Mümin YILDIZTAŞ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mümin YILDIZTAŞ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Kasım 2008 Pazar

Samsun'da Öz Türkçe Yer Adları Değiştirilen Köyler


Yer adları, bir toplumun sosyal ve kültürel yapısı ile bulundukları, kullandıkları mekânın tarihî geçmişi ve coğrafî özellikleri hakkında önemli ipuçları verir. Aynı zamanda insanlığın ve uygarlığın izlerini yansıtırlar. Bu bakımdan bir yerin isminin değiştirilmesi, sonuçları itibarıyla halkının göç ettirilmesi kadar vahimdir.


Ancak her şeye rağmen tüm dünyada geçerli olan millî devlet anlayışı, bölücülük ve ülke güvenliği endişeleri zaman zaman hem zorunlu iskânı, hem de yer ismi değişikliklerini gündeme taşımıştır.

Bunun en bariz örneği ise Osmanlının terk ettiği Balkanlar coğrafyasında yaşanmıştır. Söz konusu ülkelere terk ettiğimiz yerlerin sakinleri Türk olsa bile, hemen hemen adı değiştirilmeyen Türkçe yer ismi kalmamıştır. Ülkemizde yer isimlerinin değiştirilmesi konusundaki çalışmalar, Balkan savaşları akabinde ulus-devlet anlayışının geliştiği yıllara kadar gitmektedir. O yıllarda Rumca ve Ermenice yer isimlerinin değiştirilmesi çalışmalarıyla başlayan bu anlayışa, Cumhuriyet döneminde, özellikle de 1940'lardan sonra Arapça, Farsça, Kürtçe, Çerkez ya da Gürcüce dillerindeki yer isimleri de ilave olmuştur. Türkçe olmasına rağmen ekinde Gürcü, Tatar, Laz, Arap gibi kelimeler barındıran köy isimleri de aynı gerekçelerle değiştirilmiştir.

Ancak Anadolu'da hemen hemen bir o kadar da Türkçe olduğu halde değiştirilen yer isimleri mevcuttur. Bunların sebeplerini de birkaç başlık altında toplamak mümkündür.

Birbirine yakın mekanlardaki iki köyün aynı ismi taşıması, anlamları güzel çağrışım uyandırmayan, insanları utandıran, alay edilmesine fırsat tanıyan, gurur incitici kelimelerden oluşması (Çakal, Çürük, Domuzağı, Dönek, Kötüköy, Şeytanabat vb.), adında "kom, oba, mezraa, çiftlik" gibi eklerin bulunması (Akmezraa, Hamidiyeçiftliği, Akkom gibi) Türkçe olmasına rağmen değiştirilmesi için yeterli bir gerekçe olarak ortaya konmuştur. Ülkemizde en yoğun isim değişikliği, Trabzon ve Rize yörelerinde olmuştur. Urfa, Mardin ve Viranşehir bölgeleri de yoğun isim değişikliklerinden nasibini alan bölgelerimizdendir. Bununla beraber Anadolu'nun diğer yerlerinde ve Trakya bölgemizde de isim değişikliklerine tesadüf edilmektedir. Bu çerçevede ülkemizde 12.000 kadar köy adının değiştirildiği bilinmektedir. Bu sayı, tüm köylerimizin % 35'idir.

Samsun ilimizde ise, 2000 yılına kadar değiştirilen köy ismi sayısı 185'tir. Kastamonu ve Sakarya ile beraber ilimizin de içinde yer aldığı guruptaki değişiklikler daha çok basit harf dönüştürmelerinden ibaret kalmışsa da keyfî, bilinçsiz ve bilgisizce yapılan değişiklikler de oldukça yoğundur. Bunun en çarpıcı örneğini geçen haftaki yazımda üzerinde durduğum Badırlı Köyü oluşturmaktadır. İlginçtir, Badırlı'ya oldukça yakın ve yine tarihî kayıtları Badırlı kadar eski ve köklü olan Kadamut ve Gödekli ile yine merkeze bağlı Demircisu köylerinin adları da değiştirilmiştir.

Kadamut; anlam itibarıyla Türk oymak adlarındandır. 600 yıllık geçmişi bulunan bir Türk köyüdür. Osmanlı Arşivi'nde yer alan 1850'li yıllara ait kayıtlarda aynı isimle merkeze bağlı Müslüman köyler arasında görülmektedir. Osmanlı'nın son döneminde Türkçe olmayan yer isimlerini değiştirme çalışmaları esnasında bu köye"Güzelpınar" adı verilmesi önerilmişse de çalışma sonuçsuz kalmıştır. Her nedense Kadamut ismi yakın zamanlarda yine birilerini rahatsız ettiğinden köye "Çatkaya" ismi verilmiştir. Ancak köyde ve civarda yaşayan halk, buranın adını hâlâ KADAMUT olarak telaffuz etmektedir.

Gödekli; yakın zamana kadar Badırlı köyünün bir mahallesi olarak idare edilirken geçen yıllarda köy haline getirilmiştir. Köyün içinde önceden bir demiryolu istasyonu bulunuyor olması nedeniyle de adı, "İstasyonköy" olarak tescillenmiştir. Türkçe'yi yabancı hâkimiyetinden kurtarmak için yoğun çalışmaların yapıldığı şu günlerde bu köyümüzün Türkçe olan adı Fransız menşeli bir isimle değiştirilmesi hayli üzücüdür. Gödek kelimesi küçük, kısa, anlamlarına gelmektedir.

Demircisu; Osmanlı Devleti döneminde Rumların oturduğu, ancak 1924 mübâdele (Nüfus Değişimi) antlaşması ile, bu gün Yunanistan sınırları içerisinde kalan Kayalar kazasından nakledilen mübadillerin iskân edildiği bir köyümüzdür. Osmanlı kayıtlarında da köyün adı -Rumlarla meskun olmasına rağmen- yine Demircisu olarak geçmektedir. Aynı zamanlarda, Rumların yaşadığı çevredeki Kızıloğlak, Demirciköy ve Avdan köylerinin de Türkçe isimlere sahip olması dikkat çekicidir. Yüzlerce yıldır arşiv kayıtlarına Demircisu Köyü olarak giren bu köyümüzün adı, geçtiğimiz yıllarda köyden bazı kişilerin talebiyle "Başkonak" olarak değiştirilmiştir. Köyde tarihî önem taşıyan bir konaklama yeri veya ağa, paşa konağı bulunmamaktadır.
/Mümin YILDIZTAŞ
02.09.2008
myildiztas@mynet.com

Samsun Büyük Camii

Büyük Cami İnşa Ediliyor.



İlimizin simge eserleri arasında önemli bir yer teşkil eden Büyük Cami'nin tarihi hakkında tüm resmî ve gayr-i resmî yayınlarda şu ifadelere yer verilmekedir: "Ulu Camii, Hamidiye Camii, Valide Camii gibi çeşitli adları vardır. 9 Eylül 1884’de Batum’lu Hacı Ali tarafından yaptırılmış, Sultan Abdülaziz’in annesi tarafından onarımı yapılmıştır."

Fakat İlginçtir, Sultan Abdülaziz'in annesi olan Pertevniyal Valide Sultan, bu tarihten evvel yani 5 Şubat 1883 tarihinde vefat etmiştir. Batum'dan Çarşamba'ya göç etmiş bir tüccar olan Hacı Ali Ağa ise, Osmanlı Arşivi kayıtlarında, bu caminin inşaatına yapmış olduğu 120 kuruşluk yardımdan başka 1910 senesinde Çarşamba kaymakamıyla aralarındaki bir sorun sebebiyle yer almıştır. Bununla beraber her iki ismin camii ile birlikte anılmalarına sebep teşkil edecek başka durumların olması gerektiğini düşünüyorum.

Samsun'da büyük bir camiin yapılması fikri resmî olarak ilk defa 1863 yılında Sultan Abdülaziz tarafından Anadolu Canib-i Yesarı (Anadolu'nun Sol Tarafı) Müfettişliği ile görevlendirilen Ali Rıza Paşa tarafından dile getirilmiştir.

Ali Rıza Paşa, burası hakkında İstanbul'a yazdığı raporda, Samsun'un son yıllarda hem imar hem de nüfus açısından gelişmekte olduğunun gözlendiğini, bu bakımda iki minareli, kesme taştan büyük bir caminin de ihtiyaç haline geldiğini söylemekte, bunu şehirde yaşayan Müslümanların yanı sıra şehrin kalkınmasına katkıda bulunacağını düşünen gayrimüslimlerin de dile getirdiğini söylemekteydi.

Paşa, bu raporunda caminin yeri hakkında da aynen bu günkü yerini tarif etmekteydi. Rapora cevap olarak sadrazamlık makamından Anadolu Cânib-i Yesar-ı Müfettişliğine gönderilen yazı da ise bu düşüncenin "pek becâ" (yerinde) bulunduğu söylenerek, yalnız padişah adına henüz İstanbul'da iki minareli bir cami yapılmamış olduğundan cami için keşif defteri hazırlanırken minare sayısı hakkında herhangi bir görüş belirtilmemesi istenmektedir [Bak: Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Sadaret Mektubi Kalemi (A. MKT. MHM), 274/45]. Bilindiği gibi Osmanlı döneminde iki minareli camiler sadece padişah ve ailesi adına yapılabilmekteydi. Bu camiin inşaât masraflarında kullanılmak üzere kale civarındaki devlete ait bazı arazilerin satılması da kayıtlarda mevcuttur (BOA., A.MKT.MHM., 284/37).

Bu iki belgenin dışında 1873 senesine kadar arşiv kayıtlarında Samsun Büyük Camii hakkında herhangi bir belgeye ulaşamadım. Bununla beraber sonraki birçok belgede 1870 yangınında Samsun Cami-i Kebiri'nin (Büyük Cami) de yandığından bahsedildiğine göre, cami inşaatı gündeme gelmesinin akabinde kısa sürede tamamlanmış olmalıdır. Muhtemel ki Pertevniyal Valide Sultanın, camiye ismini verdirecek katkıları da bu dönemde gerçekleşmiş olmalıdır.

Mayıs 1873 tarihinde Sadrazamlık makamından Maliye ve Evkaf (Vakıflar) Nezaretleri (bakanlıkları)'ne yazılan bir yazıda ise,  Samsun'da 1870 yılında yaşanan büyük yangında, kale içindeki Cami-i Kebir'in de yanmış olduğu, bu camiin kendine mahsus vakfı ve geliri de olmadığından masraflarının hazine tarafından tesviyesi ile padişah adına kesme taştan bir cami yapılmasının umum ahali adına gönderilen bir dilekçe ile talep olunduğu belirtilmektedir (BOA, A. MKT. MHM., 455/9). Bundan yaklaşık bir ay sonra yine Sadaretten, Maliye ve Evkaf Nezaretleri ile Canik Mutasarrıflığına yazılan bir yazıda cami inşaatının "kış gelmeden arkasının alınması" vurgulanmaktadır (A. MKT. MHM. 455/55).

Ne var ki Samsun Cami-i Kebiri'nin inşaatı üzerine çok karlar yağmış, aradan dokuz yıl geçmiş olmasına rağmen arkası hâlâ alınamamıştır. 1892 yılına gelindiğinde bütün gelirler tükenmiş fakat cami inşaatının sadece dört duvarı ve son cemaat yeri tamamlanabilmiştir. Gelir gider hesabı da halka arz edilmediği için zihinlerdeki kuşkular oluşmuş ve yeni bir yardım kampanyası da bu yüzden başlatılamamıştır.

Nihayet Samsun sancağının da kendisine bağlı olduğu Trabzon Valisi duruma el koymuştur. Samsun Redif Kumandanı Ferik Hüseyin Fevzi Paşa'nın başkanlığı altında bir komisyon kurularak durumun incelenmeye tâbi tutulmuştur. Çıkan netice maalesef ki üzücüdür; muamelelerin baştan sona kadar suistimal içinde yürütüldüğü ortaya çıkmıştır. Gerek devlet tarafından yapılan ana ödeme ve gerekse ahali yardımların da birçok kayıplar tespit edilmiştir.

Ancak yarım bırakılmasının uygun olmayacağı ve aynı zamanda padişahın adına da yakışmayacağı gerekçesiyle Trabzon Valisi Sırrı Paşa, bundan sonra gerekecek olan meblağın Samsundaki vakıf köyleri öşür bedeli (ürünlerden genellikle % 10 oranında alınan vergi)'ne mahsuben Evkaf Nezâreti'nce karşılanmasına dair İstanbul'a yazdığı Haziran 1883 tarihli yazısında, "İslamiyet ve insaniyet adına" müsaade istemektedir.

Vali tarafından İstanbul'a gönderilen bu yazından anlaşıldığına göre cami için o zamana kadar 350 bin'i devlet hazinesinden, 200 bin'i Evkâf Nezareti hazinesinden ve 144.370 kuruşu da ahalinin yardımlarından olmak üzere toplam 700 bin kuruşa yakın para harcanmıştır. Bu harcamalar yazıya iliştirilen bir defterde de ayrıntılı olarak gösterilmiştir. Harcamalar ve o zamanın para değeri hakkında bir fikir vermesi için birkaç örnek vermek gerekirse; dahili döşemeler için 11790 kr., demir kafesler için 8106 kr., iç sıvaları içinse 7323 kr. masraf yapılmıştır. Defterde bu rakamlara ayrıntılı olarak yer verilirken yapılan iş kalemleri de bütün ayrıntıları ile zikredilmiştir. Mesela temel tabanına taş kum ve kireçten oluşan harç dökülmeden önce pelit ağacından kazıklar kakılmış, yine pelitten ızgaralar döşenmıştir. Belgeler arasında camiye ait ayrıca bir de röleve bulunmaktadır (BOA, Y.PRK, 5/101)

Samsun büyük camiinin bitiş tarihi 1884 yılı olarak kaydedilmiş olduğuna göre Trabzon Valisi paşa'nın bu isteği yerine getirilmiş ve bu komisyon tarafından Samsun Cami-i Kebiri tamamlanmıştır. Samsun büyük cami ile ilgili ulaştığım en son tarihli belge ise Haziran 1901 tarihini taşımakta ve Cami civarında ahali çocuklarından Kuran hafızı yetiştirmek maksadıyla yine ahali yardımları ile tamiri tamamlanan  iki katlı vakıf mektebinin hizmete girdiğine dairdir (BOA., DH. MKT. 2504/2)

/Mümin YILDIZTAŞ
25.06.2008
myildiztas@mynet.com  

Mert Irmağı Kıyısında Piknik Keyfi


Osmanlı yıllıklarında Samsun kasabasının eğlence ve mesire alanı olarak bahsedilen Mert ırmağı kıyıları son yıllarda aynı niteliğini tekrar kazanmaya başladı. Bilhassa deniz kenarlarındaki iç içe eğlence ve dinlence anlayışına sıcak bakmayan aileler dinlenme alanı olarak buraları tercih ediyorlar. Çorak köyü altlarından itibaren başlayan bu piknik alanları Demirciköy, Kızıloğlak ve Avdan köylerinin Mert ırmağına sahil olan bölgelerinde yoğunlaşıyor. Özellikle hafta sonları bu bölgelerdeki çınar ağaçlarının gölgelerine kilimlerini seren Samsunlular tabiatla iç içe olmanın keyfini çıkarıyorlar.

Sabah kahvaltısı ve mangal KeyfiDoğrusu bu alan henüz ticarî olarak değerlendirilemiyor. Bir çok piknik alanında görülen kahvaltılık taze tereğağ, köy peyniri, yufka, yoğurt, süt gibi ürünlerin satışı henüz bu güzergahta yok. Bence, yine de siz kahvaltınızı yarım saat erteleyerek piknik alanında yapmayı tercih edin. Ama bunun için güneşin iyice yükselmiş olmaması gerekli. Kahvaltı sofranızın görünmeyen çeşidi bol oksijen olacaktır. Erken geldiyseniz mangal yakmak için acele etmeyin. Çünkü günü doyasıya yaşayacaksınız. Biraz yürüyüş yapın. Suyun akışını izleyin. Hatta yanınıza oltanızı aldıysanız yüz metre ilerideki gölde şansınızı bile deneyebilirsiniz.

Üç çeşit balık
Kontrolsüz bir şekilde elektro-şok ve dinamitleme yöntemleriyle yapılan balık katliamlarına rağmen Mert ırmağında halen üç çeşit balık türü görülebilmektedir. Gelecek nesillerin bu tabiat parçasından yararlanma hakkı olduğu bilincinde olan Samsunlular, bu çeşit avlanma yöntemlerine başvurmadan olta ve serpme gibi basit av araçlarıyla burada eğlenceli vakit geçirebilirler. .

Aman dikkat!
Aman dikkat. Çünkü Mert ırmağı aynı zamanda çok tehlikeli. Hemen hemen iki-üç yüz metrede bir ırmağın kıvrım yerlerinde oluşan küçük göller bazen oldukça tehlikeli olabiliyor. Bir önceki göl yarı bele kadar gelirken biraz ilerideki, bazen misafirlere zor anlar yaşatabilir. Hatta zaman zaman ölümle neticelen vakıalara bile son yıllarda oldukça sık rastlanıyor. Eğer yüzme bilmiyorsanız ya da iyi yüzen birisi sizin için bu gölün derinliğini test etmemişse aman girmeyin. Çünkü ilk attığınız adımda su dizinize gelmişse, ikincisi size tehlike yaşatacak derinlikte olabilir. O yüzden aman dikkat.

Şeftali ağaçları
Mert ırmağı kenarlarında yoğunlaşan şeftali bahçeleri Çorak köyünden başlayarak Demirciköy, Kızıloğlak, Avdan ve Demircisu köylerinin en önemli geçim kaynağıdır. Samsun şeftalisinin en lezzetlisi bu bölgede olur. Mert ırmağı boylarını piknik için tercih edenlerin dikkat edeceği bir husus da bu şeftali bahçelerine izinsiz girmemeleri olmalı. Şeftali üreticileri yılın on iki ayı aralıksız emek verdikleri ürünleri hususunda davetsiz misafirlere hayli kıskanç davranıyorlar. Ama bahçeden satış yapan üreticiler de yok değil. Bu da meyveyi dalından kopar kopmaz yemeyi ayrıcalık kabul edenler için kaçırılmaması gereken bir fırsat. Haziran ayının ikinci yarısından itibaren olgunlaşmaya başlayan buralardaki şeftali ağaçlarından Eylül ortalarına kadar ürün alınabiliyor.

GSM operatörlerinin dikkatine!
Özellikle haftasonları binlerce kişinin piknik yaptığı bu alanlarda en çok ihtiyaç duyulan nesne cep telefonu. Yurdun her köşesine hizmet götürdüklerini, doğudaki en ücra köşelerde bile iletişim hizmeti sunduklarını reklam eden GSM şirketleri maalesef Samsunun hemen 10-15 km. mesafesindeki bu piknik alanlarını unutmuş durumdalar. Bu bölgeler, hiçbir cep telefonu vericisinin kapsama alanı içerisine girmiyor. Bence buraların müdavimleri bu alanda da iletişime ihtiyaç duyabileceklerini düşünerek Turkcell, Avea ve Vodafon şirketlerinin Samsun temsilciliklerini rahatsız etmeliler. Yada cep telefonu şirketleri bu yazıyı dikkate almalılar.
Güzel günler temennisiyle,
/Mümin YILDIZTAŞ
02.06.2008
myildiztas@mynet.com  

17 Mart 2007 Cumartesi

Atatürk Ataköyü Ziyaret Etmedi.



Badırlı Köyümüz İnternette! (Birilerini İlgilendiriyor.)


Türk Milli Mücadele tarihini anlatan eserlerin hemen hemen tümü Mustafa Kemal Paşa'nın Samsun'dan Havza'ya gitmek üzere ayrıldıktan sonra uğradığı bir köyden bahsederler. Paşa, bu köyde bir süre istirahat etmiş ve köyün ileri gelenleri ile fikir alış verişinde bulunmuştur. Yakın zamanlara kadar Badırlı adı ile bilinen bu köy, artık resmi kayıtlarda "Ataköy Mahallesi" olarak zikredilmektedir. Bundan yirmi- otuz sene sonra ise insanlar Atatürk'ün ziyaret ettiği Badırlı Köyü'nü sadece tarih kitaplarında okuyabileceklerdir. Badırlı istikametini gösteren ne bir tabela ne de bir güncel kayıt kalacaktır. Çünkü Badırlı, artık Türkiye'deki yüzlerce Ataköy'den biri olmuştur.

Bu isim değişikliği 80 ihtilalcilerinin "kırk yıllık Kâni'yi Yani yapma" sevdalarının bir neticesi idi. Hatırlayanlar vardır; O yıllarda bir çok köy, kasaba hatta kaza merkezlerinin adları bir takım uyduruk isimlere tahvil edilmişti. Bu baylar öyle hızlıydılar ki, öz be öz Türkçe köy isimlerini bile anlamını bilmediklerinden Türkçe olmadığı gerekçesiyle bir çırpıda değiştirebilmişlerdi. Maalesef bizim Badırlı da o yıllarda bu furyadan nasibini alan köyler arasına girdi. Oysa Badırlı, en az 500 yıllık Türkçe isimli bir Türk köyü idi. Osmanlı Devleti'nin 1530 senesi kayıtlarında bu köy buna yakın bir şekilde teleffuz ediliyordu. "Bedirli" ve "Aşağı Bedirli" olmak üzere iki mahallesi olan köyde 10'u Aşağı Bedirli de olmak üzere 37 hane bulunmaktaydı (bak: 387 Numaralı Muhasebe-i Vilâyet-i Karaman ve Rûm Defteri (937/1530) II, Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı Yayınları, Ankara 1997, s. 660).

Son düzenlemelerle köy vasfını yitirip  şehrin bir parçası haline gelen Badırlıyı ziyaret eden Gazi Belediye Başkanı Süleyman Kaldırım, “Bu mahallemizin tarihi bir özelliği var. Kurtuluş mücadelesinin başladığı bir mahallemizdir. Halen o anın tanıklarının yaşadığı mahallemize yapılabilecek her türlü çalışmayı yapmaya hazırız” ifadelerini kullanmıştır.

Sayın başkan bu mahalleye hakikaten bir hizmet yapmak istiyorsa buranın adını eski haline getirmekle başlamalıdır. Belki de bu iş kendi yetkisinde olmayabilir; Ama girişimleri mutlaka etkili olacaktır. Bu tarihi Türk köyü bundan böyle" Badırlı köyü Mahallesi" olarak tescillenmelidir.
 /Mümin YILDIZTAŞ

Samsun İçin El Ele, Gönül Gönüle




(Sevgili Ahmet Seven'in  "Samsun için el ele gönül gönüle…"  çağrısına şimdilik bu yazımla el veriyorum)

Her şeyin devletten beklendiği ve her şeyin devlet için devlet tarafından yapıldığı 70'li yıllarda Samsun, sebze ve meyve ambarı, tütünü, fındığı, tahılı ile tam bir tarım cenneti, kara, deniz ve demiryolu bağlantılarıyla ülkemizde bir kesişim noktası olma özellikleriyle Karadeniz'in birincisi, Türkiye'nin bir incisiydi.

Evet, devlet o yıllarda Samsunun bu özelliklerini fark etti ve Türkiye’nin diğer bölgelerinden topladığı vergilerle buraya yatırımlar yaptı; Tütün fabrikaları, bakır işletmeleri, azot üretim tesisleri kurdu. O nedenle 1970 ve '80'li yıllarda ilimiz bir işçi cenneti haline geldi. Bu, aynı zamanda dahilî ticaretin canlanması esnafın müşterilerini daha bir güler yüzle karşılaması demekti. Yeni yeni dükkanlar, mağazalar açılması, küçük sanayi sitesinde işlerin bir o kadar canlanması anlamını taşıyordu. Kültürel bir canlanmayı da getirdi bu hareketlilik. Yeni okullar ve kocaman bir üniveritemiz oldu bu yılların bereketi sayesinde. Fakat bu yatırımlar ve akabindeki gelişmeler planlı mıydı? İşte devlet işin burasını unutmuştu. Kısa zamanda demografik bir değişim yaşandı Samsunda. Göç, aldı başını gitti. Samsun'un kasabalarından köylerinden, civar şehir ve kazalardan ilimize oluk oluk nüfus aktı. 100. Yıl Bulvarının alt kısmında birer ikişer katlı, bahçesi olan evlerden oluşan birkaç mahallelik Samsun, şehirleşmenin en çirkin örneklerini vererek, yirmi-yirmibeş yıl içerisinde "büyükşehir" hüviyetini kazandı. Plansız yapılar, gece kondular, alt yapısı olmayan mahalleler aldı başını gitti.

Oysa tam anlamıyla bir anfitiyatro görünümüyle Allah o kadar güzel bir coğrafya bahşetmişti ki beldemize. Samsun sırtlarında bahsettiğimiz yıllarda oluşan Selahiye, Gökçeoğlu, Zeytinlik, Kadıköy, Reşadiye, Fatih, İlyasköy, Cezaevi ve Belediye evleri, şimdiki gecekondu görünümü yerine, yeşil alanı bol, geniş sokaklarda herkesin rahat yürüyeceği geniş kaldırımlar, trafiğin altüst olmayacağı kocaman caddeler, park ve bahçeleri olan, bir birinin önünü kapatmayacak ve denizi görebilecek surette tasarlanmış yapılar, alışveriş merkezleri olan mahalleler olarak planlanabilirdi.

Aslında bunlar sıfıra yakın bir maliyetle olabilecek işlerdi. Yani o yıllarda Samsunun geleceğine yapılabilecek en önemli yatırım sadece iyi bir imar planıydı. Bu şekilde "önünü görebilen" bir kentte tabi ki insanlar gözlerini daha ileriki ufuklarda dikebilecek, modernitenin her şeyin devletten beklemek olmadığını anlayacaktı. Güzel bir şehirde yaşamak, insanlara "şehirlilik" bilincini kazandıracaktı. Herkes Samsun’da oturduğunu ve Samsun’lu olduğunu gururla söyleyecekti. Yani eski köy ve kasabası artık onun için özlem duyulacak bir yer değil, nostaljik bir anlam ifade edecekti. Ama bu olmadı... Önce "üç kuruşu bir araya getirebilenler" uzaklaştı bu kentten. Halinden şikayetçi diğer illerimizde olduğu gibi, bizim hemşehrilerimiz de yatırım için en uygun yerin İstanbul ya da İzmit olduğunu düşündü.

Ya şimdi?

Şimdi malum; devletin, devlet olmanın gerçek anlamını eksik kavradığı 80'li yılların ikinci yarısından sonra, ilimizden elini eteğini çekmeğe başlaması, Tekel, Bakır, Azot fabrikalarını bilinen duruma getirmesi, Fındık ve Tütün sektörünü sınırlandırması, ve bunları da hep bir anda yapması, üstüne üstlük "eski namına bakarak" teşvik kapsamı haricinde tutması, Samsun’umuzu bu hallara düşürdü. Bu sayede kahvehaneler, birahaneler çay ocakları, ganyan ve loto bayilikleri, en çok iş yeri açmak üzere ruhsat talebinde bulunulan alanlar, köşe başları, elektrik direklerinin dipleri gençlerin "iki laklak" yapacakları buluşma noktaları haline geldi. Azot'tan emekli babasının, Tekel'den emekli annesinin vereceği harçlıkla kahvehanede akşamlayan ve hiçbir iş tutmadan 30-35 yaşına geldiği halde evlenememiş, ya da evini geçindiremediğinden boşanmış yüzlerce, binlerce genç görebilirsiniz Samsun'da. Yani işsizlik kol geziyor bu kentte.

Peki ne olmalı?

Olması gerekene aslında yön verecek pozisyonda değilim. Ancak şunu öneriyorum; Acilen konu ile ilgili sempozyumlar, istişare toplantıları yapılmalı; Bilim adamlarına, işin uzmanlarına konunun tartışacağı ortamlar ve imkanlar sunulmalı. Sivil toplum kuruluşları mı yapar, üniversite mi ya da yine devletten mi beklenir de vilâyet ya da belediye böyle organizasyonlara girişir, ama bu mutlaka yapılmalı. Belki de bu saydığım tüm müesseseler hep bir anda işin üzerine eğilmeli ve gündemde tutmalı konuyu. Bu yapılırken Samsun'da yaşayan ya da Samsun dışındaki hemşehrimiz veya Türkiyeli hatta dünyalı buraya yatırım yapabilecek, bu kentte taş taş üstüne koyabilecek kim varsa davet edilmeli, davetliler tartışmalara veya neticenin bir yerine mutlaka dahil edilmeli. Ayrıca bir takip birimi oluşturup sempozyum ya da istişarelerden çıkan sonuçlar takip edilmeli.

Evet, Samsun sebze ve meyve ambarı, tütünü, fındığı, tahılı ile tam bir tarım cenneti, kara, deniz ve demiryolu bağlantılarıyla Türkiye'nin kesişim noktası....

Selam ve sevgilerimle,

/Mümin YILDIZTAŞ

Şu Samsun'un Evleri



Fotoğrafwww.gazi-bld.gov.tr

Yüzlerce yıllık bir medeniyetin öncülük ve önderliğini yapmış milletin temsilcileriyiz. Öyle ki her alanda bir üslup oluşturacak kadar, hatta bu medeniyetin dışında kalanlara bile bir şeyler verebilecek kadar uzun sürmüş bu vasfımız. Sanatta edebiyatta mimarîde giyimde ve her alanda...

Aslında söyleyeceklerim geçmişe özlem manasında da değil. Ama şunu belirtmeliyim. Paris dahil Avrupa’nın bir çok merkezinde Osmanlı tarzı giyimin moda olduğu, Türk tipi hamamların dünyanın her yanına bu coğrafyadan yayıldığı, özgün mimarî tarzıyla örnek kabul edildiği devirler aslında fazla da geride değil. Her alanda yaşanan soysuzlaşma süreci maalesef mimarîde de hiç zorlanmadan kendini ortaya koyuyor. Bu soysuzlaşma tabirinden kimse alınmasın lütfen. Kusura da kalmasın. Geçmişinden kopuk bir hayat tarzını tercih etmeğe başka ne denilebilir ki. Eğer millet olarak özgün bir giyim tarzın yok, sanat anlayışın değişmiş, sadece parlayan cisimleri güzellik olarak kabul eder hâle gelmişsen, beyin ve ruhu bir tarafa bırakmışsan bunu hangi terim ve tabirle özetleyebilirsin ki.

Boğaziçi, sivil mimarîmizin en gözde yapılarını hâlâ muhafaza edebilen ender bölgelerimizden biri olarak kalmış çok şükür. Safranbolu, Mudurnu gibi Anadolu'daki bazı kasabalarımızda bu özellikleriyle ön plana çıkmıyor. Bununla beraber şehirlerimizin bazı bölgelerinde de görebileceğimiz eski Türk evleri zamanla dalga geçer gibi dimdik ayakta. Asaletlerini hâlâ muhafaza ediyorlar. Aman ne olur, bahsettiğim beldeleri görme imkanınız yoksa Samsun’umuzun Saitbey Mahallesi'nde olduğu gibi kurtarılmayı bekleyen tarihî evlerimizi, komşu köşegen evlerle bir kıyaslayın lütfen. İbret için yapın bunu.

Kıyaslamaya şehrimizin sahilinden de başlayabilirsiniz. Samsun Kültür Merkezinin yanından mesela. Hani gökyüzüne otoban inşaatı başlamışta yarıda kalmış gibi duran ucûbe binadan. Oradan biraz gelin, Büyük camiye bir bakın. Sonra biraz içerde kalan ve her yeri şimdiden dökülmeye başlamış olan site camiini hatırlayın. Bir de bu iki camiye ibadet için gittiğinizde hangisinin avlusundan çıkarken kendinizi daha huzurlu bulduğunuzu. Oradan gelin Samsun vilayet binalarının olduğu yere. Karşı karşıya duran iki vilayet binasından hangisini sahipleneceğinizi tahmin edebiliyorum. Bence eskilerin tabiriyle "gaz tenekesi" gibi duran yenisi değil sizin sahiplendiğiniz. Bildim değil mi? Özelliklerini anlatıp ta zihninizi meşgul ettiğime bile değmez.

Eğer Samsun’da ikamet ediyorsanız, Çiftlik caddesi üzerindeki ve bu caddenin alt kısmında kalan eski yapılara da ara sıra bakmalısınız!...  İbret olur.... Hatta yanınızda çocuklarınız varsa onlara da söylemekten çekinmeyiniz; "Bizim dönemimizde güzelim mimarî tarzımızı işte böyle soysuzlaştırdık" demekten lütfen gocunmayınız. Ola ki çocuklarınız bu memleketi bu soysuzlaşmadan kurtarmak, aslına rucû ettirmek için bir şeyler yapacağına dair verdiği sözü aklının bir köşesine not eder.

Son zamanlarda yapılmış iki yapının görüntülerini inceledim. Biri Japon Millî Arşivi'ne ait bir bina, diğeri ise meşhur Burc el-arab, Dubâi'de. İlkinde klasik Japon mîmârisini yakalamak için fazla zorlanmadığımı, ikincisinde ise geleneksel Arap üslûbunu ilk bakışta hissettiren bir yapının dünyanın yedi yıldızlı tek oteli olmasına engel teşkîl etmediğini fark ettim. Fark ettim de bizim kibrit kutusu gibi, gaz tenekesi gibi duran yapılarımıza kahroldum.

Neyse ki hâlâ öğünebildiğimiz bir geçmişimiz var. Zaten Türk’üz ve öğünüyoruz. Cumhuriyetimizin bin yıl daha yaşayacağına da kuşkumuz yok. Zaman gelir bir şeyler değişir belki....

/Mümin YILDIZTAŞ 


Not. Bu kıymetli görüşlerini sizlerle paylaşmama müsaade ettiği için Sayın Mümin YILDIZTAŞ’a sonsuz teşekkür ediyorum. Sağolsun