7 Eylül 2008 Pazar

Pontusçu Rumların Avrupa Devletleri Nezdindeki Faaliyetleri



Pontus Rum Cemiyeti’nin İstanbul Şubesi de, cemiyetin Avrupa’daki azalarıyla temaslarını artırmak ve teşebbüslerini genişletmek üzere, azalarından Arzuoğlu Efendi’yi Paris’e göndermeye karar verdi. Önceden Samsun Mebusluğu’nda bulunmuş olan bu kişi, önce Atina, sonra Paris’e giderek faaliyetlerine devam edecekti. Heyetlere, kamuoyu ile yakın ilişkiler içersine girme görevi de verilmişti.


(…)

Hrisantos, 2 Mayıs 1919'da Paris Barış Konferansı'na bir muhtıra sundu. Muhtırasında Rum nüfusunu abartılı bir şekilde göstermeye çalışan Hrisantos, nüfusu tamamen Müslüman olan Lazistan (Rize) hariç, büyük bir devletin yönetimi altında özerk bir Pontus Devleti kurulmasını, Trabzon, Samsun, Sinop, Amasya ve Karahisar'ın da bu yönetim sınırları içersine alınmasını istiyordu. Ayrıca özerk devletin, ileride kurulacak Ermenistan Devleti ile işbirliği yapacağını belirtiyordu. Ancak, Hrisantos'un bu talepleri Yunanistan Başbakanı Venizalos dahil olmak üzere İtilâf Devletleri liderleri tarafından ciddiye alınmamıştı. Buna rağmen Hrisantos, Giresun Metropoliti’ne gönderdiği bir mektupta, temaslarının çok olumlu geçtiğine dair bilgi vermiş ve durumu İstanbul ve özellikle Trabzon, Batum, Samsun Giresun ve diğer Pontus cemiyetlerine bildirmesini istemiştir.

Hrisantos, Paris Barış Konferansı'ndan umduğu desteği bulamayınca Londra'ya gitmeye karar verdi. Venizalos her ne kadar Hrisantos’un muhtırasına destek vermemişse de Dışişleri Bakanı Politis aracılığıyla, Yunanistan’ın Londra Büyükelçisi Kaklamanos’a, Metropolit’in geleceğini haber vermiş ve kendisine yardımcı olmasını emretmiştir. 23 Temmuz 1919'da Londra'ya varan Hrisantos’u, Kaklamanos karşıladı ve İngiliz basını ile tanışmasını sağladı. Ayrıca Politis, İngitere Dışişleri Bakanı Yardımcısı Sir Ronald Graham nezdinde girişimde bulunarak Metropolit’in hükümetle görüşmesini sağladı. Hrisantos, İngiliz hükümeti ile yaptığı görüşmede amacını ve düşüncesini şöyle belirtti:

“Hedefimiz Türkiye'den, bağımsız bir Pontus Devleti için elden geldiği kadar büyük toprak koparmak ve Yunanistan'daki gönüllüleri de oraya taşıyarak bir Pontusçular ordusu kurmaktır...sizi temin ederim ki bu ordu İngilizlerin onaylamayacağı hiçbir eylemde bulunmayacaktır.”

İngiliz Hükümeti Hrisantos'a yakın ilgi göstermesine rağmen herhangi bir destek sözü vermedi. Her ne kadar Lloyd George, Yunan Başbakanı Venizelos’un kendisine aktardığı ve bölgede kurulacak bir Pontus Devleti’nin Ermenistan ve Gürcistan’la işbirliği içerisinde olarak Türklere ve Bolşeviklere karşı sağlam bir set oluşturacağı yönündeki düşünceye katılmışsa da İngiliz Kabinesi, Pontus Rumlarının taleplerini pek sıcak karşılamamıştır. Bunun en önemli sebepleri; Rumların nüfusuna ilişkin verilen istatistiklerin inandırıcı bulunmaması, aşırı toprak talepleri ve bunun Ermenilerin istekleriyle çatışmasıydı. Zira kurulması düşünülen Pontus Devleti’nde yer alan Trabzon’un, Ermenilerce de Karadeniz’e açılan bir kapı olması için istenmesi taraflar arasında büyük tartışmalara neden olmaktaydı.

İngiliz Hükümeti’nin bir diğer endişesi de, Karadeniz Bölgesi’nde bir Pontus Devleti kurmanın İstanbul’u iki Yunan ülkesi arasına sıkıştırmak anlamına geleceği bunun ne Fransızlar ne de İtalyanlarca asla kabul edilemeyeceği idi.

Ancak burada şunu da belirtmek gerekir ki, Pontus Devleti’nin kurulmasına İngilizler pek sıcak bakmamasına rağmen, bölgedeki Rum Cemiyetleri’ne, çetelerine ve metropolitlere askerî ve siyasî temsilcileri vasıtasıyla hemen her türlü desteği vermekten de geri kalmamışlardır.

Bu arada başlangıçta Pontus projesine sahip çıkmayan Yunanistan ise tutumunu değiştirmiş, hem İngiltere nezdinde girişimde bulunmaya hem de Pontus faaliyetlerinin yürütülmesi için malî yardım yapmaya ve bölgeye subaylar göndererek çetecilik faaliyetlerini yönetmeye başlamıştı. Hatta Yunanistan'ın Trabzon yöresine son girişimleri Sivas'ta bulunan Mustafa Kemal Paşa'nın dikkatinden kaçmamış ve durumu 8 Kasım 1919 tarihli şifreyle Harbiye Nezareti’ne bildirmiştir.

1919 yılında gittiği Avrupa seyahatinden bir sonuç alamadan dönen Hrisantos, 1920 yılında yine aynı ümitlerle Avrupa'ya gitmişse de daha çok Ermeni taraftarı olan, daha doğrusu Trabzon'u Ermenistan'a vermeye kararlı olan Avrupa devletlerinden istediği desteği alamamıştır.
(…)
Hrisantos'tan başka Amasya ve Samsun Metropolitleri de Avrupa başkentlerinde ve İtilâf Devletleri’nin Türkiye’deki temsilcileri nezdinde girişimlerde bulunmaktaydılar. Samsun Bölgesi Metropoliti Yermanos, 6 Ağustos 1921’de Atina’yı ziyaret ederek Yunan Başbakanı ile müzakerelerde bulunmuştu. Yermanos Atina ziyareti sırasında buradaki Amerikan ve İngiliz temsilcilerine (sözde) Pontus faciaları ile ilgili bir rapor sunarken, Fener Patrikhanesi de hemen hemen aynı konuyu ihtiva eden bir başka raporu İtilaf Devletleri’nin İstanbul temsilcilerine ve Avrupa’nın belli başlı yayın organlarına göndermişti.

Yukarıda değinilen faaliyetlerden anlaşıldığı üzere; gerek Rum cemiyetleri, gerekse Rum din adamları, Pontus Rum Devleti kurmak için Avrupa Hükümetlerinin ve kamuoylarının dikkatlerini üzerine çekmeye çalışmışlar, bu hususta hemen her yolu denemişler, abartılı rakamlarla ve istatistiklerle de inandırıcı olmaya çalışmışlardır. Özellikle Trabzon Metropoliti Hrisantos, bir politika adamı gibi Avrupa başkentlerini ve Kafkasya’nın önemli merkezlerini dolaşarak Pontus davasına destek bulmaya çalışmıştır. Avrupa Devletleri, özellikle İngilizler ise, Rumların iddialarının gerçeği yansıtmadığını bilmelerine rağmen işgallerine sebep teşkil etmek ve Türk milli mücadelesini yok etmek adına bu iddiaların arkasında olmuşlar ve Karadeniz’in bazı önemli merkezlerini (Samsun ve Batum) işgal etmişlerdir. Ancak bütün bunlara rağmen Türk milletinin duyarlı davranması ve başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere Türk milli hareketi önderlerinin akıllı politikaları sayesinde ne Avrupalı devletler ne de Pontusçu Rumlar hedeflerine ulaşamamışlardır.

/Yrd. Doç. Dr. Mehmet OKUR

3 Temmuz 2008 Perşembe

Doğu Karadeniz’de Çepniler ve Keşkek


/ Yard. Doç. Dr. Erdoğan Altınkaynak

(…)
Doğu Karadeniz’de, Giresun-Ordu-Trabzon yaylalarına Türkmenlerin gelip yerleşmesi çok eskilere dayanmaktadır. Anadolu Selçuklularının yıkılışında olmasa da zayıflayarak Moğol orduları karşısında varlık gösterememesi bu bölgenin alt taraflarında meydana gelen Kalenderî nitelikli isyanlardır. Baba İshak’ın başlattığı isyanın bastırılması esnasında, Anadolu Selçuklu ordularına karşı Türkmenlerin, Baba İshak’ı canla – başla savunduğu, çocuklu kadınların dahi bu savunmaya katıldığı bilinmektedir. İsyan bastırıldıktan sonra asilerin takibi ve yakalanarak ortadan kaldırılması hadisesi bütün korkunçluğuyla devam eder. Doğu Karadeniz yaylaları, ormanları, saklanmaya ve savunmaya uygun bir coğrafî yapıdadır. Bu isyandan kalanların çoğu buralara yerleşmişlerdir. Esasen, Timur’a gönderilen İspanyol elçisi Clavijo’nun da tanık olduğu gibi, Tirebolu – Giresun – Ordu –Görele - Vakf-ı Kebir – Torul - Kürtün bölgesi Çepnilerin yerleşim yeriydi ve çok sık olarak Trabzon’daki Hıristiyanlarla çarpışıyorlardı. Trabzon tekfuru, bölgedeki Çepnileri cezalandırmak için bin atlı ve çok sayıda yayan askerle hücuma geçmişti. Tirebolu ve Görele’yi yakıp yıkan Hıristiyan ordusunun dönüş yolunda yine Çepniler tarafından kovalandığı da kayıtlar arasındadır. Çepnilerin baskınlarından usanan tekfur üç kızını ayrı ayrı üç Türkmen beyine vermişti.

Çepni sözü Anadolu’nun bazı yerlerinde “Alevi” anlamında kullanılır. Bazı yerlerde “Türkmen = Çepni = Alevi” kelimelerinin anlamları birbiriyle aynıdır. Doğu Karadeniz Çepnileri ise Anadolu’nun diğer yerlerindeki Çepnilerden farklı olarak sünnîdirler. Hatta Giresun, Ordu, Tirebolu gibi yerleşim yerlerinde imamlık, vaizlik, cüzhanlık yaptıkları kayıtlara geçmiştir. Ancak, yine Faruk Sümer’e göre, XVI. Yüzyılda bölgedeki Çepnilerin büyük bir kısmı Şiîdir. Günümüzde ise sünnîdirler ama inanç hususunda muhafazakârlıkları da yoktur. Buraya “bölgede gizli Alevî köyleri de vardır”ı da eklemeliyiz.

Doğu Karadeniz ve Çepni kültürü üzerine Türkiye’de yapılan çalışmalar arasında Ali Çelik’in “Çepni Kültürü” ve Abdullah Gülay’ın lokal olarak hazırladığı “Ağasar Çepni Kültürü Geyikli” zikredilmelidir.
Doğu Karadeniz Bölgesi yüksek kesimlerindeki yaylalarıyla tam bir Çepni yerleşim merkezi olduğu ve bu yerleşim’in Tirebolu, Görele, Giresun, Ordu, Vakfıkebir gibi sahil yerleşim merkezlerini de içine aldığını söylemiştik. Doğu Karadeniz aynı zamanda şenlikleriyle de ünlüdür. Özellikle “otçu göçü” olarak adlandırılan yayla çıkışları ve eğlenceleri, yurdun her tarafına yayılmış bölge insanlarının, bölgeye akın etmesine vesile olur. Bu şenliklerden “Geyikli Beldesi”nde (Trabzon-Şalpazarı), belediye başkanlığının organize ortaklığı ile “Sisdağı Şenlikleri” her yıl, Temmuz ayının dördüncü haftasında, düzenli olarak yapılmaktadır. Sis Dağı yaylası Geyikli Beldesi’nin yaylasıdır ve Geyikli Beldesi halkı kendilerini Çepni olarak tanıtmaktadırlar. Her ne kadar Şalpazarı Trabzon’a bağlı ise de yayla kısmı Giresun ile Trabzon illeri arasında ihtilâflıdır. Bölge insanı için nüfus işlemleri ve resmî olaylardan öte gitmeyen bu paylaşılamama, hiç önemli değildir. Giresun, Tirebolu ve Görele’nin köylerinden de bu şenliğe katılanlar vardır. Ancak Sisdağı yaylası Geyikli Beldesi’nin yaylasıdır ve Geyikli sakinleri de örgütlü biçimde yaylalarına sahip çıkmaktadırlar.

Sis Dağı, Türkiye insanı için yabancı gelmeyen bir isimdir. Bu dağın yaylasındaki şenliğe Görele’nin yetiştirmiş olduğu kemençe üstadı Katip Şadi’yi icra alanında dinlemek, görüntülemek ve gözlemlemek gayesi ile gitmiştik. Bir de Sisdağı zirvesinde makamı bulunan Halil Evliya mezarını ve menkabesini kaydetmek istemiştik.

Mahallî kıyafetlerin sadece okul öğrencilerinin katıldıkları merasimlerde kullanıldığını veya müzelik olarak bulundurulduğunu düşünenlerdendim. Yanıldığımı anladım. Geyikli beldesinin fertleri, özellikle kadınları ve genç kızları büyük bir heyecanla, çiçekli, rengârenk mahallî giysileriyle şenlik alanını doldurmuşlardı. Belediye başkanı Ahmet Yüksel Gülay ve belde halkı, gelen misafirleri en iyi şekilde ağırlamak, beldelerini tanıtmak ve geleneklerini bir sonraki nesle aktarmak; bu arada eğlenmek için canla başla çalışıyorlardı. Sis Dağı Yaylası’nda, şölen yerinde yaklaşık otuz bin kişi vardı. Meranın korunması için motorlu taşıtlara konulan yasak bir günlüğüne kaldırılmıştı.

Sis Dağı Yaylası şölen yerine nisbeten daha yüksek bir yerden inilerek geliniyor. Törenin başlaması için davul-zurna ve kemençe eşliğinde horon tutulması gerekiyor. Resmî başlangıç saat 10 sularında yukardan aşağıya kalabalık bir grupla horon oynayarak inilmeyle başlıyor. Beş bin kişinin aynı anda kemençe, davul-zurnaya ritim tutarak horon tepmesi görülmeye gerçekten değer. Kemençe ayrı, davul zurna ayrı olarak ve nöbetleşe oyunculara eşlik ediyor. İkisi bir anda icra etmiyor.

Şenlik alanında dolaşırken tanıdık olduğumuz keşkek kokusu bizi kendine çekti. Gittiğimiz yerde bir grup insan, harıl harıl kazan karıştırıyor ve keşkek hazırlıyordu. Hemen yanı başlarında, kurulan çadır lokantada ise insanlar kuyruğa girmiş, keşkek almaya uğraşıyorlardı. Keşkek hazırlayanlar yaptıkları işin bilincindeydi. Onlar “Keşkek bizim kültürümüzün vazgeçilmez şölen yemeği” diyorlardı. Aslında çok zahmetli olan bir işi, sırf geleneklerini yaşatmak gayesiyle, Balıkesir’de, Çorum’da, Tokat’ta gördüğüm ve birlikte bulunduğum Çepniler gibi özenle yapıyorlardı.

Eski Türklerde etli ve yoğurtlu olarak kışlık erzak hazırlandığı bilinmektedir. Bu konuda Bahaeddin Ögel detaylı bilgi vermektedir. Keşkek yemeğinin de kışlık erzaklar içerisinde yer aldığı söylenebilir. Çünkü yapılışı ve kullanılan malzemeleri bakımından tarhanaya benzemektedir. Hatta bunun yoğurtlusuna Anadolu’da ve hemen hemen bütün Türk dünyasında “kurut” adı verildiği bilinmektedir. Ayrıca, tarhananın etlisi de vardır. DLT’de “keşkek” kelimesine yahut benzeri kelimeye rastlamadık. Ancak Orhun kitabelerinde rastladığımız “kergek” kelimesi ile bir ilgisi olduğu varsayımını, Dursun Yıldırım’ın, “Kağanlık Süreci” makalesiyle birlikte düşündüğümüzde, kabullenebiliriz.

Keşkek’in yapılışı: Keşkek bir nevi pilâvdır. Yarma veya kabuğu soyulmuş arpa, kuru fasulye ve-veya nohut, haşlanmış et, tuz ve su ile yapılır. Kuru fasulye ve yarma olmuş buğday ayrı ayrı haşlanır. Kemikleriyle birlikte yumruk iriliğinde et doğranarak çok büyük bir kazana yerleştirilir. Etin üstüne haşlanmış fasulye, onun üstüne de haşlanmış yarma konulur. Yeterince su konup, kısık odun ateşinde kaynamaya bırakılır. Pişme işi tamamlanırken tuzu ilave edilir. Pişme işi bittikten sonra kazan, ateşten kenara alınır ve hemen kazandakiler, döğecek veya çomaklarla karıştırılmaya ve ezilmeye başlanır. Bu işlem 1,5- 2 saat, kazanın içindekiler macun hâline gelinceye kadar devam eder. Karıştırma veya ezme işi ne kadar iyi yapılırsa lezzet de o kadar iyi olur.

Balıkesir, Çorum gibi vilayetlerde, düğünlerde, sünnet düğünlerinde ve değişik eğlencelerde “keşkek” karıştırıldığını biliyoruz. Gagavuz masallarının bitiş formelleri içinde “keşkeş manjası (keşkeş aşı)” adı geçmektedir. Masal anlatıcısı gittiği düğünden dönerken bu yemekle beraber geldiğini belirtir. Bu yemek bildiğimiz keşkekten başka bir şey değildir. Düğün veya eğlence yemeği olarak hazırlanması ise Anadolu’nun Çepni yerleşim bölgelerindeki uygulamayla paralellik göstermektedir.

Keşkek hazırlanmasının ve kazan karıştırmanın eski inançlarla bir ilgisi olduğu düşünülebilir. Düşünülebilirliğinden ziyade düşünülmelidir de... Düğün, sünnet, kutlama gibi toplu eğlencelerde veya sevinçli, kıvançlı toplantılarda genellikle bir hayvan kesilir. Kesilen hayvan, eğlencenin-şenliğin bereketli olması, katılanları memnun etmesi ve eğlencenin kazasız-belâsız atlatılması içindir. Bu hayvan aynı zamanda kurbandır. İşte keşkek de bu kurban olarak kesilen hayvanın etinden yapılır.

Anadolu’da ve diğer Türk coğrafyalarında kazan ile ilgili pek çok inanç, gelenek, deyim ve kalıp ifadelere rastlarız. Kazan kaldırmak, kazan kaynatmak, aş kazanı, kazana pislemek, kara kazan kurmak, kazan karası, kazanın doğurması, küpeli kazan, kaynar kazana atılmak bunlardan yalnızca bazılarıdır.

Keşkek hazırlamanın ortak bir eylemi (imece usulü) gerektirmesi, belki de bir törenin parçası olmasındandır. Keşkek hazırlanması genellikle mutlu bir tören esnasında yapılmaktadır. Anadolu’da “keşkek” hazırlama geleneğini genellikle “Çepni” Türkmenleri canlı olarak yaşatmaktadır. Doğu Karadeniz Bölgesi Çepnileri de bu geleneğe dahildir.

14 Haziran 2008 Cumartesi

Mübadele Göçmenleri


İki kıyı arasında
asılı duruyor
güneş
ne batıya gidiyor
ne dönüyor doğuya

Onun içi de
salınıp duruyor işte
bu adadan adaya
seke seke gidilen
kuyuların suyu daha tuzlu
deniz ortasında
bir kıyıdan ötekine

Çözülürken usunun
zembereği
kağşıyor menteşeleri
ahşap kapısının pancurlarının
içinde doğduğu
öleceğini de düşlediği
evin
/Güven Turan
MÜBADELE GÖÇMENLERİ (Çile çiçekleri)

İstiklal Savaşından sonra Lozan'da 30.Ocak.1923 tarihinde,Türkiye ile Yunanistan arasında bir sözleşme ve protokol imzalandı.Bu sözleşme ve protokol "Türk-Yunan nüfus mübadelesi'ne ilişkindi.Buna göre 1.Mayıs.1923 tarihinden başlayarak,Türk topraklarında yerleşmiş Rum-Ortadokslar ile Yunan topraklarında yerleşmiş Müslüman Türkler zorunlu göçe tabi tutuldular.

Benim de babam Hüseyin Mazlum 1924 yılında Selanik'in kuzeyinde Karacaabat bölgesindeki Sıbiska (Arıdaıa) köyünden Gülcemal vapuru ile Tekirdağ Limanına getirildi.Babası Süleyman askerliğini yaparken bir tünelde tren çarpması sonucu şehit olduğu için 8 yaşında amcası himayesinde gelebildi. Yunanistan'dan göç eden 500 bin Müslüman-Türkün büyük bir bölümü Trakya'ya ve bu arada Edirne'ye yerleştirildi. Büyük göçlerin üzerinden 76 yıl geçti.Evini,toprağını bırakıp,bin bir cefa ile yollara düşen,geldikleri yerlere uyum sağlamak,nafakalarını çıkarabilmek için bin bir türlü çileler çeken o insanların şimdi, yurdumuzda çocukları ve torunları yaşıyor. Ben de onlardan birisiyim. Okuduğum kitaplardan,dinlediğim anılardan, Yunanistan'dan gelen Müslüman-Türklerin de Türkiye'den giden Ortadoks-Rumların da çok çileler çektiğini anladım. Okurken, zaman zaman gözyaşlarım kitap sayfalarını ıslatıyordu, kendimi alamıyordum.Onun için o büyük göçü yaşayan insanların hepsine, Türküne de Yunanına da ben ÇİLE ÇİÇEKLERİ diyorum. Bazıları yollarda soldu, atıldılar. Bazıları da yeni topraklarında yeniden açıp çoğaldılar. İşte o çile çiçeklerinin, çocuklarından torunlarından çevremizde yaşayan binlerce insan var. Onlara, dedelerinin, ninelerinin ana ve babalarının ne zorluklarla buralara gelebildiğini, bugünlere ne zorluklar içinde gelindiğini anlatmak istiyorum.

NÜFUS MÜBADELESİNE NEDEN GEREK DUYULDU
Yunanlılar savaşı kaybettiler. Bu yenilginin ardından Türkiyeli Rumlar, önce Ege ve Marmara kentlerinden sonra da Trakya ve Karadeniz kentlerinden Yunanistan'a göç ettiler.Bu göç değil büyük bir kargaşa içinde kaçıştı.Deniz,kara ve demiryolu aracı olarak ne buluyorlarsa onunla kaçıp kurtulmaya çalışıyorlardı.Başta İstanbul ve İzmir olmak üzere birçok kıyı kentinde yığılmalar oldu.Sağlık,beslenme ve barınma sorunları çözülemiyordu.Samsundan Trabzon'a kadar uzanan kıyı şeridinde 30 binden fazla insan toplandı.Yunanistan'dan gelen vapurlar 2 bin kişilik gruplar halinde onları taşımaya çalışıyordu. Trakya'da ise yola düşen Rum göçmenler tren istasyonlarına, Tekirdağ Limanına yığıldılar. Vapurlar hiç durmadan Tekirdağ-Selanik arasında göçmen taşıyordu. Karayoluyla ulaşım daha kolay olduğu için bazıları da at arabaları, kağnı arabaları ile Yunanistan'a geçiyordu. Yenilgiden sonra bir ay içinde Yunanistan'a göç eden Rumların sayısı 650 bine ulaştı. Savaş ekonomisi ile tükenmiş olan Yunan hükümeti, gelen Rumlara barınacak yer gösteremiyor, yiyecek ve giyecek veremiyordu. Kiliseler, okullar doldu. Kış mevsimi gelmişti. Göçmenler üstü başı paramparça yalınayak ve aç olarak sokaklarda yatıp kalkıyorlardı. Geceleri yerli halkın kapılarını çalarak bir parça ekmek için, ısınmak için yalvarıyorlardı. Bazı göçmenler yerlilerin kapılarını kırarak zorla evlere sığınıyorlardı.

Bu şartlar altında Müslüman Türklere baskılar yapılmaya başlandı. Türklerin göç etmesiyle yerlerine Rumların yerleştirilmesi isteniyordu.  İşte bu koşullar altında her iki ülkenin de menfaatleri düşünülerek Lozan'da 30.Ocak.1923 tarihinde "Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi Sözleşmesi ve Protokolü" imzalandı. Mübadele, İstanbul'da oturan Rumları ve Batı Trakya'da oturan Müslümanları kapsamıyordu.

MÜBADELE, İMAR VE İSKÂN BAKANLIĞI KURULUYOR
Osmanlı Devletinde 1877–1878 Osmanlı-Rus harbi ile 1912–1913 Balkan Harbi sonucunda önemli göç olayları yaşandı. O yıllarda göç edenlerin yerleştirilmeleri bazı komisyonlar tarafından yürütülmüştü. Daha sonraki kurtuluş savaşı yıllarında, işgal edilen yörelerden iç bölgelere kaçan nüfusun buralarda yerleştirilmesi işiyle Sağlık Bakanlığına bağlı olan Muhacirler Müdürlüğü ilgilenmişti. Fakat artık bundan sonra daha örgütlü, daha kapsamlı ve daha yetkili bir kuruluşa ihtiyaç vardı. Çünkü yarım milyon insan yerleştirilecekti. Aksi halde örgütsüz bir ortamda göçmenler çok büyük perişanlıklar içinde kalırlarsa toplulukta derin yaralar açılabilirdi. Daha önceki yıllarda bakanlıklar ve müdürlükler arasındaki lüzumsuz yazışmalarla büyük gecikmeler olmuş ve göçmenler perişan durumlara düşürülmüştü. T.B.M.M de yapılan müzakereler sonunda Tunalı Hilmi beyin 132 arkadaşı ile verdiği önerge 13.Ekim.1923 tarihinde kabul edildi. Böylece "Mübadele, İmar ve İskân Bakanlığı" kurulmuş oldu. Türkiye'de eğitim politikasının saptanmasında, örgütlenmesinde de büyük emeği bulunan Mustafa Necati bakan olarak atandı. Görev süresi için Bakanlığın merkezde ve taşrada örgütlenmesinden yasal düzenlemelere kadar çok başarılı çalışmalar yaptı.

GÖÇMENLER TÜRKİYE'YE NASIL TAŞINDI
Yunanistan'da yaşayan Türkler baskı altında olduklarından göçün resmi takvim başlamadan kıyı kentlerine yığıldılar. Devletimiz Hilal-i Ahmer (Kızılay) cemiyetine parasal yardım yapıyordu. Parasal yardımla güçlenen cemiyet yollara düşmüş olan bu insanlara yardım etmeye çalışıyordu. Bir taraftan da Dışişleri Bakanlığı Yunan Hükümeti ile görüşerek, sahillere doğru akan göçü düzenli hale getirmeye çalışıyordu.
İşte bu koşullar altında yeni kurulan bakanlığa büyük işler düşüyordu. Bakan Mustafa Necati'nin elini çabuk tutması gerekiyordu.

İlk iş olarak taşıma araçlarının kararlaştırılması gündeme geldi. Taşıma işini deniz yoluyla yapmak her yönü ile avantajlı ve pratik görülüyordu. Çünkü halkın büyük bir bölümü liman kentlerine yığılmıştı. Üstelik iki ülkenin coğrafi konumu dikkate alındığında deniz ulaşımı daha kestirme ve kolay olacağı gibi daha az masraflı olacaktı. Bütün bu nedenler dikkate alınarak vapur şirketlerine ihale açıldı. Yunanistan'dan gelecek olan Müslüman göçmenler Selanik, Kalikratya ve Kavala'dan alınarak Tekirdağ, İstanbul, Mudanya, Zonguldak, Sinop, Samsun, Ordu, Giresun, İzmit, Gelibolu, Bandırma, Burhaniye ye taşınırken, Girit ve Kandiye ‘den alınan Müslüman göçmenler ise Mersin, Silifke, Marmaris, Bodrum, Güllük, Ayvalık, Çanakkale ve Erdek iskelelerine taşınacaktı.
Bu taşımayı kabul eden vapur şirketi ayrıca teminat mektubu verecekti.Teminatın kabul edilmesinden bir hafta sonra istenilen iskelelere 4 büyük vapur göndermek zorunluluğu vardı.

Hazırlanan taşıma yönetmeliğine göre;
1-Taşıma ücretini göçmen kendisi verecek,ancak parasını ödeyemeyenlerin taşıma ücretini devlet karşılayacak.
2-İnsanların dışında hayvan ve eşya için ayrı ücret tarifesi uygulanacak.
3-Taşıma sırasında vapurda göçmenlerin dinlenmesi için gerekli şartlar hazırlanacak.
4-Vapurlarda tatlı su depoları bulunacak.
5-Elde edilecek gelirin % 20 si Hilal-i Ahmer'e bağışlanacak.
6-8 yaşına kadar olan çocuklardan ve 100 kiloya kadar olan eşyalar için nakliye ücreti alınmayacak.

Yönetmelik buna benzer birçok maddeleri içeriyordu.

Açılan vapur ihalesine İtalyan, Yunan, Ermeni ve Türk vapur birlikleri katılmıştı. Vapur tonajı yüksek, taşıma koşulları daha uygun olduğu için ihaleyi İtalyan Lloyd.Tristino Vapur Kumpanyası kazandı.

Harpten çıkmış olan bir ulusun toplumsal değer ölçüleri ve olaylara bakışı haliyle çok farklı olacaktı. Türk Vapurlar birliği dururken bir yabancı şirketin ihaleyi kazanması ülke içinde büyük bir tepki ile karşılandı. Zaten ulusal sermayemiz sınırlıydı. Böylece sermaye birikimimizin bir kısmı yurtdışına çıkacaktı. Üstelik yabancıların tercih edilmesi onur kırıcı bir davranıştı. Buna benzeyen birçok görüşlerle tepkiler geldi.

Türk Vapurlar Birliği reisi Suudi bey İstanbul Ticaret Odasında 23.Eylül.1923 de bu konuda bir konuşma yaptı. Daha sonra Hükümet Nezdinde birtakım girişimlerde bulundu. Daha sonra Ticaret ve Sanayi Odası Hükümete resmen başvurarak Türk Vapur Şirketlerinin yabancı şirketlere karşı korunmalarını talebetti. Bunun gibi çeşitli girişimler sonunda İtalyan şirketinin kazanmış olduğu ihale iptal edildi. İhale Seyr-i Sefain İdaresi ile Türk Vapurcular Birliğine verildi.

Bu idarenin tonajı 2000 den fazla olan 6 vapuru bulunuyordu.Diğer vapurlarının tonajı çok küçüktü. İşin gerçeği, ihaleyi kazanan Türk şirketler grubunun vapurları ile ihalesi iptal edilen İtalyan şirketler grubunun vapurları mukayese edilemeyecek kadar farklıydı. Bizimkiler eski ve geriydi. Bazı yük ve kömür gemileri bile yolcu gemisi haline getirilmişti. Aslında bu gemiler limanlara yığılmış yüz binlerce göçmeni sağlıklı şekilde taşımaya uygun değildi. Olan göçmenlere oldu. Çok kötü şartlar altında yolculuk yapan bu zavallı insanların bir kısmı hastalandı, yolda ölenler çoktu.

Babamla birlikte gelen bir büyüğümden dinlemiştim; yolculuk esnasında ölenlerin denize atıldığını söylemişti. Hatta bir taraftan denize atılma işi gerçekleştirilirken, vapurun diğer tarafında birtakım bağırışlar ve gürültüler çıkarılarak dikkatler başka yöne çekiliyormuş.

HİLAL-İ AHMER (KIZILAY) CEMİYETİ' nin Çalışmaları Müslüman Türklerin Yunanistan'daki evlerinden koparak Türkiye'ye gelişleri, üretici duruma gelene kadar geçen uzun zaman içindeki yaşamları birer dramdır, hazin birer öyküdür. Yaşanılan bu zorlukları, ağır yaşam koşullarını hafifletmek amacıyla, Hilal-i Ahmer Cemiyetinin yardımları unutulamaz.

Mustafa Necati'nin isteği üzerine Mübadele, İmar ve İskân Bakanlığı ile Türk Hilal-i Ahmer Cemiyeti arasında 6.Mart.1924 tarihinde Ankara'da anlaşma yapıldı. Devlet tarafından cemiyete parasal destek sağlandı. Yapılan anlaşma uyarınca; gerek Yunanistan'da gerekse Türkiye'de cemiyet, örgütünü güçlendirecekti. Göçmenlerin beslenme, sağlık, barınma gibi temel ihtiyaçları ve sorunları ile yakından ilgilenilecekti. Göç veren ve göç alan illere yetkileri geniş temsilciler gönderilecek, cemiyetin kapsamlı olarak örgütlenmesi sağlanacaktı. Selanik'teki bindirme iskelesinde bulunan iaşe teşkilatı geliştirilecek, fakir göçmenlerin beslenmesi, hastaların tedavisi için vapurlarda yiyecek ve ilaç bulundurulacaktı. Bunun için yardımcı personel ve sağlık personeli görevlendirilecekti. Cemiyet İzmir'de 20,Tekirdağ'da 25,Kalikterya'da 15, Ulukışla’da 30, Niğde'de 20, Mersinde 50, Kavalada 50, Samsunda 30 yataklı hastane kuracaktı. Ayrıca göç alan iller arasında 5 adet gezici doktor görev yapacaktı.

Hilal-i Ahmer Cemiyeti gerek yurtdışından, gerekse yurtiçinden yeterli parayı toplayamadı. Devletin yapabildiği kadar maddi yardım ve kendi bütçesinin elverdiği ölçüde yardımlarını devam ettirdi. Ankara anlaşmasında yer alan yukarıda saydığım işlerin birçoğu gerçekleştirilemedi. Yunanistan'da Müslüman Türkler baskı ve teröre maruz kalıyorlardı. Evlerinden kovuluyorlardı. Kayalar, Karacaova, Kozana gibi yerlerden baskı ve terörle kovulan Türkler Karaferye İstasyonuna kadar olan 40–65 km yolu yürüyerek geçiyorlardı. Buradan Trenle Selanik limanına ulaşılıyordu. Bu meşakkatli yolculukta önemli ölçüde sağlık sorunları yaşanıyordu.

Bu nedenle Hilal-i Ahmer Cemiyeti, Mübadele, İmar ve İskân Vekâleti ile ortaklaşa olarak İmdad-ı Sıhhiye Heyetleri aracılığı ile perişan durumdaki bu insanların imdadına koştu. Baştabip Mahir Bey ile birlikte 3 doktor, bir eczacı,12 memur ve hademeden oluşan Selanik İmdad-ı Sıhhiye Heyeti Kuruldu ve çalışmalara başladı. Bunu Hanya, Drama, Kandiye ve Kavala da kurulan heyetlerin çalışmaları izledi.

GÖÇMENLERE YER HAZIRLIKLARI
Mübadele, İmar ve İskân Bakanlığının çözmesi gereken en önemli sorunlardan birisi de, Türkiye’ye gelecek mübadele göçmenlerinin yerleştirileceği alanların en iyi şekilde belirlenmesiydi. Amaç Türkiye'ye gelen göçmenlerin yeni sosyal, kültürel yapıya, iklim şartlarına, meslek bilgilerine uygun alanlara yerleştirilmeleri, böylece topluma çabuk intibak etmelerinin sağlanmasıydı. Bunun için uzun uzun çalışmalar yapıldı. Bakanlıklar arasında komisyonlar kuruldu. Vilayetlere yazılar gönderildi, anketler düzenlerdi. Yanlış yerleştirilmeler sonucunda muhtemel olumsuzluklar üzerinde duruldu. Örneğin; Ormancılık ve odunculukla uğraşan halk, bağcılık ve bahçecilik gibi ayrı bir uzmanlık isteyen alanda yerleştirilirse aç kalıp sefalet yaşamaz mıydı?

Yerleştirilme öncesi bu gibi ayrıntılara kadar her şey düşünüldü. Tütüncüler, çiftçiler, bağcılar, zeytinciler mesleklerine ve önceki yaşam şartlarına en uygun olan alanlara yerleştirildiler. İller arasında en çok Edirne İline göçmen yerleştirilmesi yapıldı. Devlet İstatistik Enstitüsünün verdiği rakamlara göre, mübadele yoluyla gelen göçmenlerin 40.041'i Edirne'ye, 33.138'i Balıkesir'e, 32.075'i Bursa'ya, 22.237 ‘si Tekirdağ’a, 32.773'ü İstanbul’a, 31.867'si İzmir'e, 19.920'si Kırklareli'ne, 16.277'si Samsun'a, 15.530'u Kocaeli’ne, 15.668'i Niğde’ye, 11.872'si Manisa'ya yerleştirildi. Diğer küçük gruplar da muhtelif illere dağıtıldılar. D.İ.E verilerine göre Türkiye'ye toplam 456.720 göçmen getirildi. Mübadele, İmar ve İskân Bakanlığına ikinci bakan olarak atanan Refet Bey'in (Canıtez) vermiş olduğu bilgiye göre; bindirme ve yükleme ile indirme boşaltma iskeleleri arasında geçen süre içinde 269 kişi öldü. Misafirhanelere götürülüşleri sırasında ve misafirhanelerde 870 kişi, iskân edilişlerinden hemen sonra yaşamını yitirenlerle birlikte ölenlerin toplam sayısı 3.819'a ulaştı.

GÖÇMENLERİN YAŞAYACAKLARI YÖRELERE GÖTÜRÜLÜŞÜ
Göçmenler genellikle misafirhanelerde üç gün barındırıldıktan sonra önceden belirlenmiş olan yerlere götürülüyordu. Türkiye Hilal-i Ahmer Cemiyeti müfettişlerinden Dr.Haydar bey’in genel Merkeze gönderdiği l.Mayıs.1924 tarihli raporu, bu aşamada birçok sorunun yaşandığını gösteriyordu. Taşımalarda türlü aksaklıklar yaşanıyor, gecikme ve ertelemeler oluyor, bu nedenle de kentlerde yığılmalar görülüyordu. Gecikmelerden dolayı ayrılan evlere fuzuli işgaller oluyor, evler boşaltılana kadar göçmenler soğuk kış şartlarında camilerde-okullarda-meydanlarda bekletiliyor, bazen de başka yörelere sevk ediliyorlardı. Yeniden çıkılan yolculuklarda yorgun göçmenler yollarda perişanlıklar yaşıyordu. Bu yolculuklar bazen trenle bazen de yaya olarak gerçekleştiriliyordu. Birçok göçmenin eşyaları kayboluyor, konaklama Yerlerinde camları, kapıları kırık bir okulda birbirlerinin üstlerine istif edilircesine doldurulup bekletiliyorlardı.

İzmir"de yayınlanan Ahenk Gazetesi şunları yazıyordu".

Bir hükümet olurda bu zavallıların eşyalarını nakledecek bir vasıta bulamaz olur mu?
".... ne oluyor da bu kadarcık bir şey yapılmıyor? Ne oluyor da zavallı kardeşlerimizin düşman elinden kurtarabildiği beş parça eşyanın sirkat (hırsızlık)edilmesine meydan veriliyor"

GÖÇMENLERİN BARINMALARI VE TERKEDİLMİŞ EVLER
"Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi"ne ilişkin sözleşme ve protokole göre göçmenlerin, Yunanistan’da bıraktıkları taşınmaz mal bildirim belgelerinde gösterilen ölçüde ev, tarla ve bahçe gibi gayrimenkullerin verilmesi gerekiyordu. Savaş yıllarında meydana gelen yıkımlar, büyük yangınlar nedeniyle Türk halkı da felaketler yaşamış, bir kısmı da evsiz kalmıştı. Rumların Türkiye'yi terk etmeleriyle, bırakmış oldukları mallar, evler, bağlar, bahçeler ve diğer taşınmaz mallar, felaketzedeler, devlet memurları, subaylar, doğudan gelen göçmenler tarafından işgal edilmişlerdi. Bu nedenle akın akın gelen göçmenlere başlarını sokacak evlerin temininde güçlükler çekiliyordu. Önceden başlatılan ev onarımları ve yeni köylerin yapımı sürerken göçmenler o yörelere gelerek beklemek zorunda kalıyorlardı. Bu durum basında ve halk arasında büyük şikâyetlere ve eleştirilere neden oluyordu. Yetkili bakan Mustafa Necati bu şartlar altında kesin tavrını koydu. Bir konuşmasında şöyle diyordu;"mübadeleye tabi olan halkın hakkı olarak, bulduğum mahallelere muhacir koyarım. Her nerede muhacirin hakkı olan hane mevcut ise görevim oraya muhacir koymaktan ibarettir. Mesken buhranı, vesaire meselesi benim vazifem dahilinde değildir."

Göçmenlere nasıl ev ve gayrimenkul verileceğini gösteren kanun ve genelge şöyle hükümler taşıyordu, onlardan birkaç örnek vermek istiyorum:

1-Her göçmen ailesine, ailenin nüfusunu barındırmaya yeterli ölçüde terkedilmiş taşınmazlardan bir ev verilecektir.
2-Zorunlu kılınması halinde baba-oğul, kayınvalide-damat veya iki kardeş bir evde toplanabilecektir.
3-Her bir aileye en az birer dönüm tarla verilecektir. Arazilerin köye yakın olmasına dikkat edilecektir.
4-terkedilmiş evlerden fazla göçmen gönderilmişse bunlar diğer yörelere gönderilebilecektir. Yerleştirilecek göçmen köylerinden her birisinde, bir demirci, bir arabacı, bir marangoz, bir nalbant, semerci vs. sanatkâr ve esnafın yanı sıra birer de ilkokul öğretmeninin bulunmasına dikkat edilecektir.
5-Bunlara mesleklerine göre evlerinin yanı sıra dükkân araç gereç ve sermayeden başka çiftçilere verilen arazinin yarısı kadar arazi ve ağaç verilecektir. İskân komisyonları bu yasa ve genelge hükümlerine uygun olarak dağıtım yapılmasına gayret etmişlerse de uygulama maalesef istenilen şekilde olmamıştır.

GÖÇMENLERİN ÜRETİCİ DURUMUNA GETİRİLMELERİ
Göçmenlerin başlarını sokacak bir eve sahip olmalarıyla iş bitmiyordu. Üretmeleri, kendi nafakalarını kendilerinin çıkarmaları gerekiyordu. Devlet harpten çıkmıştı, uzun süre yardım yapacak hali yoktu. Devlet, ekonomisini güçlendirip başka hizmetlere yönelmek zorundaydı. Rumların Türkiye'den ayrılmalarıyla ekonominin birçok sektöründe boşluklar doğmuş çarklar durmuştu. Gelen göçmenlerin biran önce üretici duruma getirilerek çarkların döndürülmesi gerekiyordu.

Göçmenler sosyal ve kültürel yapılarıyla çok çeşitlilik gösteriyorlardı; kentli, kasabalı, köylü gruplar içinde çiftçiler, tüccarlar, sanatkârlar, işçiler vardı. Kısa zamanda onların şartlarına, özelliklerine uygun olarak üretim imkânları hazırlamak o kadar kolay bir iş değildi.

Ayrıca birçok aksilikler de yaşanıyordu. Yunanistan da tütün işi yapan bazı göçmen guruplarına zeytinlikler dağıtılmıştı. Veya tütüncülüğü bilen bazı gruplar bağcılığın yapıldığı yörelere yerleştirilmişlerdi. Buna benzer örnekleri çoğaltabiliriz. Fakat çoğunlukla göçmenler kendi tarımsal uğraşılarını sürdürebilecekleri alanlara yerleştirildiler. Onlar için de birtakım olumsuzluklar doğdu.

Ekim sezonu geçtiği için hemen üretime geçemeyen guruplar oldu. Türkiye’ye geliş biçimleri, ortamı ve zamanı açısından ortaya çıkan sorunlar üretim sürecinin hızlanmasını engelledi. Göçmenlerin özellikle bağcılık, zeytincilik ve tütüncülük gibi tarım alanlarında çalışacakların ekim ve hasat mevsiminin gelip ürünün toplanmasına hatta bir ticaret malı olarak satılmasına kadar geçecek zaman içinde beslenmeleri ve diğer gereksinmelerini karşılayabilmek bile devlet için büyük bir yüktü. Maddi zorluklar nedeniyle sanatkârların tezgâhlarını kurarak üretime geçmeleri, iş kurmaları uzun süre gerçekleşemedi.

Göçmenlerin iaşesi devlet tarafından iki aylık süreyle sağlanıyordu. Fakat bu süre yeterli olmuyordu. Yoğun şikâyetler üzerine Başbakan İsmet İnönü meclise verdiği bir önergeyle iskân kanununun birinci maddesinin değiştirilmesini sağladı. Böylece göçmenler arasında yardıma ihtiyacı olanların, ürünlerini toplayıncaya kadar beslenmeleri devlet tarafından sağlanacaktı. Yetimler yetiştirme yurtlarına, dul ve hastalar da darülacezeye gönderilecekti.

Göçmenlerin Türkiye'ye getirilmesiyle iş bitmiyordu. Onlara üretim araçları temin etmek, kredi sağlamak, teknik bilgi için okullar açmak, ürünlerine pazar bulmak hükümeti bekleyen önemli görevlerdi. Ancak bunlar sağlandıktan sonra göçmenlerin yerleştirilmesi işi tamamlanmış olacaktı.

(1924 – 2007) BU GÜNLERE GELEBİLDİK
Büyük göçten günümüze tam 83 yıl geçti. O zor günleri görmüş olanlardan yaşayan çok az insan kaldı. Hâlbuki daha 5 yıl öncesine kadar onlardan bazıları ile karşılaşabiliyordum. Bazıları çok yaşlı ve hasta olduğu için evlerinden çıkamıyordu. Onlar hep babamın göç arkadaşlarıydı. Yunanistan'da bıraktıkları köylerini, evlerini, bahçelerini ve çocukluk anılarını hayal meyal hatırlayabiliyorlardı. Yunanistan'a, köylerine, mahallelerine gideceğimi bol bol fotoğraf çekerek resimler getireceğimi söylüyordum. Nasıl da seviniyor gülerek coşuyorlardı. 

Babam gibi onlar da doğdukları, yaşadıkları yerleri tekrar, hiç görmeden göçüp gittiler. Hepsi memleket hasretiyle yanıyordu.

Yazan : GÜNGÖR MAZLUM


KAYNAKÇA
1- Büyük Mübadele - Kemal Arı - Tarih Vakfı Yayınları
2- Benden Selam Söyle Anadolu’ya – Dido Sotiriyu - Alan Yayıncılık
3- Göç - Küçük Asya Araştırmalar Merkezi - İletişim Yayınları
4- Aşkın Samatyası Selanik"te Kaldı - Sergun Ağar - Can Yayınları
5- Viran Dağlar - Necati Cumalı - Çağdaş Yayıncılık
6- Mekadonya Eşkiyalık Tarihi ve Son Osmanlı Yönetimi - Tahsin Uzer – Türk Tarih Kurumu
7- Mübadele Çocukları - Renee Hırschon - Tarih Vakfı yayınları

10 Haziran 2008 Salı

Birinci Kuşağın Ağzından Mübadele



Atatürk’ün, “Mübadiller kaybedilmiş toprakların mirasçısıdır” dediğini söyleyen Samsun Mübadele Derneği Başkanı Hamdi Kurubaş Aksiyon’a konuştu.

Balkanlardaki diğer göçlerden, her türlü karakteristik özellikleri itibariyle ayrı bir yer ve öneme sahip 1923 Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi. 30 Ocak 1923 tarihinde imzalanan mübadele sözleşmesinin 84’üncü yıldönümünde hayatta kalan birinci kuşak mübadil sayısı 10’lu rakamlarla ifade ediliyor artık. Aramızdan ayrılanları ‘vatanım’ dedikleri toprakların özlemiyle yanıp tutuştu gözlerini kapatıncaya kadar. Hâlâ hayattakilerden o günleri hatırlayanların kalplerinde şimdi o ateş. Kor gibi ama saf ve temiz.

Eski Yugoslavya ve Bulgaristan göçlerinin aksine, mübadelenin Türkiye’de hep esrarlı bir sis perdesinin gerisinde kaldığı görülüyor nedense. Bu tarihî nüfus değişimiyle ilgili en büyük sivil oluşum Lozan Mübadilleri Vakfı’nın (LMV) geçmişi bile 5-6 yıl öncesine dayanıyor. Ortodokslar ile Müslümanların Türkiye ve Yunanistan arasında karşılıklı mecburi göçe tabi tutuldukları mübadeleyle irtibatlı önemli sivil oluşumlardan biri de 2003’te Samsun’da doğuyor. Kurucu Başkan Akın Üner, 22 kişi ile yola çıktıklarını ancak üye sayısının giderek arttığını söylüyor Samsun Mübadele ve Balkan Türk Kültürü Araştırmaları Derneği’nin. Üye sayısı 7’ye katlanmış geçen sürede. Son 6 ayda 60 kişi daha katılmış aralarına. Aksiyon’un da izlediği 12 Ocak 2007 tarihindeki genişletilmiş yönetim kurulu toplantısında internet sitelerini tanıttılar (www.samsunmubadele.org.tr) üyelere.

AYNI EVDE BİR YIL EZİYET
Dernekte dönüşümlü başkanlık sistemi uygulanıyor. Toplantıda 2007 hedeflerini anlatan Başkan Hamdi Kurubaş, 62 yaşında ikinci kuşak mübadil. Vefat eden babası Samsun’a ayak bastıklarında 7 yaşındaymış. Yunanistan’ın Sarışaban bölgesindeki Nedirli köyünden gelmişler, Samsun’a 6 kilometre mesafedeki Düvecik köyüne yerleşmişler. Nedirli’deki arazilerinin verimliliğinden ve hayat standartlarının iyiliğinden söz edermiş sık sık babası. Göç çok sıkıntılı geçmiş. Kolay değil, ne var ne yoksa geride bırakılıyor; hiç bilinmeyen topraklara ve şartlara yelken açılıyor. Bir kopuş söz konusu vatandan. Zaten diğer Balkan göçlerinden mübadeleyi ayıran en temel fark da bu. Akraba, eş, dost kalmaması bıraktıkları izleri koruyup kollayacak.

Sözlü tarih çalışması çok önemli bu tür nüfus hareketlerinin kayda sağlam geçebilmesi için. Maalesef bu konuda da pek atak davranamamışız. Yunanistan daha ilk günden işi sıkı tutmuş. Lozan Mübadilleri Vakfı ve Samsun Mübadele Derneği’nin en büyük hedeflerinden müze, 1930’larda kurulmuş komşuda. Dernek yöneticileri Samsun’da 12 birinci kuşak mübadille yüz yüze görüşmüş. Bunlardan biri Derecik mahallesinde ikamet eden bilinen en yaşlı mübadil Havva Vural. 84 yıl önce Yunanistan’ın Drama şehrine bağlı Karacabey köyünden göçen 103 yaşındaki Vural, görüşmeden yaklaşık bir hafta sonra vefat etmiş.

Birinci kuşakların neler anlattıklarını soruyoruz Kurubaş’a. Acaba mübadele sözleşmesi öncesinde herhangi bir problemle karşılaşmışlar mıydı Müslümanlar? Yunanistan ile savaş başlayıncaya kadar bir sıkıntı yokmuş. Çünkü Türk ve Yunan köyleri iç içe değilmiş. Ne zaman Kurtuluş Savaşı’nda Yunan ordusu bozguna uğramış, işler değişmiş. Daha savaş sırasında 1 milyon civarında Rum, Anadolu’dan kaçarak Yunanistan’a sığınmış. Bu muazzam bir nüfus artışı demek komşu için. Neredeyse yüzde 25. Kaçan Rumların önemli bir bölümü Müslüman köylerine yerleştirilmiş. Bir evde ikişer aile ikamet etmek zorunda kalmış aylar boyunca. Bu süre bazı köylerde bir yılı bulmuş. İster istemez anlaşmazlıklar ve sıkıntılar cereyan etmiş. Hele bir de sözleşme metnine imza atılınca, her gün eziyet katsayısı yükselmiş. Kısa zamanda toparlanmak, evi terk edip yollara düşmek o günün imkânlarına göre bir hayli zor. Bazı köylerin limanlara uzaklığı 5-10, bazılarının ise 40-50 kilometre.

Samsun ve ilçelerine Selanik, Kavala, Drama ve Sarışaban’dan 40 bin civarında mübadil gelmiş. Çoğu ziraatçı, önemli bir kısmı tütüncüymüş. Eski arazilerinde de aynı işi yapıyorlarmış. Mübadelede imkânlar el verdiğince coğrafya ve iş sahalarının birbirine benzemesine özen gösterilmeye çalışılmış. Mesela İzmir ve çevresine de daha ziyade esnaf ve tüccar aileler nakledilmiş. Peki, herkes ev imkânına kavuşmuş mu?

OSMANLI SÖMÜRGECİ DEĞİLDİ
“Anlattıklarına göre şöyle bir şeyle karşılaşmışlar. Rumlar buradan giderken bıraktıkları yeri yakıp yıkmışlar. Kalanları da buradaki Türkler, bir daha dönmesin bunlar diye yakmışlar. Hiçbir şey kalmamış. Geldiklerinde bir müddet şehirde iskân edilmişler. Samsun o zamanlar bataklık. Sivrisineğin bol olduğu bir yer. Hayatını idame ettirebilmek için bir meşgale lazım. Neticede bir müddet sonra köye çıkıyorlar. Nüfus başı 6 dönüm arazi veriliyor. Hiçbir zaman Yunanistan’da bırakılanla denge sağlanamamış. Kimisine 5, kimisine 3 dönüm. Ev yapımı için devlet kereste ve teneke vermiş ama kimininki yetmiş, kimininki yetmemiş. Kendi imkânlarıyla yapmışlar evleri. Bazı yerlerde daha gelinmeden iskân edilecek evler yapılmış. Ama devletin imkânları da o günün şartlarında sınırlı. Devlet her yere uzanamamış. Harpten yeni çıkmış. Maliyesi, ekonomisi zayıf.” diye konuşuyor Kurubaş. Babaannesinin eski toprakların özlemini çektiğini, hiç aklından çıkaramadığını, sürekli “Vatanımız şöyleydi, böyleydi.” deyip durduğunu söylüyor.

Osmanlı fethettiği Balkan topraklarına Anadolu’dan nüfus yerleştiriyordu. Yunanistan’dan mübadele edilenlerin ataları da bir zamanlar Anadolu’da yaşıyordu aslında. Bunlara Evlad-ı Fatihan diyoruz. Kurubaş da köklerinin Konya Karaman’a dayandığını dile getiriyor. Mübadele kavramının Samsun için ayrı bir anlamı var. Kurtuluş Savaşı’nı Samsun’dan başlatan Atatürk de Selanikli. Hatta onun hemşerilerini getirip Samsun’a yerleştirdiği söylenir halk arasında. Atatürk ve mübadele kelimelerinin yan yana söylendiğinde kendisinde neler çağrıştırdığını sorduğumuz Kurubaş, ilk başta Atatürk’ün bir sözüne vurgu yapıyor: “Mübadiller kaybedilmiş toprakların mirasçısıdır.” Kurubaş’tan mirasçısı kelimesini biraz detaylandırmasını istiyoruz: “Çünkü Osmanlı İmparatorluğu orayı yurt edinmiş. Yıllarca oraya her türlü hizmeti ve alt yapıyı götürmüş. Köprüler, kervansaraylar, imarethaneler, camiler yapmış. Birçok Osmanlı eseri var hâlâ Balkanlarda ayakta kalan. Oraları yurt olarak benimsememiş olsaydı bu eserleri yapar mıydı Osmanlı? Düşünsenize 600 yıl hüküm sürmüşüz oralarda.” Kurubaş, Osmanlı’nın hiçbir zaman sömürgeci bir tavır içine girmediğinin ve asimilasyon politikası gütmediğinin altını da çiziyor: “Bu kadar uzun süre orada kalmamızın sebebi de budur. Ne dili ne de dini değiştirmişiz. Herkes hür ve eşit yaşamış. Bir vatandaş, tebaa olarak.”

Derneğin ana amaçlarından biri sayılı mübadele şehirlerinden Samsun’da kültürel değerlerini gelecek kuşaklara aktarabilmek. 2007’de mübadele ve Balkan kültürünün ele alınacağı bilimsel bir kongre düzenlemeyi planlıyor. Mübadele müzesi kurulması öncelikli hedeflerinden biri. Sarışaban, Drama ve Selanik’i kapsayan bir Yunanistan gezisi de gündemlerinde.

AB’DEN KÜLTÜREL MİRAS ÖDÜLÜ 
Bu arada Lozan Mübadilleri Vakfı’nın öncülüğünde 2004’ten bu yana yürütülen “Ortak Kültür Mirasımız-1923 Nüfus Mübadelesinden Kalan Mimari Mirasın Korunması ile İlgili Yerel Bilincin Geliştirilmesi” adlı projenin Avrupa Birliği (AB) Kültürel Miras/Europa Nostra ‘Diploma’ ödülüne layık görülmesi de 2006’nın sevindirici gelişmelerinden biri. Mustafapaşa Belediyesi, Koruma ve Restorasyon Uzmanları Derneği, Mimarlar Odası ile Yunan sivil toplum kuruluşu ICOMOS’un desteklediği proje çerçevesinde 18-24 Eylül 2004 tarihlerinde Kapadokya bölgesindeki Mustafapaşa beldesinde; 21-27 Ekim 2004 tarihlerinde ise Girit’teki Rethymno’da birer hafta süreli konferanslar, atölye çalışmaları ve sergi faaliyetleri gerçekleştirilmişti. AB’ye üye ve aday ülkelerden 214 başvuruyu değerlendiren jüri dört kategoride 34 çalışmayı ödüllendirdi. 27 Haziran 2006 tarihinde Madrid’de düzenlenen uluslararası ödül töreninde LMV Genel Sekreteri Sefer Güvenç ve Proje Bilimsel Koordinatörü Prof. Dr. Filiz Yenişehirlioğlu da hazır bulunmuştu. Ulusal ödül töreni ise geçtiğimiz Cuma günü (19 Ocak 2007) İstanbul’da yapıldı.

7 Haziran 2008 Cumartesi

Samsun ve Yabancı Sermaye



Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’nin (TOBB) verilerine göre; Türkiye’deki yabancı sermayeli firma sayısı 1070’dir. Aralarında Samsun’un da bulunduğu toplam 38 ilde hiç yabancı sermayeli firma bulunmuyor.

43 ildeki toplam 1070 yabancı sermayeli firmanın da; 316’sı İstanbul, 142’si Bursa, 136’sı İzmir, 135’i Kocaeli ve 61 tanesi de Tekirdağ illerinde faaliyet gösteriyor.

Bu illeri de sırasıyla; Adana 37, Manisa 36, Ankara 29, Sakarya 29, Antalya 21, Eskişehir 15, Aydın ile Balıkesir illeri de 10’ar yabancı sermayeli firma ile takip ediyor.  

Toplam 1070 yabancı sermayeli firmanın 708’i (yüzde 66) Marmara Bölgesi’nde, 183’ü de (yüzde 17) Eğe Bölgesi’nde faaliyet gösteriyor.

Marmara ve Eğe Bölgesi illerindeki yabancı sermayeli firma sayısı Türkiye’de faaliyet gösteren toplam bin 70 yabancı sermayeli firmanın yüzde 83’ünü oluşturuyor.

Bu sonuca göre Türkiye’ye gelen yabancı sermaye öncelikle Marmara ve Eğe Bölgesi’ne yöneliyor.

Toplam 18 ilin yer aldığı Karadeniz Bölgesi illerinden 8’inde yabancı sermayeli firma bulunuyor. Karadeniz Bölgesi’nin 8 ilinde faaliyet gösteren yabancı sermayeli firma sayısı 34. Bu durumda Türkiye’de faaliyet gösteren yabancı sermayeli firmaların sadece yüzde 3’ü bölgemizde yer alıyor. Bölgenin en büyük kenti olan Samsun’da bir tane bile yabancı sermayeli firma bulunmazken, Samsun’un doğusunda yer alan Ordu’da, batısında yer alan Çorum’da ve güneyinde yer alan Amasya illerinde 9 yabancı sermayeli firmanın faaliyet göstermesi dikkat çekiyor.

Karadeniz Bölgesi İller Yabancı Sermayeli Firma Sayısı

Bolu 8
Kastamonu 7
Giresun 5
Ordu 5
Artvin 3
Amasya 2
Çorum 2
Bartın 2
Toplam  34

/ Şerafettin ÖZIŞIK

28 Nisan 2008 Pazartesi

Terme Sakarlı Beldesi



İlçenin doğusunda Canik Dağları’nın eteklerinde kurulu bulunan beldede 01.05.1971 tarihinde belediye kurulmuştur. 6 memur 7 işçi ile çalışmalarını sürdüren belediyenin imar planı mevcuttur. Belde 7 mahalleden oluşmuş olup, dört bin hektar kurulu, yazlık nüfusu 15.000, kışlık nüfusu 4.500 olan bir turizm beldesidir. Samsun Ordu karayolunun 70. km’sinden başlayıp, 80. km’sinde sona ermektedir. Karayolu kenarında 4 mahallenin sınırları bulunmaktadır. Karadeniz ile Miliç ırmağı arasında bulunan 10 km’lik sahili, yazın yerli ve yabancı turistlerimizin deniz, güneş ve çamlığından yararlandığı güzel bir turizm beldesidir. Anaçökek, Yenimahalle, Cumhuriyet, Merkez, Çamlık, Çağlayan ve Hürriyet mahallelerinden oluşmaktadır. Halkın büyük çoğunluğu fındık, mısır, çeltik ve hayvancılıkla geçimini temin etmektedir. Belde, su arıtma tesisleri bulunan ender yerleşim yerlerinden biridir. İlçe merkezine olan uzaklığı 12 km.’dir.

Samsun'un Terme İlçesi Sakarlı Beldesi halkın geniş katılımıyla kutlanan 'Geleneksel Hıdırellez Şenlikleri'yle ünlüdür. Şenlikler Sakarlı Belediyesi tarafından organize ediliyor. İki gün süren şenlikler, çevre köy ve beldelerden katılan yöre halkı tarafından büyük bir beğeniyle izleniyor. Sakarlı Beldesi’nde her yıl 6 Mayıs’ta geleneksel “Hıdırellez Şenlikleri” festival şeklinde yapılmaktadır. Bu şenliklerde, mahalli ses sanatçılarının yanında yöresel halk oyunları, at yarışları, güreşler ve diğer etkinlikler üç gün boyunca sürdürülmektedir.

23 Aralık 2007 Pazar

Samsun'daki Antik Yerleşim Yerleri ve Çağları




Amisos II. ve III derece sit alanı; Cedit Mahallesi’nde
Dündartepe (Öksürük Tepe ) I. ve II. derece arkeolojik sit alanı ; Kılıçdede Mahallesi/SAMSUN
Toptepe Tümülüsleri II. Derece Sit Alanı; Hasköy (Belediye Evleri Mahallesi)
Baruthane Tümülüsleri  derece sit alanı ;Baruthane (Teleferik ile de Ulaşılmakta)
Büyük Kolpınar Tümülüsü tarafında I. Derece sit alanı; Atakum/SAMSUN  (Veteriner Müdürlüğünün üsttarafında)
Dedeüstü tepesi Demir Çağı Helenistik Roma ve Antik Çağı ; Küplüce Köyü/SAMSUN
Bağtepe İlk ve Orta Tunç Çağı ; Küplüce Köyü/SAMSUN
Göktepe İlk ve Orta Tunç Çağı , Demir Çağı ; Ahulu Köyü/SAMSUN
Akalan Kalesi Demir Çağı ; Çatmaoluk ile Kulcadağ Köyleri arasında
Diklimtepe İlk ve Orta Tunç Çağı ; Başalan Köyü/SAMSUN
Kümbettepe İlk ve Orta Tunç Çağı, ayrıca Helenistik ve Türk İslam Devirlerine ait çanak çömlek buluntuları ; Alanlı Köyü/SAMSUN
Sazak Helenistik çağ yerleşmesi; Büyükoyumca Köyündeki