29 Mayıs 2013 Çarşamba

Vahdettin Atatürk'ü Neden Anadolu'ya Gönderdi

Kurtuluş Savaşı'nın büyük onurunu Atatürk'e layık görmeyen şaşkınlar, 1929 yılından beri tarihi "eğip bükerek", belgeleri çarpıtarak ve beyinleri yıkayarak "Kurtuluş Savaşı'nı Vahdettin'in başlattığını" iddia etmişlerdir.

Her şey aslında tescilli bir Atatürk düşmanı olan Mevlanzade Rıfat'ın başının altından çıkmıştır. 1929 yılında kaleme aldığı Türkiye İnkılabı'nın İç Yüzü adlı kitabında, "VI. Mehmet Vahdettin Han, Anadolu'da Milli bir kuvvet hazırlamayı düşünmüş ve bu kuvveti meydana getirmek için yakınında bulunanların telkini ile yaverlerinden Mustafa Kemal Paşa'yı geniş bir yetki ve özel bir talimatla galip devletlerin İstanbul'da bulunan temsilcilerinin bilgisi dışında gizlice Anadolu'ya göndermiştir." demiştir. 1 Turgut Özakman'ın haklı olarak "yalan, yanlış ve martaval yığını" olarak adlandırdığı bu kitabı kaynak olarak kullanan Necip Fazıl, Kadir Mısıroğlu, Nihal Atsız, Hasan Hüseyin Ceylan, Vehbi Vakkasoğlu gibi Vahdettinci yazarlar, Türk toplumunun gözünün içine baka baka yalan söylemişlerdir.

Tarihi yeniden yazan Vahdettinci yazarlar, "Kurtuluş Savaşı'nı Vahdettin başlattı" diyebilmek için Vahdettin'in sözüm ona gizli bir planı olduğunu ileri sürmüşlerdir. K. Mısıroğlu bu planı şöyle açıklamıştır: "İstanbul ve Ankara iki hasım (düşman) pozunda, karşı karşıya olacaktır. Bu oyun düşmana karşı Anadolu ile el ele, bir siyasi komplo, bir ince politika olarak başlatılmış, Padişah ve İstanbul Hükümeti, bu oyunu büyük bir ciddiyet ve teatral bir kudretle oynamışlardır." 2

Mısıroğlu'nun bu iddiasına Turgut Özakman şu soruyla karşılık vermiştir: "Ama o fetvalar, o isyanlar, o Anzavur, o milliyetçileri tepelemek için İngilizlere türlü türlü önerilerde bulunmalar, bunlarla ilgili binlerce belge, tanık, Vahdettin'in kendi itirafları filan nedir? Eğer bu oyunsa buna olsa olsa Kanlı Nigar oyunu denilebilir." 3

Mevlanzade Rıfat, K. Mısıroğlu, H. Hüseyin Ceylan, N. Fazıl Kısakürek gibi Vahdettinci yazarlara göre Padişah Vahdettin, Kurtuluş Savaşı'nı başlatması için "göstermelik" bir görevle ve geniş yetkilerle Mustafa Kemal Atatürk'ü Anadolu'ya göndermiştir. Bu Vahdettinci yazarların, hiçbir somut belgeye dayanmadan, üstelik de Padişah Vahdettin'in, Damat Ferit ve İngilizlerle birlikte Milli hareketi yok etmek için yapıp ettikleri ortadayken böyle bir tez ileri sürebilmeleri cidden "komik" bir durumdur. İşte bu komikliğin farkında olan bu Vahdettinci yazarlar, söz konusu "güdük" tezlerini kanıtlamak için birtakım tanıklıklara, anılara dayanmışlardır.

Bu tanıklar şunlardır: Mütareke dönemi polislerinden Radi Azmi Yeğen, Fevzi Çakmak'ın eşi Fıtnat Çakmak, Erzurum Kongresi Sivas Delegesi Fazlullah Moran, Atatürk'ün silah arkadaşlarından Refet Bele, Abdülaziz'in torunlarından Şehzade Mahmut Şevket Efendi, Çankaya Köşkü garsonlarından Cemal Granda. Ayrıca Nihal Atsız ve Necip Fazıl'ın "öteden beriden duyduklarını" iddia ettikleri bir takım dedikodular... Bu anıları tek tek analiz eden Turgut Özakman, bir kısmının uydurma, bir kısmının çarpıtma, bir kısmının da mantık hatalarıyla dolu yakıştırmalardan ibaret olduğunu bütün delilleriyle gözler önüne sermiştir. 4

Şimdi bu "komik" ve "güdük" yalanı deşifre edelim.

"Vahdettin, Kurtuluş Savaşı'nı başlatmak için Mustafa Kemal'i Anadolu'ya gönderdi!" diyen Vahdettinci yazarları yine bizzat Vahdettin yalanlamıştır. Şöyle ki, Vahdettin, 1923'te Mekke'de yayınladığı beyannamede Atatürk'ü, Kurtuluş Savaşı'nı başlatması için seçerek Anadolu'ya göndermediğini, "Mustafa Kemal'i Anadolu'ya gönderen kabineye uydum" diyerek itiraf etmiştir. 5

Ayrıca Vahdettin'e çok yakın olan Başkatip Ali Fuat Bey de anılarında Vahdettin'in Kurtuluş Savaşı'nı planladığına yönelik en ufak bir bilgi kırıntısına bile yer vermemiştir. 6

Anılarında Vahdettin'le ilgili çok küçük ayrıntılara bile yer veren Ali Fuat Bey'in böyle önemli bir noktayı kaçırması imkansızdır.

Son zamanlarda "resmi tarih eleştirisi" adı altında bazı tarihçiler ve yazarlar yeniden bu "güdük tezi" dillendirmeye başlamışlardır. Örneğin Murat Bardakçı, Vahdettin'i anlattığı "Şahbaba" adlı kitabında "Atatürk'ü, Vahdettin'in Anadolu'ya gönderdiğini" kanıtlamak için birçok belge yayınlamıştır.

Bardakçı'nın "yeni bir şey keşfetmiş gibi" davranması çok anlamsızdır; çünkü Atatürk'ü, Vahdettin'in Anadolu'ya gönderdiği zaten bilinen bir gerçektir. Bu gerçeği 1926 yılında bizzat Atatürk, Falih Rıfkı Atay'a açıklamıştır.

Atatürk, Damat Ferit Hükümeti'nin, Padişah Vahdettin'in ve İngilizlerin bilgisi dahilinde hatta "İngiliz vizesiyle" Anadolu'ya geçmiştir. Evet! Atatürk'ü Padişah Vahdettin Anadolu'ya göndermiştir! Burada kilit soru şudur? Peki ama niye göndermiştir? Git Kurtuluş Savaşı'nı başlat, düşmanla savaş diye mi? Yoksa git, bölgedeki karışıklıkları önle, asayişi sağla diye mi?

Cevap bulunması gereken soru "Atatürk'ü kim gönderdi?" sorusu değil, "Atatürk niye gönderildi?" sorusudur.

Vahdettin, Atatürk'ün Anadolu'ya gönderilmesindeki son halkadır. Her şey İngilizlerin isteğiyle başlamıştır. Atatürk, kabinedeki ve genelkurmaydaki nüfuzlu arkadaşlarını devreye sokarak atamasını yaptırmış, yetkilerini genişletmiş, Damat Ferit'i ikna ederek ve stratejik hamlelerle İngilizleri "uyutarak", Anadolu'ya geçmeyi başarmıştır. Vahdettin, sonradan bizzat itiraf ettiği gibi, hükümetin yaptığı atamayı sadece onaylamıştır; hepsi bu!

Şimdi bütün bu süreci adım adım izleyelim:

İNGİLİZLERİN İSTEĞİ

Mondros Ateşkes Antlaşması'nın 7. Maddesi'ne göre, "Karışıklık çıkan yerler İtilaf devletleri tarafından işgal edilecektir". Bu maddeye dayanarak Anadolu'da birçok yeri işgal eden İtilaf devletleri, "karışıklık çıkmaması" konusunda birçok kere ağır bir dille hükümeti uyarmıştır. İngilizlerin emperyalist emelleri açısından Karadeniz bölgesi ve Kafkaslar çok önemlidir; çünkü Kafkaslardaki doğal kaynakları ve Hindistan ticaret yolunu kontrol etmenin biricik yolu bu bölgeyi kontrol etmektir. Kafkaslara ve Güney Asya'ya açılan bir koridor durumundaki Karadeniz bölgesi ve Karadeniz limanları İngilizleri çok fazla ilgilendirmektedir. Bu nedenle İngilizler, 26 Aralık 1919'da Batum'u işgal etmişler ve o bölgedeki 9. Ordu'nun terhisi ve silahların teslimi işlerinin yavaş gittiği gerekçesiyle bu ordunun komutanı Yakup Şevki Paşa'nın görevinden uzaklaştırılıp, yerine emirleri uygulayacak birinin getirilmesini istemişlerdir. 7

İstanbul hükümeti hiç zaman kaybetmeden İngilizlerin bu isteğini yerine getirmiştir. İngilizler, Ermenilerin yaşadığı doğudaki altı ille de özel olarak ilgilenmişlerdir; çünkü Mondros Ateşkes Antlaşması'nın 24. maddesine göre bir karışıklık durumunda oralar işgal edilebilecektir.

İngilizler, Mondros Ateşkes Antlaşmasından hemen sonra Kafkaslardan, Doğu illerinden ve Karadeniz'de özellikle Samsun'dan şikayet etmeye başlamışlardır. Mütareke döneminin en huzursuz ve karışık yerlerinden biri Samsun'dur. Bu karışıklığın temel nedeni bölgenin etnik yapısı ve Pontus Rum çetelerinin faaliyetleridir. Rum çetelerine karşı kurulan Türk çetelerinin çatışmaları, mütarekenin başından beri İngilizlerin dikkatini çekmiştir. 8

İngiliz Calthorpe ve Amet 1918 Kasım sonlarında, "Samsun'da mütareke hükümlerinin henüz uygulanmamış olduğunu ve Hıristiyanları toptan öldürmek için Müslüman ahalinin silahlandırıldığını" iddia etmişlerdir. 9

Ocak'ta Amerikan Tobacco Company, Londra'ya gönderdiği bir raporda "Bütün Müslümanların ve özellikle köylülerin silahlandırıldığını" bildirmiştir. Bunun üzerine Forcign Office, "Bu durumun gemi veya silah gönderilerek düzeltilmesi için gerekli tedbirin alınıp alınamayacağını" sormuştur.Bu soruya Webb, 13 Ocak'ta, "Normal şartlara dönüş için bütün bölgenin tamamıyla silahsızlandırılması gereklidir. Bu da ancak büyük bir askeri kuvvetle yapılabilir"şeklinde cevap vermiştir. 10

Bunun üzerine İngilizler, 9 Mart 1919'da Samsun'a 200 kişilik küçük bir askeri birlik çıkarmışlar, 50 kişilik bir müfrezeyi de Merzifon'a göndermişlerdir. 11

Ayrıca Teğmen Perring ve Yüzbaşı Hurst de incelemelerde bulunmak için bölgeye gönderilmiştir. 12

İngilizlerin Samsun'a asker çıkarmaları bölge halkının tepkisini çekmiş, 17/18 Mart 1919 gecesi Makineli Tüfek Bölüğü'ne bağlı Teğmen Hamdi Bey, askerleriyle birlikte dağa çıkmıştır. 13

Teğmen Hamdi Bey'in mücadele etmek için dağa çıkması İngilizler açısından bardağı taşıran son damla olmuş, İngiliz yetkililer, hükümetin bir an önce bölgede asayişi sağlamasını, aksi halde meydana gelecek olayların sonucuna katlanması gerekeceğini belirtmiştir.

İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Calthorpe, 21 Nisan 1919'da Osmanlı Harbiye Nazırlığı'na bir nota vermiştir. Notanın içeriği şöyledir:

1- Erzurum, Erzincan, Bayburt ve Sivas yörelerindeki ordunun terhis ve silahlarının toplanması işi çok yavaş gitmektedir.

2- Bu yörelerde, Kars'ta olduğu gibi baştan başa şuralar kurulmuştur.

3- Bu şuralar, ordunun denetimi altında asker toplamaktadır. Bu gelişmeler o bölgede yaşayan halkı rahatsız etmektedir.

4- Bu gelişmeler, Ermenistan hakkında verilecek karara karşı koymak için İttihatçı-Jön Türklerce örgütlenmektedir. 14

Bu İngiliz notasının sonunda Amiral Calthorp'e, "Gereken her türlü önlemin derhal alınmasını, ilgililere emir ve talimat verilmesini, yoksa işin ciddiyet kazanacağını" bildirmiştir. 15

Amiral Calthorpe, Sadrazam Damat Ferit'e gönderdiği resmi yazıyla yetinmemiş, Padişah Vahdettin'le de görüşerek, "Karadeniz'deki karışıkların bastırılması konusunda" ona da kesin uyarılarda bulunmuştur. Calthorpe, Vahdettin'e, "Yüksek yetkiler sahip askeri bir kurulun, başlarında yetenekli bir generalle derhal görev yerine giderek, o bölgedeki 9. Ordu'yu disiplin altına almasını" söylemiştir. 16

Aynı hafta içinde, 25 Nisan 1919 Cuma günü, İngiliz Komiser Vekili Amiral Webb de Sadrazam Damat Ferit'i ziyaret ederek aynı istekleri tekrarlamıştır. 17

Damat Ferit, İngiliz yetkililere, bu sorunun en kısa zamanda çözüleceğini bildirmiştir. 18

O günlerde Osmanlı yönetiminin en çok dikkat ettiği nokta Paris Barış Konferansı'nda Osmanlının aleyhine kullanılabilecek bir durumun oluşmamasıdır. Bu bakımdan özellikle İngilizlerin memnun olması çok önemlidir. Bu amaçla İngilizlerin 21 Nisan tarihli notasına uygun olarak Karadeniz ve Doğu Anadolu bölgelerinde asayişi sağlayacak önlemler alınmalıdır. Zaman kaybetmeden güçlü bir komutan bölgeye gönderilerek, asayiş sağlanmalı ve Paris Barış Konferansı öncesinde İngilizler memnun edilmelidir.

Sadrazam Damat Ferit ve Padişah Vahdettin işte bu düşünceler içinde Atatürk'ü 9. Ordu Müfettişi olarak Anadolu'ya göndermişlerdir.

Atatürk'e verilen görev ve yetkiler şunlardır:

1- Bölgedeki asayişin düzeltilmesi, asayişsizlik sebeplerinin saptanması.

2- Silah ve cephanenin biran önce toplattırılıp koruma altına alınması.

3- Şuralar varsa ve asker topluyorsa, bunun kesinlikle engellenmesi.

4- Şuraların kapatılması.

Görüldüğü gibi Padişah Vahdettin, Vahdettinci yazarların iddia ettiği gibi "durup dururken bir görev icat edip Atatürk'ü Anadolu'ya göndermiş" değildir; Vahdettin doğrudan doğruya İngilizlerin "notası" ve "isteği" üzerine harekete geçmiştir. Görev ve yetkilerden de anlaşılacağı gibi Atatürk'ten istenen ve beklenen Anadolu'da bir direniş başlatmak değil, tam tersine başlamış olan direnişleri etkisiz hale getirmektir.

Atatürk'e geniş yetkiler verildiği doğrudur. Ancak Vahdettinci yazarların, Vahdettin'in, Atatürk'e bu geniş yetkileri, "gizlice bütün yurtta direnişi örgütlemesi" amacıyla verdiği iddiaları yalandır. Çünkü bu yetkilerin geniş olmasının iki nedeni vardır.

Birincisi, 21 Nisan 1919 tarihli İngiliz notasında sadece Karadeniz bölgesinden değil doğu illerinden de söz edilmektedir. Yani yetkilerin geniş tutulmasının birinci nedeni, doğudan İngiliz notasıdır. İkincisi de bu yetkileri Genelkurmay İkinci Başkanı Kazım İnanç Paşa'yla yaptığı görüşme sonunda bizzat Atatürk genişletmiştir. 19

Atatürk'e mülki (idari) yetkiler verilmesinin nedeni ise, yine İngiliz notasında belirtilen "şuralara" son verebilmesi içindir. Atatürk'ün, bu sivil örgütlere son verebilmesi için, askerler dışında sivillere de emir verebilmesi gerekir.

Ayrıca Atatürk'ün Batı'ya ya da İç bölgelere değil de Karadeniz'e, doğuya gönderilmesi, onu gönderenlerin tamamen İngiliz istekleri doğrultusunda hareket ettiklerini kanıtlamaktadır. 20

Peki ama Vahdettin neden bu görev için Atatürk'ü seçmiştir? Neden Atatürk gönderilmiştir?

Öncelikle Atatürk'ü seçen Vahdettin değildir, kendisinin de bizzat itiraf ettiği gibi, Atatürk'ü hükümet bu göreve getirmiş, Vahdettin sadece bu atamayı onaylamıştır. Vahdettin bu atamayı neden onayladı? sorusuna cevap vermeden önce, Damat Ferit Hükümeti neden bu göreve

Atatürk'ü neden seçti? sorusuna cevap verelim

Bu konuda Atatürk'ün çabaları belirleyici olmuştur. İşgal İstanbul'unda bulunduğu 6 aylık sürede Atatürk'ün kafasının bir köşesinde hep Anadolu'ya geçerek "direniş" başlatma düşüncesi vardır. Bu amaçla İttihatçı yer altı örgütleriyle temas kurarak "Anadolu'ya gizli geçiş planı" üzerinde çalışmıştır.

Mim Mim Grubu'ndan Topkapılı Cambaz Mehmet, Karakol Cemiyeti'nden Yenibahçeli Şükrü Bey ve Yahya Kaptan gibi kişilerle İstanbul'da gizli görüşmeler yaparak "Gebze Kocaeli yolunun" kontrol edilmesini istemiştir. Yaveri Cevat Abbas Gürer, Atatürk'ün Gebze-Koacaeli yolu üzerinden gizlice Anadolu'ya geçmeyi düşündüğünü, bu konuda her türlü hazırlığı yaptığını belirtmiştir. 21

Bir taraftan Anadolu'ya "gizli geçiş planı" üzerinde çalışan Atatürk, diğer taraftan güvendiği arkadaşlarıyla Şişli'deki evde görüşmeler yaparak bir "kurtuluş planı" hazırlamıştır. İşte bu görüşmeler sırasında hükümetteki ve genelkurmaydaki nüfuzlu arkadaşlarını devreye sokarak müfettişlik görevini almayı başarmıştır. Şöyle ki, Atatürk yakın arkadaşlarından Ali Fuat Cebesoy'un babası İsmail Fazıl Paşa aracılığıyla Dahiliye Nazırı (İçişleri Bakanı) Mehmet Ali Bey'le tanışmış, ve birkaç kere Şişli'deki evde Mehmet Ali Bey'le görüşüp nabzını yoklamıştır. Daha sonra da Bahriye Nazırı (Denizcilik Bakanı) Avni Paşa'yla diyalog kurmuştur. Sonra da yaveri Cevat Abbas aracılığıyla Harbiye Nazırı Şakir Paşa'yla temas kurmuştur. Ayrıca daha önce değişik cephelerde birlikte mücadele ettiği Genelkurmay İkinci Başkanı Kazım İnanç Paşa'yla irtibata geçmiştir. İşte Atatürk, hükümetteki bu tanıdıklarını kullanarak Damat Ferit'e ulaşmıştır. İngilizlerin hükümete ültimatom verdiği günlerde Damat Ferit, "Acaba Anadolu'ya kimi göndersek?" diye düşünürken devreye giren Mehmet Ali Bey'in, Damat Ferit'e telkinleri sonrasında ve Avni Paşa, Şakir Paşa ve Kazım İnanç Paşa'nın onayıyla, görev Atatürk'e verilmiştir. Ancak Damat Ferit çok temkinlidir, önce Atatürk'le birkaç görüşme yapmış, hatta onu İngilizlere bile sormuş, hükümete ve padişaha bağlılığına kanaat getirince Atatürk'ü 9. Ordu Müfettişliği görevine getirmiştir. 22

Bu sırada Atatürk, genelkurmaydaki güvendiği arkadaşları Kazım Paşa ve Fevzi Paşa'dan yardım istemiştir.

Örneğin Fevzi Paşa, İngilizlere, bu karışıkları ancak Atatürk'ün önleyebileceği konusunda telkinlerde bulunmuştur. 23

Atatürk'ün İstanbul'da kaldığı 6 ay boyunca izlediği "stratejik İngiliz politikası" da buna eklenince, Atatürk'ün Anadolu'ya gönderilmesine İngilizler de itiraz etmemiş, hatta ona vize bile vermişlerdir.

Atatürk bu arada genelkurmayda Fevzi Paşa ve Cevat Paşa'yla gizli bir "üçlü görüşme" yaparak, Anadolu direnişi konusunda onlarla anlaşmıştır.

29 Nisan 1919 Salı günü Atatürk'e 9. Ordu Müfettişliği görevi verilmiştir. Atatürk genelkurmaya çağrıldığında görevin detaylarını öğrenmek için Genelkurmay İkinci Başkanı Kazım İnanç Paşa'yla görüşerek yetkilerini biraz daha genişletmeyi başarmıştır. Yetki belgesini cebine koyup Kazım İnanç Paşa'nın yanından çıkarkenki duygularını 1926 yılında Falih Rıfkı Atay'a, "Tarih bana öyle müsait şartlar hazırlamış ki, kendimi onların kucağında hissettiğim zaman ne kadar bahtiyarlık duydum, tarif edemem. Bakanlıktan çıkarken, heyecanımdan dudaklarımı ısırdığımı hatırlıyorum. Kafes açılmış, önümde geniş bir alem, kanatlarını çırparak uçmaya hazırlanan bir kuş gibi idim" diyerek anlatmıştır. 24

Harbiye Bakanlığı, Atatürk'ün Anadolu'ya atanması kararını 30 Nisan 1919'da Padişah Vahdettin'e arz etmiştir. 25 "Atatürk'ün 9. Ordu Müfettişliği'ne Tayini Hakkındaki İrade" aynı gün saraydan çıkmıştır. 26

Atatürk'ün Samsun'a gönderilmesiyle ilgili kararname 4 Mayıs 1919 Pazar günü Meclisi Vükela (Bakanlar Kurlu)'da görüşülüp kabul edilmiştir.

Şimdi de "Vahdettin Atatürk'ün bu göreve getirilmesini neden kabul etti?" sorusuna cevap verelim. Bu durumun belli başlı nedenlerini şöyle sıralamak mümkündür:

1- İngilizlerin çok önemsedikleri bu zor görevi Atatürk'ün yerine getirebileceğini düşünmesi: Vahdettin, askerlik geçmişindeki başarılardan dolayı Anadolu'da tanınan Atatürk'ün bu görevi kolayca yerine getireceğini düşünmüştür. Paris Barış Konferansı arifesinde işini şansa bırakmak istemeyen Vahdettin, İngilizlerin çok önem verdikleri bu görevi Atatürk'e vermeyi doğru bulmuştur.

2- Atatürk'ü tanıması ve ona güvenmesi: Vahdettin, 1917 Almanya gezisinden beri Atatürk'ü tanımaktadır. Atatürk o tarihten itibaren hep bir şekilde Vahdettin'in yanında olmuştur. Bir ara Padişahın "Fahri yaverliğini" yapmıştır. "Bir fahri yaveri hazreti şehriyarinin efendisine karşı isyan edebilmesi her ikisi için de (Vadettin ve Damat Ferit) tasavvur edilmeyecek bir şeydi". [27]

Ayrıca, Atatürk, 13 Kasım 1918'-de İstanbul'a geldikten sonra tam 8 kere Padişah Vahdettin'le görüşmüştür. Hatta bir ara Vahdettin'in kızı Sabiha Sultan'la evlenmesi gündeme gelmiştir. [28]

Bu nedenle az çok padişahın güvenini kazanmıştır.

3- Atatürk'ün İttihatçı Olmaması: 21 Nisan tarihli İngiliz ültimatomunda, doğudaki Ermeni karşıtı olayların, Ermeni karşıtı İttihatçı Jön Türklerce örgütlendiği belirtilmiştir. Bu

nedenle bu göreve getirilecek kişinin İttihatçı olmaması gereklidir. Ayrıca Padişah Vahdettin de İttihatçılara ve Enver Paşa'ya düşmandır. İşte bu noktada Atatürk'ün İttihatçı olmaması ve Enver Paşa'ya karşı olması, bu göreve getirilmesinde etkili olmuştur.

4- Alman karşıtlığı: Bir Alman karşıtı olan Padişah Vahdettin, Atatürk'ün de Almanya'ya sıcak bakmadığını bilmektedir. Özellikle katıksız bir İngiliz yanlısı olan Damat Ferit açısından Atatürk'ün Alman karşıtlığı çok önemli bir durumdur. 29

5- Atatürk'ün İstanbul'dan uzaklaştırılmak istenmesi: Atatürk, 1926 yılında Falih Rıfkı Atay'a, Anadolu'ya gönderilmesinin nedenlerinden birinin de İstanbul'dan uzaklaştırılmak olduğunu belirtmiştir: "Vahdettin kabinlerinde benim için iki zıt fikir vardı:

Biri beni lehlerine kazanmaya çalışanlar, diğeri hiçbir surette güvenilmemesi gerektiğini iddia edenler!

Aylarca münakaşalardan sonra hangi fikir hak kazanmış bilir misiniz: Mustafa Kemal'e güvenilmez! İstanbul'da birtakım menfi telkinler, belki hazırlıklar yapıyor. Bu adamı İstanbul'dan uzaklaştırmak lazımdır. Mustafa Kemal'i Anadolu dağlarına atmalı ve orada çürütmeli! Nihayet bu karar üzerinde mutabık kalmışlar. Bunu işiten yakın arkadaşlarım, beni tebrik ettiler. Beni İstanbul'dan çıkarmakla ağır bir yükten kurtulacaklarını zannedenler, makul bir sebep aramakla meşgul idiler. Nihayet bu sebep, işgal kuvvetleri zabitlerinin raporları ile dolu bir dosya halinde ellerine geldi." 30

Atatürk'ün işgal İstanbul'undaki altı aylık dönemdeki yoğun temasları ve gizli çalışmaları, hatta hükümete ve padişaha karşı "darbe" hazırlıkları, birtakım çevreleri rahatsız etmiş olabilir. Bu durumda İstanbul Hükümeti'nin ve İngilizlerin Atatürk'ü tutuklayacakları düşünülebilir. Ancak, kamuoyunca tanınıp çok sevilen Çanakkale kahramanı bir subayı tutuklamanın hem İngilizlerin hem de İstanbul Hükümeti'nin başını ağrıtacağı muhakkaktır. Bu durumda yapılabilecek en akıllıca iş onu İstanbul'dan uzaklaştırmaktır. 31

Padişah Vahdettin ve Sadrazam Damat Ferit, Atatürk'ü Anadolu'ya göndererek bir taşla iki kuş vurmayı planlamışlardır. Şöyle ki; Padişah ve Sadrazam, hem İngilizlerin verdiği ültimatom doğrultusunda bir an önce Anadolu'daki karışıklıkları önlemek, (Burada Atatürk'ün askerlikteki şöhretinden yararlanmak istemişlerdir) hem de İstanbul'da "her işe burnunu sokan" bu paşadan kurtulmak istemişlerdir. 32

6 - Damat Ferit'in sözünden çıkmaması: Vahdettin'in bu görevlendirmeyi kabul etmesinin gözden kaçan nedenlerinden biri de, Padişahın adeta Damat Ferit'in kuklası durumuna gelmiş olması, onun her dediğini kabul etmesidir. Dolayısıyla Damat Ferit, Atatürk'ü bu göreve atayınca Vahdettin buna itiraz etmeyi düşünmemiştir.

Atatürk Nutuk'ta bu "Samsun'a gidiş" konusuna şöyle açıklık getirmiştir: "Onlar bu yetkiyi bana bilerek ve anlayarak vermediler, ne pahasına olursa olsun benim İstanbul'dan uzaklaşmamı isteyenlerin buldukları gerekçe 'Samsun ve dolaylarındaki güvenlik olaylarını yerinde görüp tedbir almak üzere Samsun'a kadar gitmem idi. Ben bu görevin yerine getirilmesinin bir makam ve yetki sahibi olmaya bağlı bulunduğunu ileri sürdüm. Bunda hiçbir sakınca görmediler. O tarihte genelkurmayda bulunan ve benim maksadımı bir dereceye kadar sezmiş olan kimselerle görüştüm. Müfettişlik görevini buldular. Yetki konusu ile ilgili emri de ben kendim yazdırdım. Hatta Harbiye Nazırı olan Şakir Paşa, bu talimatı okuduktan sonra imzalamaya çekinmiş, anlaşılır, anlaşılmaz bir biçimde mührünü basmıştır."

Görüldüğü gibi önce İngilizler, bir notayla Hükümetten ve Padişahtan Karadeniz'deki ve Doğu Anadolu'daki karışıklıklann bir an önce önlenmesi istemişler, Sonra Sadrazam Damat Ferit bu doğrultuda bir müfettiş ararken, Atatürk'ün kişisel girişimleri sonrasında iletişim kurduğu İçişleri Bakanı Mehmet Ali Bey gibi bazı hükümet üyeleri devreye girerek bu müfettişin Atatürk olabileceğini belirtip Damat Ferit'i ikna etmişler ve böylece bu görev Atatürk'e verilmiştir. Ve son olarak da bu görevlendirmeyi, yukarıdaki nedenlerden dolayı, Padişah Vahdettin de onaylamıştır.

PAŞA, PAŞA DEVLETİ KURTARABİLİRSİN

"Vahdettin, Atatürk'ü Kurtuluş Savaşı'nı başlatmak için Anadolu'ya gönderdi" diyen Vahdettinci yazarların kendilerince en güçlü kanıtı, Atatürk'ün Vahdettin'le yaptığı son görüşmede, Vahdettin'in Atatürk'e, "Paşa Paşa devleti kurtarabilirisin!" demiş olmasıdır.

İstanbul'da kaldığı altı ay boyunca birçok kere Padişah Vahdettin'le görüşen Atatürk, Samsun'a hareket etmeden bir gün önce, 15 Mayıs 1919 tarihinde Yıldız Sarayı'na giderek Padişah Vahdettin'le görüşmüştür.

Atatürk, bu görüşmenin detaylarını 1926 yılında Falih Rıfkı Atay'a anlatmıştır:

Şimdi Atatürk'e kulak verelim: "Yıldız Sarayı'nın ufak bir salonunda Vahdettin'le adeta diz dize denecek kadar yakın oturduk. Sağına dirseğini dayamış olduğu bir masa, üstünde bir kitap var. Salonun Boğaziçi'ne doğru açılan penceresinden gördüğümüz manzara şu: Birbirine paralel hatlar üzerinde düşman zırhlıları! Bordolarındaki toplar sanki Yıldız Sarayı'na doğrulmuş! Manzarayı görmek için başımız sağa sola çevirmek yeterliydi. Vahdettin, unutamayacağım şu sözlerle konuşmaya başladı:

'Paşa, Paşa! Şimdiye kadar devlete çok hizmet ettin. Bunların hepsi artık bu kitaba girmiştir. (Elini demin bahsettiğim kitabın üstüne bastı ve ilave etti.) tarihe geçmiştir.' (O zaman bunun bir tarih kitabı olduğunu anladım. Dikkatle ve sükunla dinliyordum). 'Bunları unutun' dedi. 'Asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden önemli olabilir; Paşa Paşa, devleti kurtarabilirsin!" 33

İşte, Vahdettin'in, ağzından dökülen, "Paşa Paşa devleti kurtarabilirsin" cümlesini, "Vahdettin'in Atatürk'ü gizli bir planla Kurtuluş Savaşı'nı başlatması için Anadolu'ya gönderdiği" biçiminde yorumlayanlar vardır. Evet, aslında Vahdettin'i tanımasam ve Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu'daki Milli hareketi yok etmek için yaptıklarını, ayrıca İngilizlerle nasıl gizlice anlaştığını bilmesem, ben de bu sözleri "Vahdettin'in, Atatürk'ü, Kurtuluş Savaşı'nı başlatması için Anadolu'ya gönderdiği" biçiminde yorumlayabilirdim. Ancak bütün bu gerçekleri bilen biri olarak bu kadar iyi niyetli olamayacağım.

Vahdettin'in bu sözlerini, Vahdettin'i "Kurtuluş Savaşı kahramanı" ilan etmek için kullananlar, Atatürk'ün, Vahdettin'in bu sözleri hakkındaki yorumunu nedense görmezden gelmişlerdir.

Atatürk'ün, Vahdettin'in bu sözleri hakkındaki yorumunu ve görüşmenin sonraki aşamalarını yine Atatürk'ün anılarından takip edelim: "Bu son sözlerden hayrete düştüm. Acaba Vahdettin benimle samimi mi konuşuyor? O Vahdettin ki, ecnebi hükümetlerin yüzüncü derece aletleri ile temas arayarak devletini ve saltanatını kurtarmaya çalışıyordu. Bütün yaptıklarından pişman mıydı? Aldatıldığını mı anlamıştı? Fakat böyle bir tahminle başka bahislere girişmeyi tehlikeli buldum. Kendisine basit cevaplar verdim: 'Hakkımdaki teveccüh ve itimada arz-ı teşekkür ederim.Elimden gelen hizmette kusur etmeyeceğime emniyet buyurunuz.'

Söylerken kafamdaki bulmacayı da halletmeye uğraşıyordum. Çok iyi anladığım, veliahtlığında, padişahlığında bütün his ve fikirlerini, eğilimlerini, sahtekarlıklarını tanıdığım adamdan nasıl yüksek ve asil bir hareket bekleyebilirdim?

Memleketi kurtarmak lazımdır. İstersem bunu yapabilirmişim! Nasıl hemen hüküm veririm:

Vahdettin demek istiyordu ki, hiçbir kuvvetimiz yoktur. Tek dayanak noktamız, İstanbul'a hakim olanların siyasetine uymaktır. Benim memuriyetim, onların şikayet ettikleri meseleleri halletmektir. Eğer onları memnun ede-bilirsem, memleketi ve halkı bu siyasetin doğru olduğuna inandırabilirsem ve bu siyasete karşı gelen Türkleri tutuklarsam Vahdettin'in arzularını yerine getirmiş olacaktım.

'Merak buyurmayın efendimiz! Nokta-i nazar- şahanenizi anladım. İrade-i seniyeniz olursa hemen hareket edeceğim ve bana emir buyurduklarınızı bir an unutmayacağım!

'Muvaffak ol!' hitab-ı şahanesine mazhar olduktan sonra huzurundan çıktım.

Naci Paşa, Padişahın yaveri, fakat benim hocam, derhal benimle buluştu. Elinde ufak muhafaza içinde bir şey tutuyordu. 'Zat-ı Şahane'nin ufak bir hatırası' dedi. Kapağın üzerinde Vahdettin'in inisiyalleri işlenmiş bir saatti. 'Peki, teşekkür ederim' dedim, yaverim aldı.

Sonra sanki Yıldız Sarayı'ndan çıktığımızı ve hareket etmek üzere olduğumuzu gizlemek, saklamak ister gibi ihtiyatla, ayaklarımızın pıtırtısını işittirmekten korkarak saraydan uzaklaştık." 34

Başından beri anlattığım gibi Vahdettin'in kurtuluş planı, "düşmana karşı silahlı direniş" değil, "düşmanın merhametine sığınmaktır." Vahdettin, özellikle Paris Barış Konferansı'nın arifesinde, İzmir'deki kanlı olaylardan dolayı Batı kamuoyu da Türkiye'nin lehine dönmüşken, İngilizleri memnun ederek, onların bir dediğini iki etmeyerek İngiliz desteğini arkasına aldığı takdirde işgallerin sona ereceğini ve devletin kurtulacağını düşünmektedir. Yani Vahdettin'e göre"devletin kurtuluşu" İngilizleri memnun etmekle mümkündür. O sırada İngilizleri memnun etmenin biricik yolu ise, İngilizlerin 21 Nisan tarihli notası doğrultusunda Anadolu'daki karışıklıkları önlemektir. Dolayısıyla Padişah Vahdettin'in, bu karışıkları önleyecek paşaya, Yıldız Sarayı'nda "Paşa Paşa devleti kurtarabilirsin" derken kastettiği şey, İngilizlerin notası doğrultusunda Anadolu'daki karışıklıkların önlenmesi ve asayişin sağlanmasıdır. Ayrıca Vahdettin tek "kurtuluş planının" İtilaf devletlerine güvenmek olduğunu anılarında açıkça itiraf etmiştir:

"Devlet tehlikede ve İstanbul sallantıda idi. Şahsen müstakil bir siyasetim yoktu, ama kurtuluşumuz için babam Abdülmecit Han'dan miras aldığım İtilaf devletlerine yakınlık politikasını, İngilizlerin zıddına hareket etmemek ve Fransızlarla İngilizleri gücendirmemek şeklinde, uyuşmacı bir siyaseti seçmiştim. Böylelikle anlaşma olmasa bile hiç olmazsa husumetlerini (düşmanlıklarını), şiddet ve nefretlerini azaltmaya çalışıyordum" 35

Vahdettin ile Atatürk'ün "devletin kurtuluşundan" anladıkları çok farklı şeylerdir. Vahdettin'in "devletin kurtuluşu" yöntemi, İngilizleri memnun etmek ve onların desteğini almak biçimindeyken; Atatürk'ün "devletin kurtuluşu" yöntemi, bütün düşmanlara karşı mücadele ederek tam bağımsızlığı elde etmek biçimindedir. Ayrıca, Vahdettin, "devletin kurtuluşu" derken aynı zamanda kendi tahtı ve tacını kastederken, Atatürk, "devletin kurtuluşu"derken, ulusun egemenliğini kastetmektedir. 36

"Müttefiklerin, bitip tükenmeyen isteklerini yerine getirmekten bıktığını söyleyen Padişahın özlemini çektiği kurtuluş, onların şikayetlerinin giderilerek Osmanlı taç ve tahtını koruyacak olabildiğince ılımlı bir barışa bir an önce kavuşmak olmalıdır. Mustafa Kemal ise başından beri bireysel ya da hanedana sınırlı bir kurtuluş değil, yurdu ve ulusu içeren bütünsel bir kurtuluş amaçlamaktadır." 37

Atatürk, Samsun'a çıkıp, kafasındaki "kurtuluş planı" doğrultusunda direniş hazırlıklarına başlayınca İngilizler, Sadrazam Damat Ferit ve Padişah Vahdettin'den"Atatürk'ü bir an önce İstanbul'a geri çağırmalarını istemişler", bu doğrultuda hemen harekete geçen Damat Ferit ve Padişah Vahdettin, birkaç defa Atatürk'ü İstanbul'a geri çağırmışlar, ancak Atatürk bütün bu çağrılara olumsuz cevap vererek, gerekirse "sine-i millette bir ferdi mücahit olarak" mücadelesini sürdüreceğini bildirmiş ve istifa etmiştir. Bunun üzerine Padişah Vahdettin, 8 Temmuz 1919'da Atatürk'ün müfettişlik görevine son vermiştir. 38

/Sinan Meydan
29.05.2013

1 Rıfat. age, s.209.
2 Mısıroğlu, Osmanoğullannın Dramı, s.80.
3 Özakman, age. s.234.
4 Bkz. Özakman, age, s.236-246.
5 Bu beyannameyi yayınlayanlardan biri olan K. Mısıroğlu bu beyannamedeki ifadeleri dikkate almamıştır. Kadir Mısıroğlu, Geçmişi ve Geleceği île Hilafet, İstanbul, 1993, s.194, vd; Özakman, age, s.246.
6 Özakman. age. s.234.
7 Jaeschke, İngiliz Belgeleri, s.102.
8 Sabahattin Selek, Anadolu İhtilali, 11. bs. İstanbul, 2004, s.216.
9 Jaeschke, age, s.102.
10 age, s.103.
11 Aksin, İstanbul Hükümetleri ve Milli Mücadele, s.243; Selek, age, s.216.
12 Jaeschke, age, s.103.
13 Selek, age, s. 216.
14 Özakman, age, s.252.
15 Jaeschke, age, s.104.
16 Sir Andrew Ryan, The Last of the Dragomans, Londra, 1951, s.129-131'den aktaran Osman Ozsoy, Kurtuluş Savaşının Perde Arkası, İstanbul, 1999, s.133; Meydan, age, s.483.
17 Jaeschke, age, s. 107.
18 Aksin, age, s.247,248.
19 Bkz. Meydan, age, s.489-492.
20 Özakman, age, s.253,254.
21 Ayrıntılar için bkz. Meydan, age, s.344 vd.
22 Bu sürecin bütün ayrıntıları için bkz. Meydan, age, s. 463 vd.
23 Akın gazetesi, 20 Mayıs 1948.
24 Atay, Atatürk'ün Bana Anlattıkları, s.129.
25 Selek, age, s.219,221.
26 Jaeschke, age, s.109.
27 age, s.114.
28 Aksin, age, s.291-294.
29 age, s.287
30 Atay, age, s.124.
31 Bayur, age, s.292.
32 Meydan, age, s.535.
33 Atay, age, s.139.
34 age, s. 139,140.
35 Murat Bardakçı, "Birinci Cumhuriyetçilere Dev Bir Hizmet", Hürriyet, 12 Mayıs 1996.
36 Meydan, age, s.521.
37 Turan, Mustafa Kemal Atatürk, s.214.
38 Saime Yücer, "Mustafa Kemal Paşa'nın Samsun'a Çıkısı ve Geri Çağrılması Üzerine Bir İnceleme", Askeri Tarih Bülteni, Ankara, 2001, S.51, s.141.


17 Mayıs 2013 Cuma

Samsun'daki İngiliz Taburu Atatürk'e Teslim Mi Oldu?


SAMSUN'DAKİ İNGİLİZ TABURU ATATÜRK'E TESLİM Mİ OLDU?

Biri İngilizlere Savaşı Kazandıklarını Söylemeli

Efendim, hikâye filmlik. Birkaç sene oluyor piyasaya çıkalı. Piyasa da piyasa ha; ne koyarsan satılıyor. Onun için fazla özene de gerek yok. Alıcısı olduktan sonra her malın kaliteli olması için neden de yok. Maksat satış olsun. Tekrarlayacağım izninizle: evet, ulusalcı cephenin yeni bir Atatürk imgesi oluşturması gerekiyor anlaşılan; klasik, geleneksel Atatürk öyküleri artık pek öyle doyurmuyor gibi. Neden mi? Basit bir nedenden dolayı; çünkü resmî ideoloji ve tarih, o kadar çok yerden su alıyor ki, maşallah Titanik gibi batmakta. Delikler hem çok hem de geniş. Bunları yeniden onarmak için daha da büyük, daha da inanılmaz, daha da efsanevî öyküler bulup derlemek, eski kurgunun içine yerleştirmek lâzım. İyi de, bunlar nereden toplanacak? Kaynaklar belli ve hepsi tüketilmiş durumda. O halde, durumdan vazife çıkarmak ve artık düpedüz uydurmak gerekir. Nasıl olsa genişçe bir kitle bu uydurmaları ağzı açık beklemektedir. Yutturmak için de öyle işi ciddiye almak gerekmez; uydur uydur söyle yani; tarih değil mi zaten, başka nasıl olabilir ki?

Samsun vizesini İngilizler verdi

Kısa süre öncesine kadar bunu bilmiyorduk; iyi ki söylendi de öğrendik. Yoksa bir başka karizmatik öyküden yoksun kalacaktık. Tamam uzatmıyorum artık ve öyküye geliyorum. Efendim, 19 Mayıs sabahı Samsun’a varan Atatürk’ü tutuklamak için Samsun’daki İngiliz tabur komutanına İstanbul’daki İngiliz işgal güçleri komutanlığınca emir verilmiş. Neden, bilemiyoruz. Çünkü, Atatürk’ün Samsun’a gitmesine izin veren bizzat İngiliz işgal kuvvetleriydi. Eğer vize vermeselerdi, az daha Bandırma İstanbul’dan ayrılamayacaktı bile. Nedense fikirlerini değiştirdikleri anlaşılıyor; üstelik sadece birkaç saat içinde. Arkalarından seslenmek yerine, daha önce yazdığım şekilde, Deniz Feneri Operasyonu’nu düzenlemişler, ama sonuç tabiî fiyasko olunca; başkaca bir ihtimal kalmadığından olacak, bu kez tutuklanmasını emretmişler. Gerçekten de Samsun’da İngiliz işgal kuvvetleri vardı; hatta kısa bir süre önce buradaki işgal gücü tabur düzeyine de yükseltilmişti. Yine de Atatürk’ün Karadeniz kıyısının işgale uğramış yegane limanına çıkmak istemesi, hemencecik İngilizlerin eline düşme tehdit ve riskini göze almış olması düşündürücüdür. Nitekim kendisini avlamak isteyen İngilizler, neden onu İstanbul’da mesela işgal komutanlığının bulunduğu Pera Palas’ta kalırken yakalamaz, hatta Samsun’a gitmesi için vize verir hiç anlaşılamaz. O kadar ki, vizeyi veren İngiliz subayı, Bandırma yolcularını görüp de, kuşkulanıp üstlerini uyarmış olmasına rağmen!

İngiliz subayı: “taburum emrinizdedir!”

Her neyse, zararın neresinden dönülürse kârdır; tabur komutanı Salter, derhal emri yerine getirmek üzere şehre iner; yani Samsun’a. Artık bu ne demekse; zaten tabur kentte değil midir? Kendisi mi şehir dışındadır, bilemeyiz. Birden şehirde siyah çizmeli, siyah kalpaklı, kilot pantalonlu, ama tabiî sert bakışlı insanlarla karşılaşır ve aniden bunların Türk subayları olduğunu anlar. Demek o zamana kadar hiç Osmanlı subayı görmemiştir; asker kıyafetini tanımaz ya da bizim subaylar tebdili kıyafet gezmektedir her nedense. İskeleye iner ki, ana baba günüdür. Sabah namazından çıkan herkes oradadır artık. Tuhaf, çünkü Bandırma’nın kalabalıklar tarafından karşılanmadığını da biliyoruz. Belki Salter hiç kalabalık görmemişti o zamana kadar. Silâhlı subaylar da İngilizleri çevirmişlerdir. İskelede tutuklamanın güç olacağını görünce Salter, motoruna atlar, gemiye çıkar, ama yanında getirdiği askerlerini geride bırakır; sadece Rum tercümanını almıştır yanına. Atatürk’ün karşısına çıktığında heyecandan ne diyeceğini bilemez ve kısa bir süre sonra Kâzım Karabekir’in Erzurum’da söyleyeceği şu cümleyi kurar kendiliğinden: “Taburum emrinizdedir.”

Osmanlı Harbiyesi´nin göremediği

Belki de bu söz sonradan dalga dalga yayıldı ve ta Erzurum’a kadar ulaştı, Karabekir’in de kulağına geldi, nitekim o da öyle diyecektir: “Kolordum emrinizdedir paşam”. Salter neden böyle demiştir; kendisi de bilmez; fakat mavi gözlü, sert bakışlı kişiyle karşılaştığı andır bu. Nedense o kadar sert bakışlı subayla iskelede karşılaştığında bunu demek aklından geçmemiştir. Neden mi? Belki de onlar sadece sert bakışlıydı da ondan. Fakat gözleri mavi değildi! Hem mavi gözlü, hem de sert bakışlı subaylara İngilizler dayanamayıp teslim oluyorlar da ondan. Ah, bunu Osmanlı harbiyesi birinci dünya savaşında bilseydi, bütün komutanlarını sarı saçlı ve mavi gözlülerden seçseydi, belki de savaşın kaderini bir saç rengi ile göz rengi bile değiştirebilirdi. Ah Enver ah, bizi nelerden mahrum ettin!

Salter, bir kadına esir düşüyor

E tabiî, teslim olduğuna göre bütün tabur esarete uğrar. Çorum’da, Çankırı’da ve Kastamonu’da kurulan esir kamplarına yerleştirilir. Tuhaf, çünkü bütün İngiliz tutsaklar, Mondros ateşkes anlaşmasına göre serbest bırakılmışlardır zaten, ortada bir esir kampı kalmamıştır. Üstelik esir kampı, daha bu sırada Atatürk’ün emrindedir! Salter, Ankara’da nedense dört yıl bir kadının gözetiminde kalır. Bir Türk kadını, subayı göz hapsine almıştır; siz onun hizmetçi olduğuna bakmayın, aslında sıksa suyunu çıkaracak kadar da kuvvetlidir. Bu tanım bizzat Salter’in. İngiliz subayına hizmet eden bir Türk kadını, pek öyle kabul edilebilir bir şey değil, öykünün bu kısmı biraz rahatsızlık verici. Çünkü bu hanımla dört yıl aynı evde oturduğunu söylüyor ki, umarım hepsi o kadardır!
Öykü birden daha da garip bir hal alıyor; çünkü Salter’e soracak olursanız, dört yıl Ankara’da kalmış; fakat savaş bitince diye devam ediyor, kendilerinin Malta’daki Türk esirleriyle değiştirildiklerini belirtiyor. Oysa Malta’dakiler daha 1921 yılının Ekim ayında serbest bırakılmışlardı; üstelik İngiliz subaylarıyla değiş tokuş edilmişlerdi. Hayret, Salter’in hafızası zayıf, insan ne kadar tutsak kaldığını doğru hatırlayamaz mı?

Göz yaşartıcı savunma

Salter, ülkesine döner ve tutuklanır. Ne de olsa savaşı kazanan ordunun subayı olarak kaybedenlere karşı sadece bir çift mavi göz ve sert bakış karşısında esir olmayı kabullenmiştir. Savunmasında İngiliz politikasının başarısızlığını konu eder, savunması işe yarar ve beraat eder. İngiliz adaleti yerine gelmiştir! Sonra Ankara’da yeniden Atatürk’ü ziyaret eder. Ama o da ne? Bir çift mavi göz karşısında taburuyla teslim olan bu subay, aradan yıllar geçtikten sonra yeniden göreve davet edilmez mi? Üstelik istihbarat subayı olarak. Salter bu kez ikinci dünya savaşı sırasında İngiliz hava kuvvetlerinde uçuş eğitimi almak üzere gelen Türk pilotlarıyla birlikte olacaktır. İngilizlerin Salter’e güven duymaları boşuna değildir; sahi Allahaşkına bu İngilizler nasıl savaş kazanıyorlar yahu?

TARİHSEL KAYNAKLAR NE DİYOR PEKİ?

Pek çok şey diyorlar, ama hiçbirinde böyle bir gelişmeden söz edildiğini duyan olmamış. Mesela Atatürk, “Nutuk”ta kendisine daha ilk adımda teslim olan İngiliz taburundan söz etmiyor. Yayınlanmış yüzlerce, binlerce sayfalık belgenin hiçbirinde böyle bir olaydan söz edilmiyor. Ne İngiliz işgal kuvvetlerinin kendi iç yazışmalarında böyle bir tutuklama emrine yer veriliyor, ne de İngiliz ve Osmanlı arşivlerinde böyle bir bilgiye rast gelinmiş. Mesela Atatürk, hiçbir zaman bir İngiliz taburunu esir aldığını İstanbul’a yazmamıştır. Herhalde İngilizlerin haberi olmaması için! Dahası Bilâl Şimsir’in hazırladığı “İngiliz Belgelerinde Atatürk” kitabında da (TTK yayını) bu yönde bir belge bulunmamaktadır. Hatta 21 Mayıs tarihli bir belgede yüzbaşı Hurst Samsun’dan Calthorpe’a yazdığı raporda, Atatürk’ün Samsun’a vardığını bile bildirmektedir! Gotthard Jaeschke’nin “Kurtuluş Savaşı ile İlgili İngiliz Belgeleri” kitabında da (TTK yayınıdır) aynı bilgilerle karşılaşılmaktadır. Hurst kim midir? Samsun’daki İngiliz kuvvetinin başındaki kişidir! Hadi sallayın sallayın da, bari duvara vurmayın!

SİLÂHLI KUVVETLER DERGİSİ’NDE YAYINLANMIŞ

Öyküyü bizzat Salter’den işittiğini iddia ederek nakleden Kemal İntepe’nin yazısının Silâhlı Kuvvetler Dergisi’nde yayınlandığı belirtiliyor; beni doğrusu yazının kendisinden çok böyle bir dergide hiçbir süzgeçten geçirilmeksizin yayınlanmış olması şaşırtır. Derginin yayın tarihi de 1984’müş. Tam olarak 12 Eylül sonrası; e yakışır doğrusu. Garip olan bu tarihî gerçeğin neden yirmi beş yıl kadar gözlerden uzak kalabildiğini anlamak; sonra birden bire neden piyasaya arzı endam ettiğini bilebilmek. Yanıtı hazır: ulusalcılığın mitoloji yaratma tarihine (yoksa yarışına mı demeliydim) bakınız, her şeyi orada göreceksiniz. Fakat biraz da izan lazım tabiî. Acaba bunları yazanlar, kendi yazdıklarına gerçekten de inanıyorlar mı? Yoksa bir zamanlar Türk Tarih Kongresi’nde söylendiği gibi, tarihin sadece arzu edilir şekilde yazılmasının daha doğru olduğunu mu düşünüyorlar. Evet yanlış okumadınız; uydurukçuluk yeni bir şey değil kesinlikle. Aksine resmî tarih tezlerinin ortaya konulduğu 1930’lar Türkiyesinde gerçekleşen tarih kongrelerinde bazı üyeler, geçmişe ilişkin bilgilerin gerçek olup olmadığının o kadar da önemli olmadığını, önemli olanın sadece işe yarar bir tarih inşa etmekten geçtiğini bile söylemişlerdi. Galiba sıra artık torunlarına geldi!

Kaynak: CEMİL KOÇAK
17 Mayıs 2013

18 Nisan 2013 Perşembe

ÜÇ KIRK BEŞ TRENİ Aslında adı Çarşamba treniydi.



Çarşamba tren istasyonundan Samsun’a; sabah, öğle, akşam ve saat üçü kırk beş geçe olmak üzere, günde dört sefer yapılırdı.
 
Seferler hep karşılıklı olurdu. Yapılan bu seferlerde en yoğun yolcu trafiği, üç kırk beş treninde yaşanırdı. Çünkü Ünye, Terme ve diğer yörelerden gelen yolcular, bu sefere ancak yetişebilirlerdi.
 
Karayolları gereği kadar gelişmemişti. Yollar bozuk ve bakımsızdı. Daha çok eski kamyonlar ve at arabaları ile yolculuk yapılırdı. Kamyon veya at arabası bulamayıp, bunlara verecek parası olmayanlar Çarşamba tren istasyonuna yaya olarak gelirlerdi. Samsun’a karayolu ile gitmek o kadar da kolay değildi. Bir kere yolculuk pahalıydı.
 
Bakımsız ve bozuk olan yollarda, vasıta bulmak zor oluyordu. Ara sıra kamyonlar, otobüsler, kaptıkaçtılar yollarda seyir halinde olsalar da; yolculuk sıkıntılıydı. Vasıtalar sık sık lastik patlatıyordu. Lastik tamiri, kaptanın ve yardımcısının en az yarım saat zamanını alıyordu. Yolcular tamirat süresini, kışın soğukta yazın sıcakta arabanın içinde veya dışarıda geçirirlerdi.
 
Zor ve meşakkatli bir yolculuktu. En güvenli ve hızlı ulaşım aracı yine kara trendi. Yukarıda da belirttiğimiz gibi; Samsun’dan Çarşamba’ya günde karşılıklı dört sefer yapılırdı. Yapılan bu seferlerle Çok miktarda yük ve yolcu taşınırdı. Yolcular genellikle trenle yolculuk etmeyi tercih ederlerdi. Trenle yolculuk güvenliydi. Gidilecek yere zamanında ulaşılırdı. Ve her yönü ile karayolundan daha ucuzdu.
 
Hiç aksatmadan, dakika gecikmesi olmaksızın tam saatinde istasyondan hareket ederdi. Yolcu ve yük vagonlarının birleşmesinden oluşurdu. Adına, yolcu posta treni ya da katar denilirdi. Katarların, demir yolları idaresi tarafından verilmiş özel numaraları vardı. Örneğin; “ 368” nolu tren, “912” numaralı katar gibi… Trenler, bu numaralarla isimlendirilir ve anılırdı. Hiç yolcu almayan, sadece yük taşıyan vagonlara “MARŞANDIZ” adı verilirdi.
 
Trenler, oldukça dakik ve dikkatli çalıştırılması gereken ulaşım araçlarıydı. Eğitilmiş personelleri vardı. Öyle de olması gerekirdi. Örneğin; makasçı vardı. Bunun görevi, vagonları birleştirmek ve demir rayların yönetimini tayin etmekti. Hareket memuru vardı. Trenin hangi saat, hangi dakika ve hangi istasyonda olacağını o belirlerdi. Trenlere biletle binilirdi.
 
Biletler istasyondaki gişelerden alınırdı. Ücretleri birinci mevkii, ikinci mevkii ve üçüncü mevkii olarak sınıflandırılmıştı. Birinci mevkii kompartımanı diğerlerinden daha konforluydu. Ama bileti de ötekilere göre pahalıydı. Her yolcu biletteki numara ve mevkiine göre yerine otururdu. Biletleri kontrol eden görevliye “KONDÜKTÖR” denilirdi.
 
Üç Kırk Beş Treni, Çarşamba Samsun arasındaki “40” km’ lik yolu, değişik küçük istasyonlara uğrayarak iki saate yakın bir sürede tamamlardı. O istasyonlarda yolcu alınır, yolcu indirilirdi. Çarşamba’ dan hareket ettikten sonra ilk istasyon “MELİK” ti. Melik, küçük bir yerleşim yeriydi. Orada fazla durulmazdı.
 
Melik’ten sonra gelen istasyon Dikbıyık’tı. Dikbıyık o zamanlar nahiyeydi. Bugünkü idari yapılanmada belde statüsünde bir yerleşim yeriydi. Nahiyeleri nahiye müdürleri yönetirdi. Dikbıyık, öteki istasyonlara göre daha kalabalıktı. Yolcusu ve yükü çok olurdu.
 
Tren orada biraz daha fazla dururdu. Buradan sonraki istasyonlar sırası ile Ulaş, Hamzalı ve Güdedi’ydi. Bunlar küçük istasyonlardı. O duraklarda fazla durulmazdı. Yolcuları da yükleri de az olurdu.
 
Bu istasyonlardan sonra Tekkeköy gelirdi. Tekkeköy henüz ilçe olmamıştı. Orası da Dikbıyık gibi nahiyeydi. Tekkeköy, Dikbıyık’tan biraz daha büyükçe idi. Yolcu ve yük oranı Öteki duraklara göre yoğundu. Bu nedenle tren orda biraz daha fazla kalırdı. Sırada Kerimbey, Kirazlık ve Derbent vardı. Derbent durağından yolcu alınmaz, oradan lokomotifin ihtiyacı olan su alınırdı.
 
Derbent istasyonu ile Samsun tren garı arasında, beş yüz metre aralıklarla iki adet tünel vardı. Tren, o tünellerin içinden geçerdi.”1956” yılında, karayolları sahilden ulaşıma açılınca tüneller kaldırıldı. Demiryolu ise biraz daha deniz kenarına çekildi.
Trenle, Çarşamba Samsun yolculuğu sona eriyor. Samsun tren garına, beş km’lik yolumuz kaldı. Makinist bey, şimendiferin hızını biraz yavaşlatır. Düdüğü kullanma süreci başlamıştır. Tren makinistleri genellikle sanatkâr ruhlu insanlardır. Duygusal ve hassas kişiliğe sahiptirler. Maharetli parmakları ile tren düdüğünü bir müzik aleti ve enstrüman gibi ustalıkla kullanırlar. Bazen uzun bazen kısa aralıklarla ona ahenkli, kulağa hoş gelen düzgün bir ses verirler. Duyanlar ve dinleyenler sevdikleri, hoşlandıkları bir müzik parçası çalınıyormuş gibi haz duyar, zevk alırlar. Makinistlerin bu şekilde ahenkli düdük çalmaları daha çok bayramlar ve özel günlerde yaşanır.
 
 
YAPILIŞ VE KAPANIŞI
 
Yapımına Cumhuriyet’in ilk yıllarında “1924” te başlanan Samsun Çarşamba treni dar hat olarak inşa edilmiştir. Uzunluğu kırk km’dir.”1926” yılında resmen çalışmaya başlamıştır.
 
Temeli “ATATÜRK” tarafından atılan Türkiye’de ilk kez hayata geçirilmiş bir özel sektör yatırımıdır. İmtiyaz sahibi, “Samsun Sahil Demir Yolları Türk Anonim Şirketi” dir. Bu şirket tarafından “1933” yılına kadar çalıştırılmış; daha sonra devlet tarafından satın alınarak demir yolları idaresince işletilmeye başlanmıştır. “1958” yılında kısa bir süre, işlevsizlik nedeniyle kapatılan, sonra açılıp tekrar kapatılan Samsun Çarşamba tren hattı; “1980” yılında yeniden işletmeye açılmıştır. Kara tren artık yaşlanmıştır. Eski yıllardaki gibi gereken ilgiyi görmemektedir. Taşıma ve posta hizmetleri yok denecek azalmıştır. Ülkemizde karayollarındaki hızlı gelişme, tren yolu taşımacılığını büyük ölçüde etkilemiştir. İşletme, devamlı zarar ediyor olmuştur. Uzun yıllar ulaşım ve taşımacılıkta hizmet veren Samsun Çarşamba hattının yolcu ve yük seferleri “2003” yılında tamamen kaldırılmıştır. Bu tarihi hat günümüzde artık yoktur.
 
Seferleri kaldırılıp tarihin derinliklerine gömülen Samsun Çarşamba treninin, İkinci Dünya Savaşı öncesi ve sonrasında topluma ve yöre insanına büyük hizmetleri olmuştur. Yüklerini ve kendilerini gidecekleri yerlere, rahat ve ucuz tarifeyle bu tren taşımıştır. Karadeniz insanı, bu hat sayesinde tren ve demiryoluyla tanışmış, ulaşım hizmetlerinden gereği gibi yararlanmıştır.
 
Samsun tren garının bugünkü bulunduğu alanda, Devlet Demir Yollarının büyük çapta arsaları vardı. O yerlere arsa değil arazi demek daha uygundu. Kuzey tarafı denize dayalı idi. Vali konağının yanından başlayarak doğuya doğru, Mert ırmağına kadar uzanırdı. Bu alanın bir bölümü park ve bahçelere ayrılmıştı. Her taraf yemyeşildi. Değişik türde ağaçlar dikilmişti. Süs ağaçları, akasyalar, palmiyeler, okaliptüsler ve çam çeşitleri etrafa çok güzel bir görünüm veriyordu. Yolcuların dinleneceği ve iyi vakit geçireceği bakımlı parklar yapılmıştı. Parklarda tertemiz kanepeler ve oturma yerleri vardı.
 
Devlet Demir Yolları, Cumhuriyetin en önemli kazanımlarının başında geliyordu. Ulaştığı her yere uygarlık ve güzellik getiren bir kuruluştu. Daha önceki yıllarda yol genişletilmesi nedeniyle yıkılan Samsun gar binası bir sanat şaheseriydi. İkinci katında deniz manzaralı büyük bir restoranı vardı. Gar Lokantası olarak ünlüydü. Samsun şehrine gelen konuklar genellikle burada ağırlanırdı.
 
Devlet Demir Yolları, ulaştığı yerlere uygarlık ve güzellikler getiriyor demiştik ya! Bu bir gerçekti. Vali Konağı yakınlarında, bahçe içinde çok güzel bir lokal vardı. Bir nevi sanat evi gibiydi. Değişik müzik ağırlıklı düğünler, eğlenceler, özel günler, genellikle bu mekânda yapılırdı. Adına “DEMİRSPOR” lokali denirdi. Bu lokal, Devlet Demir Yollarının spor ve kültür hareketinin önemli bir parçasıydı. O yıllarda Samsun şehrinin eğlence ve kültür merkezlerinin başta geleni burası sayılırdı. Buralara istasyon muhiti derdik. Gece gündüz hareketli ve devamlı kalabalık olurdu.
 
Bu arazi üzerinde demir yollarının çok binaları vardı. Almanlar tarafından yapılmıştı. Yapıldığı dönemin mimari özelliklerini taşıyordu. Daha düne kadar duruyordu. ”Kentsel dönüşüm projesi” kapsamında, Samsun şehrini denizle kucaklaştırmak adına; o güzelim binalar yıkıldı. Yıkılan binalar kent dışına taşınarak yeniden inşa edildi ama Samsun’un önemli bir tarihsel dokusu belleğimizden silinerek kaybolup gitti...
 
 
DİPNOT:
 
Bu yazının hazırlanışında, Sayın Cemil Baskın’ın özel arşivinden büyük ölçüde yararlandım. Cemil Baskın bir demiryolu emekçisinin çocuğudur. Araştırmacı-Yazar. Samsun’da yayınlanan “Barış Gazetesi” sahibi ve başyazarı. Kendisine teşekkür ediyor, selam ve sevgilerimi sunuyorum.
 
Üç Kırk Beş Treninin Çarşamba ayağındaki bilgiler için; Çarşamba eski belediye başkanlarından “Kemal Karapıçak” yardımcı oldu. Çarşamba’dan Samsun’a kadar olan istasyonların sırası ile yazılışı, onun verdiği bilgiler doğrultusunda gerçekleşti. Şu anda binaları yok olmuş, rayları sökülmüş eski tren istasyonunu onunla beraber gezdik ve çok değerli bilgiler topladık. Kendisine teşekkür ediyorum. Buradan selam ve sevgiler gönderiyorum.
18 Nisan 2013
/Ahmet AKBULUT

31 Mart 2013 Pazar

Alaçam Evleri


Alaçam / Samsun’da kayda değer bir tarihi zenginlik ilgi bekliyor. Merkezi ve yerel yönetimlerin yanısıra belde sakinlerinin ve bir kere bile olsun  bu güzelliği görenlerin bu kültür mirasına karşı sorumluluğu olduğuna inanıyorum.
İnterneti şöyle bir taradığımda, 2007 Yılından bu yana restorasyon projelerinin başlatıldığına dair haberler gördüm. Ancak birkaç gün önce gezdiğim bu yapılarda, restorasyon bir yana, herhangibir koruma belirtisi, en azından tabela bile yoktu. En görkemli konaklardan birisi kısa bir süre önce defineciler tarafından tarumar edilip, delilleri yok etmek uğruna ateşe verilmişti.
Bu bayram (16-21. 11.2010) çok sevdiğim 2 gencin nişan töreni için Samsun-Alaçam’a gitmiştim. Hep anlatıyorlardı ama ilk defa gözümle gördüm. Alaçam, gerçekten çok güzel bir kasaba. Batısında Yakakent, güneyde Vezirköprü, doğudan Bafra ilçeleri ve kuzeyinde Karadeniz ile çevrili bir belde.  İnternetteki kaynaklara göre yüzölçümü 632 km2, denizden yüksekliği ortalama 15 m. Samsun’a mesafesi  ise sadece 78 km.lik panoramik bir sahil yolu. Alaçam’da yıkılmaya yüz tutmuş çok güzel yapılar var. Belediyenin web sitesindeki bilgilere göre restorasyon  bekleyen yaklaşık 30 konak, 3 iş yeri ve 3 hamam bulunuyor. Hemen hepsi de  1870 yıllarından kalma.  Bu tarihi yapılar için, 2008 yılında,  ‘Alaçam Kültür Şehri’ çalışması kapsamında bir restorasyon projesi hazırlanmış. Alaçam kaymakamlığı tarafından yürütülen çalışma ile Kültür ve Turizm Bakanlığının Çeşme Mahallesinde bulunan tarihi öneme sahip on iki veya onüç tarihi bina için Bakanlığa gönderilen yardım başvurusuna olumlu yanıt gelmiş. Samsun Valisi Hasan Basri Güzeloğlu 28.11.2007′de bu yapıları incelemiş. Basında yer alan açıklaması ise şöyle; “Kültür ve turizm alanına büyük katkılar sağlayacak Alaçam evlerinin restorasyonu için her türlü desteği vereceğiz. Çevre ve Kültür Değerlerini Koruma Vakfı’yla projelendirme çalışması son aşamasına geldi. Tescil edilen 13 konağın projesi tamamlandı. İl Özel İdaresi kaynaklarından destek sağlayacağız”

Alaçam Kültür Kenti projesi
Kaynak: wowturkey.
Alaçam kaymakamlığı tarafından başlatılan, ‘Alaçam Kültür Şehri’ projesi kapsamında, İl Özel İdaresi desteğiyle, 17 kilometrelik sahil yolu yayları ve restore edilecek tarihi evleriyle Alaçam ilçesi tam bir kültür şehrine dönüşecek. Kaymakam Masatlı, tarihi dokuyu yaşatarak gelecek nesillere bırakmayı hedeflediklerini kaydederek, “Tescil edilen 13 konağın projesi tamamlandı.
İl Özel İdaresi’nden sağlanan destek ile çalışmalara bu yıl içinde başlayacağız. Tarihi evlerin restorasyonu için binaların sahipleri ile görüşmelerimiz de devam ediyor. Bina sahiplerinden; ya restorasyonu kendileri yaptırarak binaları kullanmalarını ya da kullanım hakkını bize bırakarak restorasyonu üstlenmemizin önünü açmalarını istiyoruz” dedi.
Alaçam’ın tarihsel gelişimi
İlçede yerleşimin oldukça gerilere gittiği belirtilirken henüz kazılmamış 2 höyük olduğu söyleniyor. Günümüz Alaçam’ı; Frigya, Kimmer, Lidya ve Pers uygarlıklarını görmüş, yaşamış. M.Ö. 5 yy da Zelikus adını almış. Sonra Bizansın eline geçmiş,  Danişmentliler tafaından ele geçirilince Tralköy adını almış.Selçuklu döneminde adı tekrar değişmiş ve Uluköy olmuş. Son olarak  1385′de Ilhanlılar döneminde halen kullanılan Alaçam adını almış.Yöre Anadolu Beylikleri döneminde Eratna beyliğinin devamı olan Kadı Burhanettin tarafından ele geçirilmiş, ardından Candaroğulları ve İsfendiyarogullarinin hakimiyetine girmiş(1390). 1398′de Osmanlı egemenliğine giren Alaçam, Anadolu Türk Birliğinin bozulmasıyla 1402′de tekrar Candaroğullarının eline geçer. Çelebi Mehmet yönetiminde Osmanlı’nın  bir Türk kasabası olan Alaçam 1 Eylül 1944 tarihinde Samsun’un 8. ilçesi haline gelir.

Tarihi ve kültürel değerler

İlçede Sivri tepe, Elçi tepe, Gökçe boğaz tepe, Dede tepe höyükleri bulunmaktadır. Sivri tepe, Dede tepe, Gökçe boğaz tepe de Hitit dönemine ait yerleşmeler tespit edilmiştir. Gökçe boğaz tepedeki kazılar 1955 yılında yapılmıştır. Ayrıca Sivri tepe de yapılan kazılarda Milezyenlere (Miletoslular-Milletliler) ait olduğu belirtilen çanaklar, çömlekler bulunmuştur. Bir de Yakakent ve Alaçam’ın güneyinde dağlık ve ormanlık alanda tarihi bir kale yer almaktadır. Alaçamdaki tarihi eserler arasında 1515 yılında Anadolu Beylerbeyi Şadi Bey Tarafından yaptırılan Şadi Bey camii ve 1887 (Rumi 1303) yılında yapılmış Yeni cami de sayılabilir. Geyik koşan türbesi de kesin tarihi belli olmayan tarihi eserlerdendir. Kare planlı olup çatı örtülüdür.

Yerel Kültür
Alaçam ilçe merkezinde halkın %60 ‘ı mübadildir. Düğünlerde genellikle Rumeli Oyunları (Zigaş, Debreli Hasan, Vardar ovası, Topal Ağa) ağırlık kazanmaktadır. Ayrıca, oynanan Kasap (Horon), Karşılama oyunları vardır. Karlı ve sardık köylerinde ise Kafkas oyunları oynanmaktadır.





KAYNAK: http://nina.bencoya.com/218/alacam-evleri/