı coğrafyada yaşamış insanlar birbirlerine düşman yapılmaya çalışılmaktadır. Bu çalışmalar, “Yeni Dünya Düzeni” ni uygulamaya koymak için ulus-devlet yapısını bozmaya yönelik hileden başka bir şey değildir.



Türkiye Cumhuriyeti’nin üzerinde bulunduğu coğrafya, stratejik konumu itibariyle yüz yıllardır dünyaya egemen olmak isteyen güçlerin elde etmek istedikleri yerdir. Bu süreçten geçerken, üzerinde yaşadığımız toprakların geçmişi hakkında güvenilir bilgi edinme ihtiyacımız son derece artmıştır. Ayrıca atalarımızın kanlarıyla suladıkları topraklardaki geçmiş tarihlerini bilmek de en doğal hakkımızdır.

Tarihî mirasından habersiz olan insanların, başka toplumların kültüründen etkilenmesi daha çabuk ve kolay olmaktadır. Dolayısıyla bu kültürlerden etkilenen insanlarda iç çatışma ve kimlik bunalımı başlamaktadır.

İşte bu sebeplerden dolayı yapmak istediğimiz; Mesudiyelilerin ataları kimlerdir, nerelerde yaşamışlardır ve özellikle Karadeniz Bölgesi’nin Türkleşmesi ve İslamlaşmasında neler yapmışlardır sorularının cevaplarını bulmaya çalışmaktır.

Samsun’dan Batum’a, oradan Artvin-Bayburt’u içine alacak şekilde Köse Yaylası üzerinden Canik dağları boyunca Samsun’a ulaşan bölge, Doğu Karadeniz bölgesi diye adlandırılmaktadır.[1] Mesudiye’nin de içinde bulunduğu Orta Karadeniz Bölgesi olarak bilinen saha, Ordu’nun doğusundaki Melet çayını içine alarak, aşağı Kızılırmak Havzası’nın batısına kadar uzanır.[2] Mesudiye İlçesi 40-41 derece kuzey enlemleri ile, 37-38 derece doğu boylamları arasında bulunmaktadır.[3]

Eskiçağ Tarihi ve arkeoloji yönünden az araştırılan bölgelerden biri de Karadeniz Bölgesi’dir. Bu durumun en önemli sebebi, bölgenin dağlık bir yapıya sahip olması yanında, sahile bakan topraklarının yılın hemen dört mevsimi yeşil bitki örtüsü ile kaplı olmasıdır.[4] 13. yüzyıldan itibaren seyyah-araştırıcıların ilgi duyduğu Karadeniz Bölgesi’nde bilimsel çalışmalar 19. yüzyılda başlamıştır.

Karadeniz Bölgesi’nin uygarlık açısından en eski tarihinin M.Ö.1.000.000-100.000 yılları arasındaki Alt Paleolitik (Yontma Taş) döneminde başladığı, araştırmalar neticesinde anlaşılmıştır.[5]

Bu bölgede henüz Neolitik (Taş Devri) olabilecek bir yerleşimden söz edilememektedir. Buna karşılık Prof. Dr. Mehmet Özsait ve ekibinin bölgede yaptığı yüzey araştırmalarında Kalkolitik Çağ yerleşmelerine ait bulgular elde edilmiştir. [6]

Ayrıca Ordu ilinin 114 km. güneydoğusunda yer alan, Mesudiye ilçesine bağlı Kale Köy’de[7] Prof. Dr. Mehmet Özsait başkanlığında bir ekip yüzey araştırması yapmış ve sonuçlarını da yayınlamıştır.[8]

M.Ö. II. binin ilk yarısında Anadolu’nun Kızılırmak havalisinde Hitit Krallığı’nın, M.Ö.II. binin sonlarında ise Phryg (Frigya) Devleti’nin ve Doğu Anadolu’da Urartu Devleti’nin kurulduğu bilinmektedir.

M.Ö. IX. yüzyılda Kimmerler Güney Karadeniz kıyılarına yerleşmişlerdir.[9] Daha sonra M.Ö. VII. yüzyılın ortalarına doğru Miletoslular bu bölgeye hakim olmuşlardır.

M.Ö. 750-700 tarihleri arasında Turgay bölgesinden ve Ural nehrinden geçen İskitler (Sakalar); Azak Denizi, Kırım ve Karadeniz’in kuzeyinden Tuna nehrine kadar olan bölgeye hakim olmuşlardır.[10]

Prehistorik (Tarih öncesi) dönemden sonra Doğu Karadeniz bölgesine yerleşen Kimmerler ve İskitler, tarih sahnesinden çekildikten sonra, bunların hakim olduğu sahada Türk kavimleri ortaya çıkmıştır. Gürcistan Tarihi’ndeki kayıttan var oldukları anlaşılan Bunturki ve Kıpçaklar, bölgedeki yer ve topluluk isimlerinden yöreye yerleştikleri düşünülen Halaçlar, Afşarlar ve Yazgurlar İskitlerin yurt tuttukları topraklarda hakimiyet kurmuşlardır.[11]

Karadeniz Bölgesi’nde ilk Yunan Kolonilerinin M.Ö. VII. yüzyıl ya da bu asrın sonlarına doğru kurulmaya başlandığı bilinmektedir. Kaynaklarda Samsun’u kuranların Miletliler veya Asyalı bir kavim olan Foçalılar, hatta Atina muhacirleri olduğu yolunda görüşler mevcuttur.[12]

İlkçağlarda bölgeyi hakimiyeti altına almış olan Pers İmparatorluğu’nun gücünün zirveye çıktığı dönemlerde, bölgeden vergi aldığı ve M.Ö. 480’de Yunanistan seferine çıkan Pers Ordusu’nda bölgede yaşayan topluluklardan oluşan birlikler bulunduğu bilinmektedir.[13]

Buraya kadar Karadeniz Bölgesi’nde yaşayan kavimlere ait bilgileri özetledikten sonra, bu bölgeye gelerek yurt edinmiş olan atalarımıza ait malumatlar verilecektir.

Türkçe konuşan toplulukların Orta Asya’daki asıl anayurdunun neresi olduğu üzerinde birçok fikirler ileri sürülmüştür. Tarihçi Prof. Dr. Faruk SÜMER’in de kabul ettiği gibi, Türklerin anayurdu Abakan, Tuba yörelerini de içine alan Yenisey ırmağı boyları ve ona yakın yörelerdir.[14]

X. yüzyılın ilk çeyreğinde Süd-Kend’de Müslümanlığı kabul etmiş mühim bir Türk topluluğu görülmektedir ki, bunların Oğuzlar olduğu kanaati hakimdir.

Türklerin İslamiyet’e geçişleri Samanlıların Türk bölgelerindeki gayretleri ile olmuştur.[15]

XI. yüzyıldan itibaren kendilerine Türkmen de denilen Oğuzların; Türkiye Türkleri ile İran, Azerbaycan, Irak ve Türkmenistan Türkleri’nin ataları oldukları bilinmektedir. Selçuklu ve Osmanlı Devletlerinin hanedanlarının da onlardan çıktığını hatırlarsak Oğuzların dünya tarihinde büyük roller üstlenmiş bir Türk kavmi olduğu apaçık ortaya çıkmış olur.[16]

Selçuklu Devleti’nin Karadeniz Bölgesi ile ilişkileri, Çağrı Bey’in 1018’de batı seferi ile başlamaktadır. Çağrı Bey’in batı seferi, ilk bakışta Doğu Karadeniz Bölgesi ile alakasız gibi görünse bile, Bizans’ın gücünün ne seviyede olduğunu Selçukluların anlaması bakımından önemlidir. Ayrıca, güneydoğu Karadeniz’de etkili olan Ermenilerin ve Erzurum-Artvin havalisinde etkili olan Gürcülerin ilk defa Selçuklu askerleri ile karşılaşması ve mağlup olmaları, ileride başlayacak olan Oğuz göçleri için çok önemli neticeler ortaya koyacaktır.

Çağrı Bey’in batı seferinden sonra, Karadeniz Bölgesi’ni de kapsamış olan ikinci Selçuklu akını İbrahim Yınal tarafından yapılmıştır. Dandanakan zaferinin (23 Mayıs 1040) sonunda Büyük Selçuklu Devleti’nin kurulmasıyla, Sultan Tuğrul (1040-1063) devrinde Türkmen akınları sona ererek düzenli ordularla bu bölgeye girilmeye başlanmıştır.[17] Daha sonra Malazgirt Savaşı’na kadar olan zaman diliminde; 1047’de Büyük Zab Suyu ve 1054’de Muradiye ve Erciş’in fethi sağlanmıştır. 1057-1063 yılları arasında devamlı olarak Anadolu’ya akınlar düzenlenmiştir. 1064’te Alp Arslan Gürcistan üzerine sefere çıkmıştır. Malazgirt Savaşı öncesindeki son akın olan 1067-1068’deki akınında Trabzon’a kadar ilerleyen Selçuklu Ordusu şehri ele geçirememişse de çok büyük ölçüde tahribatta bulunmuşlardır.

Selçuklu Sultanı Alp Arslan ile Bizans İmparatoru Romanos Diogenes (Romen Diyojen) arasında 26 ağustos 1071 yılında Malazgirt Ovası’nda yapılan savaş sonrasında, Anadolu’nun kapıları sonuna kadar Türklere açılmıştır.[18]

Danişmendliler, Anadolu’nun Türk yurdu haline getirilmesinde emeği geçen beyliklerden biri olup, 1071-1175 yılları arasında Niksar merkez olmak üzere, Orta Karadeniz Bölgesi’nin güney kesimlerine hakim olmuştur.

Emir Danişmend Taylu et-Türkmanî’nin gösterdiği yararlılıktan dolayı, Alp Arslan tarafından Sivas, Niksar, Elbistan ve Malatya kendisine yurt olarak verilmiştir. [19]

II. Kılıç Arslan 1174 tarihinde Danişmendli Beyliği’ni ortadan kaldırmış, 1176’da üzerine yürüyen Bizans İmparatoru Manuel’i Miryakefalon’da mağlup ederek Anadolu’daki siyasi üstünlüğünü herkese kabul ettirmiştir.[20]

Anadolu Selçuklu Devleti XIV. yüzyılın başlarında yıkılmış, 1335 yılında Moğol-İlhanlı devrinin de sona ermesiyle Anadolu Beylikleri dönemi başlamıştır.

İşte bu beyliklerden biri de Hacıemiroğulları Beyliği’dir. Tokat’ın kuzeyi ile Mesudiye, Ordu, Giresun, Samsun’un doğusu ve Trabzon’un batısında hüküm sürmüş, Orta Karadeniz Bölgesi’nin Türkleşmesini ve İslamlaşmasını sağlamış bir beyliktir.[21]

Her ne kadar modern tarihçilerin bu bölgeyi Hacıemiroğulları Beyliği diye isimlendirmişlerse de[22] hüküm sürdükleri topraklar Osmanlı belgelerinde “Vilâyet-i Bayramlu” olarak geçmektedir.[23] Bunun sebebi de, bu toprakların gaza yoluyla Hacı Emir’in babası Bayram Bey tarafından alınmış olmasıdır. O’nun ismi ilk olarak Trabzon kilise tarihçisi Panaretos’un Vakayinâmesi’nde geçmektedir. [24] Bu eserdeki bilgiye göre, Bayram Bey 1313 yılında bir sergiyi[25] basmıştır.

XIV. yüzyılın ilk çeyreğinde de Bayram Bey, Trabzon Krallığı üzerindeki baskısını iyice artırmıştır. Panaretos Bayram Bey’in 1322 yılında Maçka’ya bağlı Hamsiköy’e büyük bir ordu getirdiğini, çatışmalarda çok Türk’ün katledildiğini, çok sayıda Türk atının ganimet olarak alındığını kaydetmektedir.[26] Bayram Bey’in bu tür baskınları, O’nun bir uç beyi olduğunu ortaya koymaktadır. Osmanlılar bu hizmetlerinden dolayı Hacıemiroğulları’nın hükümran olduğu topraklara Vilayet-i Bayramlu demişlerdir.

Orta Karadeniz Bölgesi’nde Niksar merkezli Tacettinoğulları ile Mesudiye Kaleköy’de[27] teşkilatlanan Hacıemiroğulları Çepni Türkmenleridir.[28]

Çepniler Türkiye Türklerinin ataları olan Oğuzlar’ın 24 boyundan biridir. Çepniler’den söz eden en eski kaynak, Kaşgarlı Mahmud’un Divan-ı Lügati’t-Türk (Türk Lehçeleri Sözlüğü) isimli eserdir.[29]

Çepniler, Oğuz Han’ın oğullarından Gök Han’ın dört oğlundan biri olan “Çepni” nin neslinden türemişlerdir. Reşidüddin’e göre Çepni kelimesi, “Yağı (düşman) olan her yerde durmayıp savaşan” manasını taşımaktadır.[30] Çepnilerin ongunu (arması) Reşideddin ve Yazıcıoğlu’na göre “sungur” dur.[31]

XIII. yüz yılda yaşamış olan Hacı Bektâş-ı Velî’nin, Kırşehir’in Suluca Karahöyük (bugünkü Hacı Bektaş ilçesi)’e gelip yerleştiğinde, burada ve çevresinde Çepniler ikamet etmekteydi.[32]

Hacı Bektaşî’nin halifelerinden Sarı Saltuk’un (M.1263-64) maiyyeti olarak Anadolu’dan Dobruca’ya giden, daha sonra Anadolu’ya geri dönen Türkmenlerin içinde Çepniler çoğunluktaydı.[33] A. Zeki Velidi Togan bugün İzmir ve Balıkesir çevresinde bulunan Çepnilerin, Kırım ve Dobruca’dan geri gelen Çepnilerin torunları olduğunu ifade etmektedir. [34]

Trabzon Krallığı’nın Karadeniz sahilinde kontrolleri altında olan en batıdaki yer Limnia (bugünkü Samsun iline bağlı Çarşamba ilçesindeki Taşlıköy olabilir) bölgesidir. Kral III. Aleksios sırasıyla 1351, 1356, 1357, 1361 ve 1369 yıllarında Limnia bölgesine giderek buraları ellerinde tutmaya çalışmıştır. Trabzon kilise tarihçisi Panaretos 19 Aralık 1356 yılında III. Aleksios’la beraber bu bölgeye gittiklerini, Giresun’da Noel orucu tuttuklarını, Yasun Burnu’nda[35] 14 Türk’ü katlettiklerini ve orada şenlik yaptıklarını, Limnia’ya gidip geri dönmelerinin üç ay sürdüğünü kaydetmektedir.[36]

Yasun Burnu’nda katledilen 14 Türk Hacı Emir’in askerleri idi ki, intikam olarak 13 Kasım 1357’de Hacı Bayram Bey’in oğlu Hacı Emir İbrahim Bey Maçka’ya kadar gazaya giderek etrafı tahrip ederek, çok sayıda insan, hayvan ve ganimet ile geri dönmüştü.[37]

Erzincan Bey’i Ahi Ayna Bey, Akkoyunlu Tur Ali Bey, Bayburt Beyi Rikabdar Mehmet Bey ve Bozdoğan Bey 29 Haziran 1348 yılında Türkmen ittifakı oluşturarak Trabzon üzerine akın düzenlemişlerdir. Bu akınların önünü almak için; Trabzon Kralı III. Aleksios kız kardeşini Akkoyunlu Beyi Tur Ali Bey’in oğlu Fahreddin Kutluğ Bey’le, eski Kral Basilious’un (1332-1340) kız kardeşi Theodora’yı da Bayram Bey’in oğlu Hacı Emir İbrahim’le evlendirmiştir.[38]

Trabzon Kralı III. Aleksios 1361 yılında damadı Hacı Emir İbrahim’i ziyarete gelmiş olup, dönüşte Hacı Emir İbrahim Bey Kral’a Giresun’a kadar refakat etmiştir.[39] Bu ziyaretin Hacıemiroğulları Beyliği’nin merkezinde gerçekleştiği hususunda fikir birliği olmasına rağmen; Panaretos’un Halibya[40] (Ünye ve Ordu bölgesi) dediği merkezin bugünkü Ordu iline bağlı Gölköy ilçesi ve Perşembe ilçesine bağlı Bolaman olduğu zannedilse de bizce bu merkez Mesudiye ilçesine bağlı olan Kaleköy’dür. Çünkü burası daha iç kesimde ve coğrafyaya hakim bir konumdadır. Hacıemiroğullarına merkezlik yapmış bir yerdir.

Trabzon Rumları 1277 yılında denizden Sinop’a saldırıda bulundular. Bu saldırı, bölgede bulunan Çepniler tarafından püskürtülmüştür.[41] Bu savunmayı yapan Çepnilerin Hacıemiroğulları ile ilgilerinin olup olmadığı bilinmemekle beraber, daha sonraki yıllarda Ünye tarafına doğru kaydıkları ve Bayram Bey’in idaresine girdikleri tahmin edilmektedir.[42]

Hacı Emir İbrahim Bey, 1387’de ciddi bir hastalığa yakalanır. Hastalığını ileri sürerek akrabalarını ve devletinin ileri gelenlerini toplar ve emirlik makamına oturacak en uygun kişinin oğlu Süleyman olduğunu anlatarak onlara yeni Emiri işaret eder. Geri kalan ömrünü ibadet ile geçireceğini ve Emirlik makamı için oğlu Süleyman’ın münasip olduğunu bildirir. Beyliğin ileri gelenleri bu duruma sevinerek Süleyman Bey’e bağlılıklarını bildirirler. Böylece Hacı Emir İbrahim Bey evlatlar arasındaki kavgayı engellemiş olur.

Ne var ki, Hacı Emir İbrahim Bey sağlığına kavuşunca, verdiği sözden vaz geçerek emirliği oğlundan geri almak ister. Bu durum baba oğul kavgası noktasına gelir. Baba oğul arasındaki bu mücadeleden yararlanmak isteyen komşuları Tacettinoğulları’nın, Hacıemiroğullarına saldıracağını hisseden Süleyman Bey Kadı Burhaneddin’den (1345-1398) yardım ister.

Kadı Burhaneddin, elçisi Şeyhülislam Şeyh Yar Ali’yi ikazda bulunmak üzere elçi olarak Tacettin Bey’e gönderir. Tacettin Bey, Hacıemiroğullarının topraklarına saldırmama konusunda kendisine gelen elçiye söz verir. Elçi daha Sivas’a ulaşmadan 24 Ekim 1386 tarihinde Tacettin Bey Hacıemiroğullarına 12.000 atlı ile saldırır. Süleyman Bey karşı taarruzla Tacettin Bey’i bir boğazda sıkıştırarak 500 askeriyle beraber öldürür.[43] Ordusu dağılan Tacettinoğulları büyük kayıplar vererek geri çekilmek zorunda kalırlar.

Kadı Burhaneddin, ikazlarına rağmen Hacıemiroğulları Beyliği’ne saldıran Tacettinoğulları’na: “Onların atalarından miras kalmış mülküne göz dikip düşmanlık ve kavga yolunu tutmuş, dostluk ve kardeşlik haklarını çiğnemişsin.” şeklinde bir mektup gönderir. Sonra da ordusunu alarak Tacettinoğulları Beyliği’nin başkenti olan Niksar’a gelerek burayı kendi topraklarına katar. Hacıemiroğlu Süleyman Bey yakınlarından birini göndererek Kadı Burhaneddin’e bağlılıklarını arz eder. Bunun üzerine Kadı Burhaneddin, Süleyman Bey’den gelen elçilerle İskefsir Kalesi’ni[44] alarak 1386 yılında Hacıemiroğulları Beyliği’ne bağışlar.[45]


Hacı Emir İbrahim Bey’in ismi, Tacettinoğullarının Hacıemiroğullarına saldırısından sonra kaynaklarda geçmemektedir. Tacettinoğullarının saldırısına Süleyman Bey karşı koymuştur. Kadı Burhaneddin de kendisini muhatap kabul etmiştir. Bu da bize Süleyman Bey’in Emirliği’nin 1386 yılında kalıcı olduğunu göstermektedir.

Hacıemiroğulları Beyliği’nin en parlak dönemi Süleyman Bey zamanında olmuştur. Çünkü 1380 yılında ordusuyla Ordu sahillerini tamamen Türk vatanı haline getirmiştir.[46]

Bölgenin tamamen fethinden sonra Milas’a[47] bağlı Kaleköy’deki beylik merkezini, bugün Ordu ilinin 4 km. güneydoğu mesafesinde bulunan Eskipazar’a taşımışlardır. Adı geçen yerdeki harabeler, cami ve mezar taşları bu dönemden kalmadır. Ayrıca bu bölgede saha araştırması yaptığını bilinen Doç. Dr. Necati Demir Eskipazar çevresindeki arazinin bizzat beylik idarecilerine ait olduğunu ifade etmektedir.[48]

Hacıemiroğullarının, Karadeniz Bölgesi’nde bağımsızlıklarını ilan etmelerinden sonra ele geçirdikleri mıntıkalardan, Trabzon üzerine gazaya çıkmaları, bölgedeki Komnenos hakimiyetini epeyce zayıflatmıştı. Bu durum, Türk boylarının bu bölgeye yerleşmesinde hayati ehemmiyeti haizdi. Trabzon’a yapılan akınları önlemek için III. Aleksios; Hacı Emir İbrahim Bey’i kendisine enişte yaparak Türk akınlarını bertaraf etmişti. Bu husus, Hacıemiroğulları Beyliği’nin doğuya olacak akınlarını epeyce engellemişti.[49]

Tacettinoğulları tehlikesini ortadan kaldıran Süleyman Bey, tekrar Trabzon tarafına yönelmişti. Trabzon Krallığı’nın en önemli şehirlerinden Giresun’u ilk defa Hacıemiroğlu Süleyman Bey 1397 yılının ilkbaharında fethetmiş[50] ve o tarihe kadar Müslümanların eline geçmeyen Giresun Kalesi’nin fethedilmesi, Süleyman Bey’in yörede itibarını oldukça artırmıştı.[51]

Süleyman Bey, bu fethi Kadı Burhaneddin’e mektupla bildirmişti. Kadı, bu haber üzerine ülkesinde nöbetler çaldırıp, şenlikler düzenlemiş ve ayrıca kendisine bir de tebrik mektubu göndermiştir.[52]

Popüler ansiklopedilerde ve hatta Mesudiye ile ilgili yayınlarda Ordu bölgesinin Fatih Sultan Mehmed’in Trabzon seferi (1461) ile Osmanlı Devleti’ne dahil olduğunu yazılmaktadır.[53]

Halbuki, Hacıemiroğlu Süleyman Bey, Yıldırım Bayezid’in Samsun’a gelmesiyle 1398 yılı baharında Osmanlı hakimiyetini kabul etmiştir.[54] Fakat Beylik yönetimi yine Hacıemiroğulları ailesine bırakılmıştır. Artık Osmanlı Devleti’nin himayesinde bulunan Beylik, Karadeniz’deki mücadelelerine devam etmektedir. Osmanlı Devleti’nin 1402 yılında Ankara Savaşı’nda Timur’a yenilmesiyle Hacıemiroğulları tekrar bağımsız kalmıştır.[55]

1404 yılında deniz yoluyla Semerkand’a giderken Trabzon’a uğrayan İspanyol elçisi Clavijo’nun verdiği bilgilere göre, Orta Karadeniz Bölgesi’nde Arzamir (Hacı Emir) isimli bir Türk beyi hakimdir. Bu beyin on bin atlı askeri bulunmakta olup, Trabzon’dan vergi almaktadır.[56]

Clavijo’nun 1404 tarihinde tuttuğu kayıttan 1455 tarihine kadar olan zaman diliminde Hacıemiroğulları Beyliği hakkındaki bilgiler sınırlıdır. BOA. 13 Numaralı Tahrir Defterleri’ndeki atıflar, en azından Canik-i Bayram’ın yani takriben bugünkü Mesudiye’nin de içinde bulunduğu Ordu ve Giresun’un batı kesimlerinin Yörgüç Paşa’nın Canik harekatı sırasında (1427) Osmanlı topraklarına dahil edildiği anlaşılmaktadır.[57]

Buraya kadar Mesudiye topraklarında yaşayan atalarımızın Osmanlı dönemine kadar olan tarih maceralarını verdik. Osmanlı dönemi ile ilgili çalışmalarımız devam etmektedir.

/YAŞAR CELEP
Başbakanlık Devlet Arşivi Uzmanı


KAYNAKÇA
[1] İbrahim Tellioğlu, Osmanlı Hakimiyetine Kadar Doğu Karadeniz’de Türkler, Trabzon 2004, s.1.
[2] Karadeniz kıyıları ile Canik dağları yöresi ve Kelkit-Yeşilırmak nehirlerinin yerleştiği tektonik oluklarda oluşan Orta Karadeniz ardı yöresi, bölgenin iki farklı bölümünü oluşturur. Canik dağlarının üst kısmı bir plato görünümünde olup geniş yaylalar yer alır. Orta Karadeniz ardı yöreler ise Canik dağları güneyinde faylanma sonucu çöken oluklar ve bunların içerisine yerleşmiş ovalardan oluşur. Her iki bölümde farklı iklim özellikleri görüldüğü için değişik bir bitki örtüsü hakimdir. bkz., İbrahim Atalay-Kenan Mortan, Türkiye Bölgesel Coğrafyası, İstanbul 1997, s. 74-76.
[3] Mithat Baş, Mesudiye Tarihi, Sosyal, Ekonomik ve Kültürel Yapısı, İstanbul 1982, s. 138.
[4] Mehmet Özsait, “İlkçağ Tarihinde Trabzon ve Çevresi” Trabzon Tarihi Sempozyumu, Trabzon 1999, s.35.
[5] a.g.e., s. 35.
[6] a.g.e., s. 36. YAŞAR CELEP Başbakanlık Devlet Arşivi Uzmanı Yayın Tarihi : 3 Ocak 2005 Pazartesi Güncelleme :7 Ocak 2005 Cuma 16:56

Osmanlı Öncesi Orta Karadeniz Tarihi



İçinde bulunduğumuz 21. Yüzyılın başka bir tanımı da “Bilgi Çağı”dır. Çünkü bu asırda kültür alışverişlerinin ve sosyal değişmelerin hızlandığı apaçık ortadadır. Bu yüzyılda, uluslararası güçler tarafından insanlık tarihinin seyrini değiştirecek politikalar uygulamaya konulmaktadır. Uluslararası güçler, tekellerinde bulunan iletişim araçlarının bütün imkânlarını kullanarak planlarını sinsice dünyaya dikte ettirmeye çalışmaktadırlar. Bu gibi güçler, her yüz yılda böyle entrikaların içinde hep olagelmişlerdir. Bir yandan demokrasi adına bireysel özgürlükler genişletiliyormuş havası verilirken, diğer yandan da yüz yıllardır aynı coğrafyada yaşamış insanlar birbirlerine düşman yapılmaya çalışılmaktadır. Bu çalışmalar, “Yeni Dünya Düzeni” ni uygulamaya koymak için ulus-devlet yapısını bozmaya yönelik hileden başka bir şey değildir.



Türkiye Cumhuriyeti’nin üzerinde bulunduğu coğrafya, stratejik konumu itibariyle yüz yıllardır dünyaya egemen olmak isteyen güçlerin elde etmek istedikleri yerdir. Bu süreçten geçerken, üzerinde yaşadığımız toprakların geçmişi hakkında güvenilir bilgi edinme ihtiyacımız son derece artmıştır. Ayrıca atalarımızın kanlarıyla suladıkları topraklardaki geçmiş tarihlerini bilmek de en doğal hakkımızdır.

Tarihî mirasından habersiz olan insanların, başka toplumların kültüründen etkilenmesi daha çabuk ve kolay olmaktadır. Dolayısıyla bu kültürlerden etkilenen insanlarda iç çatışma ve kimlik bunalımı başlamaktadır.

İşte bu sebeplerden dolayı yapmak istediğimiz; Mesudiyelilerin ataları kimlerdir, nerelerde yaşamışlardır ve özellikle Karadeniz Bölgesi’nin Türkleşmesi ve İslamlaşmasında neler yapmışlardır sorularının cevaplarını bulmaya çalışmaktır.

Samsun’dan Batum’a, oradan Artvin-Bayburt’u içine alacak şekilde Köse Yaylası üzerinden Canik dağları boyunca Samsun’a ulaşan bölge, Doğu Karadeniz bölgesi diye adlandırılmaktadır.[1] Mesudiye’nin de içinde bulunduğu Orta Karadeniz Bölgesi olarak bilinen saha, Ordu’nun doğusundaki Melet çayını içine alarak, aşağı Kızılırmak Havzası’nın batısına kadar uzanır.[2] Mesudiye İlçesi 40-41 derece kuzey enlemleri ile, 37-38 derece doğu boylamları arasında bulunmaktadır.[3]

Eskiçağ Tarihi ve arkeoloji yönünden az araştırılan bölgelerden biri de Karadeniz Bölgesi’dir. Bu durumun en önemli sebebi, bölgenin dağlık bir yapıya sahip olması yanında, sahile bakan topraklarının yılın hemen dört mevsimi yeşil bitki örtüsü ile kaplı olmasıdır.[4] 13. yüzyıldan itibaren seyyah-araştırıcıların ilgi duyduğu Karadeniz Bölgesi’nde bilimsel çalışmalar 19. yüzyılda başlamıştır.

Karadeniz Bölgesi’nin uygarlık açısından en eski tarihinin M.Ö.1.000.000-100.000 yılları arasındaki Alt Paleolitik (Yontma Taş) döneminde başladığı, araştırmalar neticesinde anlaşılmıştır.[5]

Bu bölgede henüz Neolitik (Taş Devri) olabilecek bir yerleşimden söz edilememektedir. Buna karşılık Prof. Dr. Mehmet Özsait ve ekibinin bölgede yaptığı yüzey araştırmalarında Kalkolitik Çağ yerleşmelerine ait bulgular elde edilmiştir. [6]

Ayrıca Ordu ilinin 114 km. güneydoğusunda yer alan, Mesudiye ilçesine bağlı Kale Köy’de[7] Prof. Dr. Mehmet Özsait başkanlığında bir ekip yüzey araştırması yapmış ve sonuçlarını da yayınlamıştır.[8]

M.Ö. II. binin ilk yarısında Anadolu’nun Kızılırmak havalisinde Hitit Krallığı’nın, M.Ö.II. binin sonlarında ise Phryg (Frigya) Devleti’nin ve Doğu Anadolu’da Urartu Devleti’nin kurulduğu bilinmektedir.

M.Ö. IX. yüzyılda Kimmerler Güney Karadeniz kıyılarına yerleşmişlerdir.[9] Daha sonra M.Ö. VII. yüzyılın ortalarına doğru Miletoslular bu bölgeye hakim olmuşlardır.

M.Ö. 750-700 tarihleri arasında Turgay bölgesinden ve Ural nehrinden geçen İskitler (Sakalar); Azak Denizi, Kırım ve Karadeniz’in kuzeyinden Tuna nehrine kadar olan bölgeye hakim olmuşlardır.[10]

Prehistorik (Tarih öncesi) dönemden sonra Doğu Karadeniz bölgesine yerleşen Kimmerler ve İskitler, tarih sahnesinden çekildikten sonra, bunların hakim olduğu sahada Türk kavimleri ortaya çıkmıştır. Gürcistan Tarihi’ndeki kayıttan var oldukları anlaşılan Bunturki ve Kıpçaklar, bölgedeki yer ve topluluk isimlerinden yöreye yerleştikleri düşünülen Halaçlar, Afşarlar ve Yazgurlar İskitlerin yurt tuttukları topraklarda hakimiyet kurmuşlardır.[11]

Karadeniz Bölgesi’nde ilk Yunan Kolonilerinin M.Ö. VII. yüzyıl ya da bu asrın sonlarına doğru kurulmaya başlandığı bilinmektedir. Kaynaklarda Samsun’u kuranların Miletliler veya Asyalı bir kavim olan Foçalılar, hatta Atina muhacirleri olduğu yolunda görüşler mevcuttur.[12]

İlkçağlarda bölgeyi hakimiyeti altına almış olan Pers İmparatorluğu’nun gücünün zirveye çıktığı dönemlerde, bölgeden vergi aldığı ve M.Ö. 480’de Yunanistan seferine çıkan Pers Ordusu’nda bölgede yaşayan topluluklardan oluşan birlikler bulunduğu bilinmektedir.[13]

Buraya kadar Karadeniz Bölgesi’nde yaşayan kavimlere ait bilgileri özetledikten sonra, bu bölgeye gelerek yurt edinmiş olan atalarımıza ait malumatlar verilecektir.

Türkçe konuşan toplulukların Orta Asya’daki asıl anayurdunun neresi olduğu üzerinde birçok fikirler ileri sürülmüştür. Tarihçi Prof. Dr. Faruk SÜMER’in de kabul ettiği gibi, Türklerin anayurdu Abakan, Tuba yörelerini de içine alan Yenisey ırmağı boyları ve ona yakın yörelerdir.[14]

X. yüzyılın ilk çeyreğinde Süd-Kend’de Müslümanlığı kabul etmiş mühim bir Türk topluluğu görülmektedir ki, bunların Oğuzlar olduğu kanaati hakimdir.

Türklerin İslamiyet’e geçişleri Samanlıların Türk bölgelerindeki gayretleri ile olmuştur.[15]

XI. yüzyıldan itibaren kendilerine Türkmen de denilen Oğuzların; Türkiye Türkleri ile İran, Azerbaycan, Irak ve Türkmenistan Türkleri’nin ataları oldukları bilinmektedir. Selçuklu ve Osmanlı Devletlerinin hanedanlarının da onlardan çıktığını hatırlarsak Oğuzların dünya tarihinde büyük roller üstlenmiş bir Türk kavmi olduğu apaçık ortaya çıkmış olur.[16]

Selçuklu Devleti’nin Karadeniz Bölgesi ile ilişkileri, Çağrı Bey’in 1018’de batı seferi ile başlamaktadır. Çağrı Bey’in batı seferi, ilk bakışta Doğu Karadeniz Bölgesi ile alakasız gibi görünse bile, Bizans’ın gücünün ne seviyede olduğunu Selçukluların anlaması bakımından önemlidir. Ayrıca, güneydoğu Karadeniz’de etkili olan Ermenilerin ve Erzurum-Artvin havalisinde etkili olan Gürcülerin ilk defa Selçuklu askerleri ile karşılaşması ve mağlup olmaları, ileride başlayacak olan Oğuz göçleri için çok önemli neticeler ortaya koyacaktır.

Çağrı Bey’in batı seferinden sonra, Karadeniz Bölgesi’ni de kapsamış olan ikinci Selçuklu akını İbrahim Yınal tarafından yapılmıştır. Dandanakan zaferinin (23 Mayıs 1040) sonunda Büyük Selçuklu Devleti’nin kurulmasıyla, Sultan Tuğrul (1040-1063) devrinde Türkmen akınları sona ererek düzenli ordularla bu bölgeye girilmeye başlanmıştır.[17] Daha sonra Malazgirt Savaşı’na kadar olan zaman diliminde; 1047’de Büyük Zab Suyu ve 1054’de Muradiye ve Erciş’in fethi sağlanmıştır. 1057-1063 yılları arasında devamlı olarak Anadolu’ya akınlar düzenlenmiştir. 1064’te Alp Arslan Gürcistan üzerine sefere çıkmıştır. Malazgirt Savaşı öncesindeki son akın olan 1067-1068’deki akınında Trabzon’a kadar ilerleyen Selçuklu Ordusu şehri ele geçirememişse de çok büyük ölçüde tahribatta bulunmuşlardır.

Selçuklu Sultanı Alp Arslan ile Bizans İmparatoru Romanos Diogenes (Romen Diyojen) arasında 26 ağustos 1071 yılında Malazgirt Ovası’nda yapılan savaş sonrasında, Anadolu’nun kapıları sonuna kadar Türklere açılmıştır.[18]

Danişmendliler, Anadolu’nun Türk yurdu haline getirilmesinde emeği geçen beyliklerden biri olup, 1071-1175 yılları arasında Niksar merkez olmak üzere, Orta Karadeniz Bölgesi’nin güney kesimlerine hakim olmuştur.

Emir Danişmend Taylu et-Türkmanî’nin gösterdiği yararlılıktan dolayı, Alp Arslan tarafından Sivas, Niksar, Elbistan ve Malatya kendisine yurt olarak verilmiştir. [19]

II. Kılıç Arslan 1174 tarihinde Danişmendli Beyliği’ni ortadan kaldırmış, 1176’da üzerine yürüyen Bizans İmparatoru Manuel’i Miryakefalon’da mağlup ederek Anadolu’daki siyasi üstünlüğünü herkese kabul ettirmiştir.[20]

Anadolu Selçuklu Devleti XIV. yüzyılın başlarında yıkılmış, 1335 yılında Moğol-İlhanlı devrinin de sona ermesiyle Anadolu Beylikleri dönemi başlamıştır.

İşte bu beyliklerden biri de Hacıemiroğulları Beyliği’dir. Tokat’ın kuzeyi ile Mesudiye, Ordu, Giresun, Samsun’un doğusu ve Trabzon’un batısında hüküm sürmüş, Orta Karadeniz Bölgesi’nin Türkleşmesini ve İslamlaşmasını sağlamış bir beyliktir.[21]

Her ne kadar modern tarihçilerin bu bölgeyi Hacıemiroğulları Beyliği diye isimlendirmişlerse de[22] hüküm sürdükleri topraklar Osmanlı belgelerinde “Vilâyet-i Bayramlu” olarak geçmektedir.[23] Bunun sebebi de, bu toprakların gaza yoluyla Hacı Emir’in babası Bayram Bey tarafından alınmış olmasıdır. O’nun ismi ilk olarak Trabzon kilise tarihçisi Panaretos’un Vakayinâmesi’nde geçmektedir. [24] Bu eserdeki bilgiye göre, Bayram Bey 1313 yılında bir sergiyi[25] basmıştır.

XIV. yüzyılın ilk çeyreğinde de Bayram Bey, Trabzon Krallığı üzerindeki baskısını iyice artırmıştır. Panaretos Bayram Bey’in 1322 yılında Maçka’ya bağlı Hamsiköy’e büyük bir ordu getirdiğini, çatışmalarda çok Türk’ün katledildiğini, çok sayıda Türk atının ganimet olarak alındığını kaydetmektedir.[26] Bayram Bey’in bu tür baskınları, O’nun bir uç beyi olduğunu ortaya koymaktadır. Osmanlılar bu hizmetlerinden dolayı Hacıemiroğulları’nın hükümran olduğu topraklara Vilayet-i Bayramlu demişlerdir.

Orta Karadeniz Bölgesi’nde Niksar merkezli Tacettinoğulları ile Mesudiye Kaleköy’de[27] teşkilatlanan Hacıemiroğulları Çepni Türkmenleridir.[28]

Çepniler Türkiye Türklerinin ataları olan Oğuzlar’ın 24 boyundan biridir. Çepniler’den söz eden en eski kaynak, Kaşgarlı Mahmud’un Divan-ı Lügati’t-Türk (Türk Lehçeleri Sözlüğü) isimli eserdir.[29]

Çepniler, Oğuz Han’ın oğullarından Gök Han’ın dört oğlundan biri olan “Çepni” nin neslinden türemişlerdir. Reşidüddin’e göre Çepni kelimesi, “Yağı (düşman) olan her yerde durmayıp savaşan” manasını taşımaktadır.[30] Çepnilerin ongunu (arması) Reşideddin ve Yazıcıoğlu’na göre “sungur” dur.[31]

XIII. yüz yılda yaşamış olan Hacı Bektâş-ı Velî’nin, Kırşehir’in Suluca Karahöyük (bugünkü Hacı Bektaş ilçesi)’e gelip yerleştiğinde, burada ve çevresinde Çepniler ikamet etmekteydi.[32]

Hacı Bektaşî’nin halifelerinden Sarı Saltuk’un (M.1263-64) maiyyeti olarak Anadolu’dan Dobruca’ya giden, daha sonra Anadolu’ya geri dönen Türkmenlerin içinde Çepniler çoğunluktaydı.[33] A. Zeki Velidi Togan bugün İzmir ve Balıkesir çevresinde bulunan Çepnilerin, Kırım ve Dobruca’dan geri gelen Çepnilerin torunları olduğunu ifade etmektedir. [34]

Trabzon Krallığı’nın Karadeniz sahilinde kontrolleri altında olan en batıdaki yer Limnia (bugünkü Samsun iline bağlı Çarşamba ilçesindeki Taşlıköy olabilir) bölgesidir. Kral III. Aleksios sırasıyla 1351, 1356, 1357, 1361 ve 1369 yıllarında Limnia bölgesine giderek buraları ellerinde tutmaya çalışmıştır. Trabzon kilise tarihçisi Panaretos 19 Aralık 1356 yılında III. Aleksios’la beraber bu bölgeye gittiklerini, Giresun’da Noel orucu tuttuklarını, Yasun Burnu’nda[35] 14 Türk’ü katlettiklerini ve orada şenlik yaptıklarını, Limnia’ya gidip geri dönmelerinin üç ay sürdüğünü kaydetmektedir.[36]

Yasun Burnu’nda katledilen 14 Türk Hacı Emir’in askerleri idi ki, intikam olarak 13 Kasım 1357’de Hacı Bayram Bey’in oğlu Hacı Emir İbrahim Bey Maçka’ya kadar gazaya giderek etrafı tahrip ederek, çok sayıda insan, hayvan ve ganimet ile geri dönmüştü.[37]

Erzincan Bey’i Ahi Ayna Bey, Akkoyunlu Tur Ali Bey, Bayburt Beyi Rikabdar Mehmet Bey ve Bozdoğan Bey 29 Haziran 1348 yılında Türkmen ittifakı oluşturarak Trabzon üzerine akın düzenlemişlerdir. Bu akınların önünü almak için; Trabzon Kralı III. Aleksios kız kardeşini Akkoyunlu Beyi Tur Ali Bey’in oğlu Fahreddin Kutluğ Bey’le, eski Kral Basilious’un (1332-1340) kız kardeşi Theodora’yı da Bayram Bey’in oğlu Hacı Emir İbrahim’le evlendirmiştir.[38]

Trabzon Kralı III. Aleksios 1361 yılında damadı Hacı Emir İbrahim’i ziyarete gelmiş olup, dönüşte Hacı Emir İbrahim Bey Kral’a Giresun’a kadar refakat etmiştir.[39] Bu ziyaretin Hacıemiroğulları Beyliği’nin merkezinde gerçekleştiği hususunda fikir birliği olmasına rağmen; Panaretos’un Halibya[40] (Ünye ve Ordu bölgesi) dediği merkezin bugünkü Ordu iline bağlı Gölköy ilçesi ve Perşembe ilçesine bağlı Bolaman olduğu zannedilse de bizce bu merkez Mesudiye ilçesine bağlı olan Kaleköy’dür. Çünkü burası daha iç kesimde ve coğrafyaya hakim bir konumdadır. Hacıemiroğullarına merkezlik yapmış bir yerdir.

Trabzon Rumları 1277 yılında denizden Sinop’a saldırıda bulundular. Bu saldırı, bölgede bulunan Çepniler tarafından püskürtülmüştür.[41] Bu savunmayı yapan Çepnilerin Hacıemiroğulları ile ilgilerinin olup olmadığı bilinmemekle beraber, daha sonraki yıllarda Ünye tarafına doğru kaydıkları ve Bayram Bey’in idaresine girdikleri tahmin edilmektedir.[42]

Hacı Emir İbrahim Bey, 1387’de ciddi bir hastalığa yakalanır. Hastalığını ileri sürerek akrabalarını ve devletinin ileri gelenlerini toplar ve emirlik makamına oturacak en uygun kişinin oğlu Süleyman olduğunu anlatarak onlara yeni Emiri işaret eder. Geri kalan ömrünü ibadet ile geçireceğini ve Emirlik makamı için oğlu Süleyman’ın münasip olduğunu bildirir. Beyliğin ileri gelenleri bu duruma sevinerek Süleyman Bey’e bağlılıklarını bildirirler. Böylece Hacı Emir İbrahim Bey evlatlar arasındaki kavgayı engellemiş olur.

Ne var ki, Hacı Emir İbrahim Bey sağlığına kavuşunca, verdiği sözden vaz geçerek emirliği oğlundan geri almak ister. Bu durum baba oğul kavgası noktasına gelir. Baba oğul arasındaki bu mücadeleden yararlanmak isteyen komşuları Tacettinoğulları’nın, Hacıemiroğullarına saldıracağını hisseden Süleyman Bey Kadı Burhaneddin’den (1345-1398) yardım ister.

Kadı Burhaneddin, elçisi Şeyhülislam Şeyh Yar Ali’yi ikazda bulunmak üzere elçi olarak Tacettin Bey’e gönderir. Tacettin Bey, Hacıemiroğullarının topraklarına saldırmama konusunda kendisine gelen elçiye söz verir. Elçi daha Sivas’a ulaşmadan 24 Ekim 1386 tarihinde Tacettin Bey Hacıemiroğullarına 12.000 atlı ile saldırır. Süleyman Bey karşı taarruzla Tacettin Bey’i bir boğazda sıkıştırarak 500 askeriyle beraber öldürür.[43] Ordusu dağılan Tacettinoğulları büyük kayıplar vererek geri çekilmek zorunda kalırlar.

Kadı Burhaneddin, ikazlarına rağmen Hacıemiroğulları Beyliği’ne saldıran Tacettinoğulları’na: “Onların atalarından miras kalmış mülküne göz dikip düşmanlık ve kavga yolunu tutmuş, dostluk ve kardeşlik haklarını çiğnemişsin.” şeklinde bir mektup gönderir. Sonra da ordusunu alarak Tacettinoğulları Beyliği’nin başkenti olan Niksar’a gelerek burayı kendi topraklarına katar. Hacıemiroğlu Süleyman Bey yakınlarından birini göndererek Kadı Burhaneddin’e bağlılıklarını arz eder. Bunun üzerine Kadı Burhaneddin, Süleyman Bey’den gelen elçilerle İskefsir Kalesi’ni[44] alarak 1386 yılında Hacıemiroğulları Beyliği’ne bağışlar.[45]


Hacı Emir İbrahim Bey’in ismi, Tacettinoğullarının Hacıemiroğullarına saldırısından sonra kaynaklarda geçmemektedir. Tacettinoğullarının saldırısına Süleyman Bey karşı koymuştur. Kadı Burhaneddin de kendisini muhatap kabul etmiştir. Bu da bize Süleyman Bey’in Emirliği’nin 1386 yılında kalıcı olduğunu göstermektedir.

Hacıemiroğulları Beyliği’nin en parlak dönemi Süleyman Bey zamanında olmuştur. Çünkü 1380 yılında ordusuyla Ordu sahillerini tamamen Türk vatanı haline getirmiştir.[46]

Bölgenin tamamen fethinden sonra Milas’a[47] bağlı Kaleköy’deki beylik merkezini, bugün Ordu ilinin 4 km. güneydoğu mesafesinde bulunan Eskipazar’a taşımışlardır. Adı geçen yerdeki harabeler, cami ve mezar taşları bu dönemden kalmadır. Ayrıca bu bölgede saha araştırması yaptığını bilinen Doç. Dr. Necati Demir Eskipazar çevresindeki arazinin bizzat beylik idarecilerine ait olduğunu ifade etmektedir.[48]

Hacıemiroğullarının, Karadeniz Bölgesi’nde bağımsızlıklarını ilan etmelerinden sonra ele geçirdikleri mıntıkalardan, Trabzon üzerine gazaya çıkmaları, bölgedeki Komnenos hakimiyetini epeyce zayıflatmıştı. Bu durum, Türk boylarının bu bölgeye yerleşmesinde hayati ehemmiyeti haizdi. Trabzon’a yapılan akınları önlemek için III. Aleksios; Hacı Emir İbrahim Bey’i kendisine enişte yaparak Türk akınlarını bertaraf etmişti. Bu husus, Hacıemiroğulları Beyliği’nin doğuya olacak akınlarını epeyce engellemişti.[49]

Tacettinoğulları tehlikesini ortadan kaldıran Süleyman Bey, tekrar Trabzon tarafına yönelmişti. Trabzon Krallığı’nın en önemli şehirlerinden Giresun’u ilk defa Hacıemiroğlu Süleyman Bey 1397 yılının ilkbaharında fethetmiş[50] ve o tarihe kadar Müslümanların eline geçmeyen Giresun Kalesi’nin fethedilmesi, Süleyman Bey’in yörede itibarını oldukça artırmıştı.[51]

Süleyman Bey, bu fethi Kadı Burhaneddin’e mektupla bildirmişti. Kadı, bu haber üzerine ülkesinde nöbetler çaldırıp, şenlikler düzenlemiş ve ayrıca kendisine bir de tebrik mektubu göndermiştir.[52]

Popüler ansiklopedilerde ve hatta Mesudiye ile ilgili yayınlarda Ordu bölgesinin Fatih Sultan Mehmed’in Trabzon seferi (1461) ile Osmanlı Devleti’ne dahil olduğunu yazılmaktadır.[53]

Halbuki, Hacıemiroğlu Süleyman Bey, Yıldırım Bayezid’in Samsun’a gelmesiyle 1398 yılı baharında Osmanlı hakimiyetini kabul etmiştir.[54] Fakat Beylik yönetimi yine Hacıemiroğulları ailesine bırakılmıştır. Artık Osmanlı Devleti’nin himayesinde bulunan Beylik, Karadeniz’deki mücadelelerine devam etmektedir. Osmanlı Devleti’nin 1402 yılında Ankara Savaşı’nda Timur’a yenilmesiyle Hacıemiroğulları tekrar bağımsız kalmıştır.[55]

1404 yılında deniz yoluyla Semerkand’a giderken Trabzon’a uğrayan İspanyol elçisi Clavijo’nun verdiği bilgilere göre, Orta Karadeniz Bölgesi’nde Arzamir (Hacı Emir) isimli bir Türk beyi hakimdir. Bu beyin on bin atlı askeri bulunmakta olup, Trabzon’dan vergi almaktadır.[56]

Clavijo’nun 1404 tarihinde tuttuğu kayıttan 1455 tarihine kadar olan zaman diliminde Hacıemiroğulları Beyliği hakkındaki bilgiler sınırlıdır. BOA. 13 Numaralı Tahrir Defterleri’ndeki atıflar, en azından Canik-i Bayram’ın yani takriben bugünkü Mesudiye’nin de içinde bulunduğu Ordu ve Giresun’un batı kesimlerinin Yörgüç Paşa’nın Canik harekatı sırasında (1427) Osmanlı topraklarına dahil edildiği anlaşılmaktadır.[57]

Buraya kadar Mesudiye topraklarında yaşayan atalarımızın Osmanlı dönemine kadar olan tarih maceralarını verdik. Osmanlı dönemi ile ilgili çalışmalarımız devam etmektedir.

/YAŞAR CELEP
Başbakanlık Devlet Arşivi Uzmanı


KAYNAKÇA
[1] İbrahim Tellioğlu, Osmanlı Hakimiyetine Kadar Doğu Karadeniz’de Türkler, Trabzon 2004, s.1.
[2] Karadeniz kıyıları ile Canik dağları yöresi ve Kelkit-Yeşilırmak nehirlerinin yerleştiği tektonik oluklarda oluşan Orta Karadeniz ardı yöresi, bölgenin iki farklı bölümünü oluşturur. Canik dağlarının üst kısmı bir plato görünümünde olup geniş yaylalar yer alır. Orta Karadeniz ardı yöreler ise Canik dağları güneyinde faylanma sonucu çöken oluklar ve bunların içerisine yerleşmiş ovalardan oluşur. Her iki bölümde farklı iklim özellikleri görüldüğü için değişik bir bitki örtüsü hakimdir. bkz., İbrahim Atalay-Kenan Mortan, Türkiye Bölgesel Coğrafyası, İstanbul 1997, s. 74-76.
[3] Mithat Baş, Mesudiye Tarihi, Sosyal, Ekonomik ve Kültürel Yapısı, İstanbul 1982, s. 138.
[4] Mehmet Özsait, “İlkçağ Tarihinde Trabzon ve Çevresi” Trabzon Tarihi Sempozyumu, Trabzon 1999, s.35.
[5] a.g.e., s. 35.
[6] a.g.e., s. 36. YAŞAR CELEP Başbakanlık Devlet Arşivi Uzmanı Yayın Tarihi : 3 Ocak 2005 Pazartesi Güncelleme :7 Ocak 2005 Cuma 16:56