Kişi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kişi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Haziran 2014 Perşembe

Alaçam’a Vefa...


Alaçam’a Vefa...

1993 Yılının Eylül’ünde geldiğim Alaçam'dan 2014 Haziran’ında ayrıldım. Yaklaşık olarak 21 yılı aşkın bir süre Alaçam'da görev yaptım. Yani çeyrek asra yakın bir zaman dilimini, diğer bir ifade ile ömrümün en verimli ve en güzel dönemini Alaçam'da geçirdim. Geldiğim günden ayrıldığım ana kadar aynı görev aşkıyla hizmet etmeye çalıştım. Alaçam'ın bütün mahallelerinde, bütün köylerinde yeri ve zamanı geldiğinde bulunmaya çalıştım. Gülkaya’sından Toplu’suna, Doğankent’inden Akgüney’ine, Pelitbükü’nden , Soğukçam’ına.....

Nerede bir okul varsa orayı ziyaret etmeyi görev bildim. Alaçamlının yeri geldi düğününde, yeri geldi cenazesinde, bayramında, seyranında, iyi gününde, kötü gününde hep yanında olmaya çalıştım. Sizinle bir dost, bir arkadaş, bir can oldum...

Alaçam'dan ayrılacağımı söylediğim günden beri aldığım tepkiler beni ziyadesiyle mutlu etti. Amacım şu gök kubbede hoş bir seda bırakmaktı, onu da bırakabildiğimi hissettim. Huzurlu ve mutlu yaşadığım Alaçam'dan, mutlu ve hüzünlü bir şekilde ayrıldım. Alaçam halkının, dostlarımın ve sevgili öğrencilerimin göstermiş olduğu teveccühe gözyaşlarımla teşekkür ettim.

Değerli dostlar; Sizlerden ve Alaçamdan ayrılmam mümkün değil. Ben o topraklara sevdiklerimi, dostlarımı, öğrencilerimi defnettim. Onları rahmetle yâd ediyorum. Ben oralara sevgimi, gönlümü verdim. Alaçam benim için sonsuz bir aşk oldu. Orada bulunduğum süre içerisinde Alaçam için her şeyin en güzelini yapmaya çalıştım. Ancak görevimin bitmediğini düşünüyorum. Bundan sonra da Alaçam için tarafıma verilecek olan her türlü görevi emir kabul ederek yerine getirme çabası içinde olacağım.

Sevgili Alaçamlılar, değerli arkadaşlarım, canım öğrencilerim; Bu sizlere bir veda değildir. Mevlana diyor ki; ''Vedalar gözleriyle sevenler içindir, gönülden sevenler asla ayrılmazlar.'' Ben de sizlere veda etmiyorum ama Alaçam'a da bir vefa borcumun olduğunu düşünüyorum. Eğer varsa, ben herkese hakkımı helal ediyorum. Orada yaşayan herkese sevdikleriyle birlikte sağlık, mutluluk ve huzur dolu uzun bir yaşam diliyorum. Daha güzel günlerde buluşabilmek ümidiyle Allaha ısmarladık diyor selam ve saygılarımı sunuyorum...

/Mustafa TAŞAN
Alaçam Çok Programlı Lisesi Öğretmeni
Türk Eğitim-Sen Alaçam İlçe Başkanı

20 Nisan 2014 Pazar

Alaçamlı Şair Mustafa YÜKSEL



“PAMUK DEDE” ŞİİRLERİYLE VATANDAŞLARI BİLİNÇLENDİRİYOR
22.07.2013 17:24

SAMSUN (İHA) - Samsun’da yaşayan ve ‘Pamuk Dede’ olarak bilinen Mustafa Yüksel (81), sigara, kumar ve alkol konularında yazdığı şiirleri 1 TL karşılığında satıp, gelirini camilere, okullara ve yetimlere bağışlıyor.

Alaçam ilçesi Sogukçam köyünde ikamet eden Mustafa Yüksel (81), 18 yıldır şiir yazıyor. Yazdığı şiirleri dağıtarak sigaranın, kumarın ve alkolün zararlarına insanların dikkatini çekmeye çalışan Yüksel, bu zamana kadar çok sayıda şiir yazdığını söyledi. Kötü alışkanlıklara karşı vatandaşları uyaran Mustafa Yüksel, “Bu şiirlerimi vatandaşları bilinçlendirmek için yazıyorum. Yıllardır bu tür işlerde yer almaktayım. 1 TL karşılığında sattığım şiirlerimin gelirlerini camilere, okullara ve yetimlere bağışlıyorum” dedi.

Yüksel’in yazdığı sigara konulu şiirin ilk dörtlüğü ise şu şekilde:
"Gençlikte sigara ile poz yaparsın/Annen içme dedikçe, atıp tutarsın/ Yaş 50’yi geçince yatağa yatarsın/ Zararlıdır gençler, içmeyin sigara"
'Pamuk Dede' şiirleriyle vatandaşları bilinçlendiriyor

20 Ocak 2014 Pazartesi

Ömer Lütfü İYİGÜN


Prof. Dr. Ömer Lütfü İyigün, OMÜ Tıp Fakültesi, Beyin ve Sinir Cerrahisi (Nöroşirurji) Dalı Akademik Personeli.
1955 yılında Samsun Alaçam’da doğdu.
1980 yılında Ondokuz Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdi.
1980-1985 yılları arasında Ondokuz Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde Beyin ve Sinir
Cerrahisi uzmanlık eğitimi aldı.
1987 ‘de Ankara GATA’da askerlik hizmetini yaptı.
1988-1989 yıllarında Burdur Devlet Hastanesi’nde mecburi hizmet yaptı.
1989’da Ondokuz Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi Beyin ve Sinir Cerrahisi’nde yardımcı
doçent olarak göreve başladı.
1991’de Zürih’te Prof. Dr. Gazi Yaşargil’in Kliniğinde Vasküler Cerrahi eğitimi aldı.
1998-1999 yıllarında Zürih ve Dublin’de Görüntüleme Sistemleri ve Endovasküler
Girişimler üzerine kurslara katıldı.
1995 yılında doçent, 2001 yılında profesör oldu.
Halen aynı göreve devam etmektedir.
Evli ve 2 çocuk babasıdır.

28 Kasım 2013 Perşembe

Alaçam Eğitim Tarihinden...

Habibe Ergün(1921)
Habibe ERGÜN
1337 (1921) Sındırgı doğumlu. Babası Hasan Efendi’dir. İstanbul Kız Öğretmen Okulu mezunudur. İlk görev yeri Alaçam Merkez İlkokulu’dur. 28.09.1941 yılında Bafra Gazi İlkokulu’na tayin oldu. 11.10.1953 yılında Sındırgı Gölcül İlkokulu’na tayin oldu ve Bafra’dan ayrıldı.

Veside ÖZTAN(1903)
Veside Hanım (ÖZTAN),
1903 Bafra doğumlu. Babası Hasan Efendi’dir. 1929 yılında Bafra Kız Mektebi’nden mezun oldu. İlk görev yeri Alaçam Muallim Mektebi Muallimliği’dir. 21.10.1933 yılında Bafra Gazi İlk Mektebi Muallimliğine atandı ve emekliye ayrıldığı 25.10.1936 yılına kadar burada çalıştı.

Şefika Busen(1895)
Şefika BUSEN
1319 (1895) Batum doğumlu. Babası Yusuf Efendi’dir. Edirne Öğretmen Okulu’ndan 01.12.1929 yılında mezun oldu. İlk görev yeri Alaçam’ın Gümenüs (Gümeliöz) Köyü İlkokulu’dur. 21.10.1935 yılında Bafra Gazi İlkokulu’na tayin olmuştur. 21.08.1963 yılına kadar bu okulda çalıştı ve emekli oldu. O ünlü Ebcet Öğretmen’in annesidir. Ayrıca Arjantin Merkez Bankası Başkanlığı yapmış olan Bafralı Ekonomist Ahmet ERİŞ’i de o okutmuştur.
KAYNAK:  https://www.facebook.com/BafraninNostaljikFotograflari 

Reşat Aydınlı(1910)
Reşad AYDINLI
1326 (1910) yılında Bozdoğan (Aydın)’da doğdu. Baba adı Edip, anne adı Rahime’dir. Edirne Muallim Mektebi’ni bitirdi. 30 Eylül 1930-1 Ekim 1931 arasında Alaçam Merkez Mektebi öğretmenliği ve başöğretmen vekilliği, 5 Ekim-5 Kasım 1931 arasında Bafra Gazi Mektebi öğretmenliği yaptı. 31 Ocak 1932’de Ankara Kalecik Kaza Merkez Mektebi Öğretmenliğine başladı. 1 Mayıs 1933 tarihinde askere alında ve 31 Ekim 1934’te teğmen rütbesiyle terhis edildi.

1936 yılında Gazi Terbiye Enstitüsü Beden Eğitimi Şubesi’ni bitirdi. 30 Aralık 1936’dan itibaren önce Nazilli Ortaokulu’nda, sonra da Hatay Antakya Erkek Lisesi’nde Beden Eğitimi öğretmenliği yaptı; buradan 26 Nisan 1942 tarihinde müstafi sayıldı. Bu arada ikinci kez askere alınarak 23 Mayıs-4 Kasım 1941 tarihleri arasında Yedek Subay olarak görev yaptı.

Daha sonra Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. 30 Nisan 1944-30 Nisan 1946 tarihleri arasında üçüncü kez (Üsteğmen olarak) askerlik yaptı.

1946 seçimleri öncesi müteahhitlik yapıyordu. 1946 seçimlerinde bağımsız olarak Denizli’den milletvekili seçildi. 12 Ağustos 1946 tarihinde ad çekme suretiyle Seçim Tutanaklarını İnceleme Komisyonuna seçildi. 12 Ağustos 1946 tarihinde TBMM Milli Eğitim Komisyonu üyeliğine seçildi. 11 Kasım 1946, 5 Kasım 1947, 5 Kasım 1948 ve 7 Kasım 1949 tarihlerinde aynı üyeliğe tekrar seçildi. Bağımsız iken Millet Partisi’ne katıldı, daha sonra Millet Partisi’nden de istifa ederek tekrar bağımsız oldu.

Nuriye Hanım’la evlenen Aydınlı, 11 Kasım 1966 tarihinde İstanbul’da Beşinci Ağır Ceza Mahkemesi’nde irtikâp suçundan muhakeme edilen eski Komiser Erol Uyak’ın savunmasını yaparken fenalaşarak vefat etti.
(27.11.1989 tarihli Hizmet Belgesi’nde adı Reşat Ugetay (Öngen) Aydınlı olarak geçer.) 
KAYNAK:  http://www.tbmm.gov.tr/yayinlar/mustafa_cufali/cilt3.pdf  

2 Şubat 2013 Cumartesi

Samsunlu Bir Hanım Yazar: Fazıla Atabek





Fazıla Atabek (1914-2002), İstanbul'da doğan, Samsun'da yetişen, yazarlık ve gazetecilik yıllarını burada geçiren, Samsun'un kültür sanat dünyasında önemli yeri olan bir yazardır. Eserlerini Samsun'dan aldığı ilhamlarla oluşturan yazar hakkında bugüne kadar bir araştırma yapılmamıştır. Yalnızca birkaç antolojide çok kısa biçimde biyografisine yer verilmiştir. Atabek, eserleriyle döneminin ünlü edebiyatçılarından (Nihat Sami Banarlı, Behçet Kemal Çağlar, Kerime Nadir, Prof.Dr. Abdülkadir Karahan) takdir ve teşvik görmüştür.

Yazarın, Unutmak İstediğim Mazi (1950), Kader Mahkûmları (1951), Defterimi Kapıyorum (1961) adlı ilk ikisi Hürriyet gazetesinde tefrika halinde kalan üç romanı; Bir Gecenin Masalı, Vedâ Çiçekleri adlı iki hikâye kitabı; Hatıralar, Pencerem, İçimdeki Arkadaşım, Kırık Çizgiler adlı dört şiir kitabı mevcuttur.

Bu bildiride yazarın biyografisi hakkında gerek Samsun gerekse İstanbul çevresinden ulaşılan bilgiler sunulacak; tefrika halinde kalan romanları da dahil olmak üzere adı geçen eserleri tema ve üslup açısından incelenecek, yazar hakkında genel bir değerlendirme yapılacaktır.

Fazıla Atabek, 1912-20.03.2001 yılları arasında yaşamış, ömrünün büyük kısmını Samsun'da geçirmiş,  hayatı boyunca Samsun'un edebiyat, sanat ve kültür etkinliklerinde etkili olmuş, Samsun'un kültür çevresi tarafından Fazıla Abla olarak kabul görmüş bir isimdir. Birinci Dünya Savaşında şehit olan Hüseyin adlı bir binbaşının ve eşinin şahadetinden sonra ömrünü Fazıla ve Behiç adlı iki çocuğuna adayan Feryal adlı fedakâr bir annenin kızıdır.

Bir asker kızı olması dolayısıyla Kuvay-ı Milliye ruhu ile yetişir. Samsun'da 1314 yılında Merkez İnas adıyla kurulmuş olan ve adı sonradan Bozkurt olarak değişen ilk kız okulunda okumuştur. Bankacılık, vekil öğretmenlik gibi görevlerde de bulunan ve hayatı boyunca evlenmemiş olan Fazıla Atabek ömrünü kültür ve sanata adamıştır. Kardeşi Behiç Atabek'le beraber Samsun Halkevi'nin çıkarmış olduğu 19 Mayıs adlı dergide yayınladıkları şiirlerle ilgi çekerler.

Samsun kültür ve sanat çevreleri tarafından Fazıla Abla olarak kabul edilen Fazıla Atabek'in, Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında Halkevinin ve partinin her etkinliğinde adı geçer. Şiirleri ve hikâyeleri gazete ve dergilerde yayınlanır, edebiyat çevrelerinde adı duyulur. Edebiyat ve sanatla ilgili bütün toplantılarda aranan isimdir. Dergi çıkarma, şiir dinletileri, sanat ve kültür programları hazırlama gibi etkinliklerde düzenleme işlerinin başındadır. 1 Onun kişiliği ve Samsun'daki etkisi hakkında yakın arkadaşlarından Turhan Uzunhasanoğlu şunları söyler: Samsun'un yetiştirdiği müstesna isim, renkli sima, her dalda faaliyet gösterebilen, bir kentte zor bulunan çok yönlü bir kişilikti. Atatürk ilkelerini samimiyetle benimsemiş bir Cumhuriyet kadınıydı. Sanatsal faaliyetleri organize eder, konuları paylaştırır, programı yapardı. Çok dürüst, ağırbaşlı, Osmanlı tipinde bir kadındı. Her taşın altından çıkardı. O her şeyi bilirdi, biz gazeteci olmamıza rağmen pek çok bilgiyi ondan öğrenirdik. Ne belediyede, ne de siyaset dünyasında herhangi bir görevi yoktu ama fahri olarak pek çok görevi vardı.

Biz Fazıla Abla ile Samsun'da pek çok şeyi denedik. Halkevlerinin kapandığı yıllarda halkevlerini adeta yeniden canlandırdık. Görüş olarak Kemalistti. CHP’ye de Halkevlerine de sempatisi oldu. Fakat kemikleşmiş değildi, diğer görüşlere de açıktı. Tarafsız ve mantıklıydı bu sebeple de dediğini yaptırırdı. Doğru olanı yapar, haysiyetli bir insandı. Her çevrede sözü geçerdi, kimse onu kırmazdı. Samimi konuşurdu. Samsun gazetesini beraber çıkarıyorduk... Vefalı bir dosttu, arar sorardı. İstanbul’a gittikten sonra da bizlerle bağını koparmadı. Telefonla görüşürdük, bu görüşmeler yarım saati aşardı. Bence Fazıla Hanım'ın Samsun'a en büyük hizmeti Atatürk’ün Samsun’a geldiğinde kaldığı evi/müzeyi belediyenin başka yere taşımasına karşı çıkarak, müzenin orada kalmasını sağlamak olmuştur. Yine o yıllarda Samsun'da Galatasaray, Fenerbahçe gibi adlara sahip amatör futbol takımları vardı. Stadyum kara Samsundaydı ve maçların sonunda çocuksu durumlar ve tartışmalar yaşanıyordu. Bunun üzerine Fazıla Abla, Bir kampanya açayım, bayanları maça gitmeye teşvik edeyim böylece maçlarda kavga, küfür bitsin. dedi ve Beden Terbiyesi ile anlaştı ve bayanların stada bedava girmesini sağladı. Bir defa da maça ben gittim. Kadınlar bir yere toplanmış, oturuyorlar. Fazıla Abla bu hanımlar stada dağılsalar daha etkili olmaz mı dedim, Fazıla Abla da O da zamanla olur diye cevap verdi.

Nihat Sami Banarlı, dönemin sözü geçen edebiyatçılarındandı. Liselerde edebiyat derslerinde onun hazırladığı kitaplar okunuyordu. Yedigün dergisinin birinci kapağının arkasında seçtiği şiirleri yayınlardı ve her şair orada olmak isterdi. Nihat Sami işte bu sayfaya Fazıla Atabek'in şiirlerini koymuştu. Sedat Simavi, Yedigün dergisini kapattı, Hürriyet'i çıkardı. Gazete o gün için 30.000 baskıya ulaşıyordu. Yedigün Dergisi, Hürriyete dönüşünce elinin altındaki imza sahibini değerlendirmek istemiş ve Fazıla Hanım'ın romanlarını tefrika etmişti. Kerime Nadir tipinde bir romancıydı, Halide Edip gibi değildi. Zaten gazetelerde Kerime Nadir'in tarzındaki romanlar tefrika ediliyordu çünkü halk bunları anlıyordu.

İstanbul'da yaşadığı yıllarda onu ziyarete gittim. Eski bir konakta tek başına oturuyordu ve yalnızlığını da evinin içinde beslediği horozuyla gidermeye çalışıyordu. Ziyaretine gittiğimizde bizi salmak istemezdi. O yıllarda yeni ün kazanan bir film artisti Fazıla Hanım'ın şiirlerinden birini kendi adıyla yayınlanır. Fazıla Hanım bu durum karşısında çok üzülür ve şiiri yayınlayan dergiyi arar. Mesele, genç artistin annesiyle beraber Fazıla Hanım'a gelip özür dilemesiyle kapanır. Fazıla Hanım genç artisti affeder ama uzun yıllar bu  olayı dilinden düşürmez.

Son yıllarda kendisine abla diyemedim daha çok Fazıla Hanım diye hitap ettim. Çıkardığımız dergilere niye yazı göndermediğini sorduğumda gözlerinin iyi göremediğini söyledi. Ölümünden bir hafta önce Samsundaki evini ADD'ye bağışlamıştı fakat arada bazı sorunlar çıktı. Bu işlerle ilgili görüşmek üzere İstanbul'a gitmeye niyetlendik ama o bir hafta içinde vefat haberini aldık. Fazıla Hanım, İstanbul’da vefat ediyor, Samsun’a getiriliyor ve müzenin önünde üç beş kişiyle cenazesi kaldırılıyor.

Samsun Musiki Derneğinden arkadaşı Hasan Aslan da Fazıla Atabek'i şu cümlelerle tanımlar: Siyaset üstü bir duruşu vardı. Cumhuriyet kadınıydı. Çok zarif ve espriliydi. Çok güzel bir dili vardı, ağzından adeta bal akardı. Bir konu açıldığında o konuyla ilgili üç saat konuşabilirdi. Her cümlesiyle insanın içini aydınlatırdı. Dostlarını çok seven, riyasız ve samimi bir insandı. Hayata hep tutunmuştur. Tevazu kültürünün yaşayan örneği idi. Musîki Derneğindeki arkadaşlarımızla cemiyetten çıkınca çatkapı evine giderdik. Sade eşyalardan oluşan ve ortada bir sobası bulunan son derece mütevazı odasında bize çay demlerdi. Evinde asla lüks eşya yoktu ama kendi ruhu zengindi. Geçmişten gelen bir sürü anekdotlar anlatırdı.

Arkadaşları Fazıla Atabek'i ve hayatını bu cümlelerle anlatıyor. Bir şair ve yazarı yakından tanıyabilmenin diğer bir yolu da onun bizzat kaleminden çıkan, duygularından ve düşüncelerinden oluşan eserlerini okumak ve incelemektir. Bu amaçla Fazıla Atabek’in öncelikle Hatıralar (Ahali Matbaası, Samsun 1946), Pencerem ( Samsun İl Matbaası, 1947), İçimdeki Arkadaşım (Ahali Matbaası Samsun, 1957) Kırık Çizgiler (Baha Matbaası, İstanbul 1975) adlı şiir kitapları incelenmiş ve bu şiirlerin genelinde şöyle bir şair profili ile karşılaşılmıştır:

O, şehit babaya ve erken yaşta vefat edip giden bir erkek kardeşe olan hasretini, şehit eşi olan ve iki yetimini tek başına büyütmek zorunda kalan bir kadının, annesinin hayat çilesini ve yalnızlığını anlatan bir şairdir. Şiirlerinde ağırlıklı olarak işlenen konu özellikle sonu ayrılıkla bitmiş ya da hiç başlamamış karşılıksız bir aşktır. Romantik akşamların, gecelerin sevdalısı şair, sevdiği ve birkaç güzel gün geçirebildiği o meçhul
sevgilisini penceresinin önünde beklerken yaşlanan, yalnızlaşan, hatıraların sıcak kucağına bir parça mutluluk bulabilmek için sığınan, bir yandan da yıllardır beklediği o meçhul sevgiliye sitemler gönderen bir âşıktır. Bir halk şairi tavrı ve tarzıyla aşkını manilerle, türkülerle, şarkılarla da ifade eder:

Hatıralar onun sığındığı huzurlu bir limandır. Hatıraları; çocukluğu, gençliği, annesi, mahallesi, aşkı ve mutlu yaşadığı sayılı günlere aittir. Şiirlerinde acımasız hayat, vefasız ya da karşılıksız aşk sebebiyle melankolik, ümitsiz, küskün bir tavrın izleri görülür. Bu tavır sonucunda sanatı, edebiyatı ve kalemini en iyi arkadaşı olarak kabul eder. Yaşlılık, yalnızlık ve ümitlerin boşa çıkması da pek çok şiirinde işlenir.

Babasının şehit oluşu, ardından erkek kardeşini kaybedişi, bir türlü gelmeyen meçhul sevgili, şiirlerinde zaman zaman isyana ve Allah'a sitemler göndermesine sebep olur.

Bireysel konuların yanında toplumsal konular da onun kişiliğinin bir yansıması olarak şiirlerinde yer alır. Atatürk'ü milletin atası olarak görür ve onun ölümü karşısında yaşadığı sarsıntıyı şiirlerinde dile getirir. Köye ve köylülere karşı sevgisi, ülkenin siyasetçileri ya da Behçet Kemal Çağlar gibi şairleri hakkındaki duygu ve düşünceleri, ülkenin ve Samsun'un siyasî sorunlarıyla ilgili eleştirileri; Samsun, Ankara ve İstanbul gibi mekânlara karşı duygularını şiirlerinde bulmak mümkündür.

Onun şairliği hakkında Pencerem adlı şiir kitabının yayınlanmış olması dolayısıyla Nihad Sami Banarlı şu değerlendirmeyi yapar: Mektubunuzun ancak birinci kısmına ve bu sayfalarda cevap vermek zorundayız. İkinci kısım için bugünkü şartlarımız maalesef herhangi bir vaatte bulunmayı mümkün kılmamaktadır. Zarif Pencerenize bakarak orada yılların hazırladığı bir şiir söylemek kolaylığı ile karşılaştık. Bu küçük, fakat değerli şiir mısraları ve bu mısralarda Türkçe'nin güzel bir seslenişi vardır.

Lâyık mısın acaba bunca fedakârlığa
Değerin var mı dersin biçtiğin paha kadar

Gibi sade ve kolay söylenilmiş, samimi mısralar bu gerçeğin ifadelerindendir. Eğer siz şiir söyleye söyleye geride bıraktığınız yıllar içinde, bir manzumede her mısranın bir kıymet olduğunu ve her mısranın en az öteki mısralar kadar işlenilmiş ve güzel söylenilmiş olması gerektiğini düşünerek işe başlamış olsaydınız, bugün yazılarınızın etrafında daha zengin bir sanat hâlesi bulunacaktı. Nesir lisanınızda da yine yılların olgunlaştırdığı bir ifade güzelliği vardır. Biz Pencereniz dolayısıyla, sizi tebrik etmeyi zevkli bir vazife sayıyoruz.

Fazıla Atabek'in hikayeleri de son derece romantik ve hassas bir üslupla kaleme alınmıştır. İlk kitabı Bir Gecenin Masalı 3 hikâyeden oluşur. Kitapla aynı adı taşıyan birinci hikâyede Hasret adlı genç ve güzel ebenin kendisine sırılsıklam âşık olan kasabanın eşrafından Ömer tarafından kaçırılması ve bu kaçırılma olayının aşka dönüşmesi anlatılır. Adıyar’ın Aşkı adlı hikâye ise köy kızı küçük Adıyar'ın aşkına sadakati ve fedakârlığından doğar. Yol Arkadaşı adlı hikâyede de Karadeniz’e giden bir gemide tesadüfen karşılaşan öğretmen Vefa ve yüzbaşı Sedat'ın evliliğe dönüşen yol arkadaşlıkları anlatılır. Nihat Sami Bir Gecenin Masalı adlı hikâye kitabını şöyle değerlendirir: Bir Gecenin Masalı, memleketimizin bağrındaki kız kaçırma vakalarının belki en masumu, hatta menfî yoldan müspet ders veren iyi bir örneğidir. Güzel isimli kahramanınız Adıyar'ın Aşkı, biraz romantik, fakat asîl yürekli Türk kızları için örnek bir fazilet numunesidir. Herhalde bu mütevazı kitapta toplanan hikâyelerinizin üçü de sizden daha güzel hikâyeler beklemek şeklindeki güzel ümitlerimizi gerçekleştirecek kuvvette vaitkâr yazılardır. Bu kitabınız için size teşekkür etmeyi zevkli bir vazife sayıyoruz.

İkinci hikâye kitabı Veda Çiçekleri'nde 11 hikâye yer alır. Veda Çiçekleri adlı ilk hikâyede onbeş yıl süren karşılıksız bir aşk konu edilir. Kendisi ile Mektuplaşan Kadın adlı ikinci öykü ise, hayat tecrübesi olmayan muhafazakâr bir aile kızının çapkın bir heykeltıraşa âşık olması, ondan gayri meşru bir çocuk dünyaya getirmesi, ana babası ve âşık olduğu bu adam tarafından terk edilmesi, bütün bunlara rağmen heykeltıraşı ıstıraplı bir zevkle sevmeye devam etmesi anlatılır. Çoban Aşkı, üvey anası tarafından on bir yaşında şehre evlatlık verilen ve burada beş yıl boyunca kötü bir hayat süren, analığı öldükten sonra köyüne geri dönüp çoban olan bir kızın öyküsüdür. Çoban kız, kendisi gibi çoban bir gence âşık olur ama delikanlı askerlik bahanesi ile çoban kızı terk eder. Kız da kendini ırmağa atar. Amele Kız’ adlı hikâyede amele bir kızın tasviri ve bu güzel kızın amele oluşuna duyulan acı anlatılır. Gözlüğünün Camlarında, hikâyenin kahramanı çocukluk yıllarında okula giderken tütün fabrikası önünde karşılaştığı çirkin fakat zarif ve de yaşça kendisinden çok büyük bir adama karşı duyduğu hisleri ve çocukluk özlemini anlatır. İsimsiz Muharrir, edebiyat dünyasında yer edinmenin yetenekle değil etkili bir çevre ile mümkün olduğunu işleyen bir hikâyedir. Fazıla Atabek’in yakın arkadaşlarından Nuri Cerit’e ithaf edilmiş olan Arkadaşlık adlı hikâye, iki arkadaşın hayatını konu almaktadır. Çalıkuşu'ndaki Feride ve Munise karşılaşmasını hatırlatan Ömer'in Hikâyesi; akıllı, sevimli bir köy çocuğu olan Ömer’in çalışmak zorunda olduğu için okuyamaması ve öğretmeninin bu durum karşısında çaresiz kalışını anlatır. Kalbimin Yüz Karası'nda eniştesiyle yaşadığı aşk yüzünden önce hapse sonra geneleve düşen bir kadına, yeni tanıştığı ve âşık olduğu bir erkek evlenme teklif eder. Fakat kadın bu erkekle evlense de mazisinin unutulmayacağını bildiği için intihar eder. Bir Hatıra Defterinden bir olayın anlatımından çok sevgiliyle beraber geçirilen, kaval sesinden, su sesinden ve
deniz sesinden oluşan mehtaplı bir gecenin tasviridir. Ayşe'nin Köyü, Samsun'un Çarşamba Karaoğlan köyünden yetişen öğretmen Ayşe'nin hayatının ve dolayısıyla köy hayatının güzelliklerinin hikâyesidir.

Görüldüğü gibi Fazıla Atabek'in hikâyeleri en fazla aşk teması üzerinde gelişmektedir. Kadın ve Anadolu insanı da bu hikâyelerin etrafında döndüğü diğer unsurlardır. Nihat Sami Banarlı, Fazıla Atabek'in hikâye üslubunu şu cümlelerle değerlendirir: ‘Hikâye yazarken Türk dilinin tabii ahengine; güzel, doğru ve zevkli akışına sadık kalan ağırbaşlı lisanınız muvaffakiyetinizin şüphesiz ilk âmilidir. Sizi yerli ve millî hikâye edebiyatımıza, her türlü yapmacıklardan uzak, güzel hikâyeler hediye eder görmek bizi sevindirmiştir.

Yazarın ilk romanı Unutmak İstediğim Mazidir. 18 Ağustos 1950’6 Ekim 1950 tarihleri arasında Hürriyet Gazetesinde tefrika edilmiştir.  Doktor Emin, orduevinde ki bir baloda hikâyeleri herkes tarafından merak edilen Arap bir albay ve onun eşi Şeyda ile karşılaşır. Bir yıl sonra bazı tesadüfler sonucu bu aile ile dost olur. Hatta kalp hastası olan Şeyda'nın tedavisiyle ilgilenir. Şeyda ölmek üzere iken Doktor Emin’e herkesin merak ettiği hikâyesini, unutmak istediği mazisini bir iç hikâye olarak anlatır. On üç yaşına kadar mutlu bir hayat sürmüş olan Şeyda'nın hayatı annesinin hastalanmasıyla değişir. Bundan sonra okula devam edemez ve hep hastalıklarla uğraşır. Yirmi yaşına geldiğinde de babası hastalanır. İstanbul'a taşınırlar. Orada çocukluk arkadaşı ve ağabey bildiği Şefikle karşılaşır. Şeyda, Şefik'i sevmektedir. Fakat Şefik'ten beklediğini bulamaz.

Babasının ölümünden sonra yatılı bir okulda memur olur. Orada Aziz adlı bir öğretmene âşık olur ve bütün hayatını ona adar. Aziz uğrunda pek çok fedakârlıkta bulunur. Fakat ondan beklediği karşılığı bulamaz. Tesadüfler sonucunda karşılaştığı Arap albayla evlenerek mazisini unutmaya çalışır.

Kader Mahkûmları, uzun yılları kapsayan olay zamanına sahip bir romandır. Sara, eşi Namıkla dört yıldır evlidir ve aynı evde Cahide ve Hale adlı iki genç görümceyle yaşamaktadır. Günün birinde Namık, akrabası olan İskender Naci'yi sınavlara çalışabilmesi için bu eve getirir. Fakat geçen zaman içinde iki genç görümce İskender'e âşık olurlar fakat karşılık göremezler. Öte yandan İskender Naci ile Sara arasında yakınlaşma olur. Bu arada Sara'nın kızı Müjde dünyaya gelir. Cahide’nin sebep olduğu olaylardan sonra İskender evden ve Sara'dan ayrılmak zorunda kalır. Yıllar geçer İskender Naci artık dünyaca ünlü bir profesördür. Sara'nın Kızı Müjde de başarılı bir üniversite öğrencisidir ve adını da Musikar olarak değiştirmiştir. İskender Naci ile Musikar arasında yaş farkına rağmen büyük bir aşk doğar. Gelişen olaylardan sonra Sara kızına talip olan kişinin yıllar önce sevdiği adam olduğunu öğrenir ve intihar eder. Musikar ile İskender Naci evlenir.

Defterimi Kapıyorum, Emel adlı genç bir öğretmenin hayatını anlatır. Emel'in ilk okuduğu roman  Çalıkuşu'dur ve bu romandaki karakterin hayatına benzer bir şekilde farklı yerlerde öğretmenlik yapar. Pek çok talibi olur ama o ahlaksız bir adam olan Haluk'u sever ondan da beklediği karşılığı bulamaz. Yaşadığı bu karşılıksız aşk ve bunun sonucunda düştüğü durumlar onu hem mesleği hem de içinde bulunduğu kasaba çevresi dolayısyla zor duruma düşürür. Başka bir yere tayin istemek zorunda kalır. Gittiği yerde de kaymakam, Emel’e âşık olur. Haluk'u bir türlü unutamayan Emel, kaymakamın evlenme teklifini kabul etse de sonra bu kararından vazgeçer ve kaymakamın intiharına sebep olur. Belli bir zaman geçtikten sonra kasabanın ileri gelenlerinden İzzet adlı evli bir adamla aralarında piyano dersleri dolayısıyla bir yakınlaşma olur. Bu yakınlaşma büyük bir aşka dönüşür bu sırada Emel hastalanır ve tedavi için yurt dışına gider. Yaşadığı aşkın doğru olmadığını düşünerek intihar eder.

Bu roman benim, Hürriyet Gazetesi'nde tefrika edilen üçüncü romanımdır. Çalışmalarıma ışık tutan, bana güç veren ve büyük destek olan kıymetli edebiyat tarihçimiz çok muhterem Nihad Sami Banarlı'ya, okurlarımın huzurunda teşekkür etmeyi kutsal bir görev sayıyorum. Defterimi Kapıyorum, Doğan Kardeş Matbaacılık Sanayii A.Ş. Basımevi, 1972, s. 5.

Fazıla Atabek, üç romanında da bazıları karşılıksız bazıları da meşru olmayan aşklar sonucu hayatları mahvolan insanları ve özellikle genç hanımları anlatmıştır. Romanlarda şaşırtıcı tesadüfler ve aşırı duygusallık dikkat çeker. Kişiler aşkları uğruna inanılmaz fedakârlıklarda bulunurlar hatta intihara kadar giderler. Bu özellikleri sebebiyle Atabek’in romanları popüler roman olarak değerlendirilmelidir. Romanlarda özellikle aşka, genç kız kalbine, aile sevgisine, Anadolu hayatına, toplumsal baskıya, öğretmenliğe dair pek çok detay ince bir hassasiyetle işlenmiştir.

Fazıla Atabek'in eserlerinde Samsun ya bir kahramanın memleketi, ya seyahat edilmekte olan bir mekân olarak yer alır. Kader Mahkûmları adlı romanın da yer alan ve Musikâr'ın arkadaşlarından biri olan Metin hem Anadolu'ya hem köylü sorunlarına ilgi duyan, bu konularda konuşmalar yapan aktif bit gençtir.  Musikâr ile Metin arasında geçen şu karşılıklı konuşma adeta Fazıla Atabek'in Samsun'a ait düşünceleridir:

Musikâr Metin'e sorar:

---Sen Karadenizli imişsin öyle mi?
---Öyle neden sordun?
---Hiiç Cihan söyledi de? Nerelisin?
---Samsunluyum.
---Benim süt halam da samsunludur.
---Kimler derler söyle bakalım belki tanış çıkarız?
---Danişmentlerdendir.
---Evet, Samsun’un en eski ve asil ailesidir Danişmentler. Hatta Samsun'un onlar tarafından kurulduğu söylenir. Aşağı yukarı sekiz dokuz yüzyıllık mazileri vardır.
---Samsun nasıldır, güzel midir?
---Benim memleketim olan yer hiç çirkin olur mu? Tıpkı bana benzer şipşirin bir kasabadır. Samsun  hakikaten güzel bir şehirdir çocuklar. Memleketimdir diye söylemiyorum ama Karadenizin incisidir kâfir.

Hatta Behçet kemal Çağlar bir yazısında Samsun koyunda sabah Canan koynunda sabaha benziyor.? der.  Tabii güzelliğinden başka şehircilik bakımından da fevkalade bir taksimatı vardır. Fakat ihmal edilmiştir.  Layıkıyla bir imar görse yok mu? Memleketim hakikaten seçme vilayetler arasındadır. Sonra geniş bir  ziraat sahasıdır. Verimli bir toprağı vardır. Hinterlandı geniş, kendini her hususta besleyebilen bir şehirdir.

---Halkı nasıldır? Hepsi sana mı benzer?

---Hepsi bana benzemez. Çünkü kozmopolit bir şehirdir. Yerlisi çok azdır. Lakin herkes yaşayışını ayarlamış, muhitini benimsemiştir. Sonra karadan ve denizden nakil vasıtasına sahip oluşu, memlekette pek az şeye ihtiyaç duyuruyor. Nasıl anlatayım muzuna varana kadar geliyor. Bütün o havali ile mukayese edecek olursak, en faal, en gözü açık vilayet olarak gösterilebilen şirin bir Anadolu parçasıdır.?

Bunun yanında Samsun'a ait sorunlar ve bunların çözüm önerileri de onun gazete ve dergilerde çıkan yazılarının konusu olur. Samsunda Açılan İlk Kız Okulu, (Hayat Tarih Mecmuası, Temmuz 1970, S.6, s. 33-34. ) Hızır İlyas Günü Efsanesi, (19 Mayıs Samsun Halkevi Dergisi, Mart- Nisan 1946, S.74.)

Şiirlerinin bazıları bestelenmiş olan ve hem hikâyelerinde hem de romanlarında pek çok şarkıdan alıntılar yapan Fazıla Atabek'i Behçet Kemal Çağlar, ?Büyük aşkların ve imanların anlayışlı hayranı olarak  tanımlar ve onun sanatını şu cümlelerle değerlendirir: Şiirlerinizi daha kuvvetli, nesrinizi daha kıvrak  buluyorum. Anadolu gerçeklerini aksettiren mısralarınız kadar, cümleleriniz de bence birer şiir.  Anadolu'dan, sizin gibi şair ruhlu bir kadından beklenen daha girift sesler getireceğiniz günleri hasret ve ümitle bekliyorum.  Fazıla Atabek’in Samsun için yazmış olduğu bir şiirle konuşmama son veriyorum.


En Kıymetli Sevgiliye

Unutamadığım,
Kopamadığım.
Hasretiyle yandığım
Ve ipsiz bağlandığım
Sevdiğimce sevildiğim
Ana, baba, kardeş, bacı bildiğim
Koynunda büyüdüğüm
Adıyla övündüğüm,
Hilal yüzlüm,
Kara gözlüm.
Sendedir sende gönlüm
Seninle başlar ömrüm
Sende gelecek sonum
Vefalım, sevgilim,
Canım Samsunum.


Hikâyeleri
Bir Gecenin Masalı, Samsun İl Matbaası 1948.
Veda Çiçekleri Ahali Matbaası Samsun 1957

Şiirleri
Hatıralar (Ahali Matbaası, Samsun 1946),
Pencerem ( Samsun İl Matbaası, 1947),
İçimdeki Arkadaşım (Ahali Matbaası, Samsun 1957
Kırık Çizgiler (Baha Matbaası, İstanbul 1975)

Romanları
Unutmak İstediğim Mazi (18 Ağustos 1950 - 6 Ekim 1950 tarihleri arasında Hürriyet Gazetesinde tefrika edilmiştir.)

Kader Mahkûmları (2 Aralık 1951-28 Şubat 1951 tarihleri arasında Hürriyet Gazetesinde tefrika edilmiştir.)

Defterimi Kapıyorum 1961 yılında Hürriyet gazetesinde tefrika edilmiştir. Doğan Kardeş Matbaacılık Sanayii A.Ş. Basımevi tarafından 1972 yılında basılmıştır.

/ Şeyma BÜYÜKKAVAS KURAN 
02 Şubat 2013

14 Haziran 2009 Pazar

Sakine Baturay


Sakine Baturay
(1896 - 1974)
Atatürk’ü 19 Mayıs 1919 ‘da Samsun iskelesinde karşılayan tek kadın.




Türkiye Cumhuriyeti’nin kurcusu Ulu Önder M.Kemal Atatürk’ün 19 Mayıs 1919 günü Samsuna çıkışı Türk İstiklal Harbinin başlaması ve kendisinin de doğum günü kabul ettiği günüdür. Atatürk’ün Samsuna gidiş nedeni ve kişi sayısı hakkında devamlı araştırma konusu olmuştur. Ancak biz bu konuya girmeden asıl konumuz olan “Atatürk’ü Samsun iskelesinde karşılayan tek kadın Sakine Hanımı” yazacağız.


16 Mayıs 1919 Cumartesi günü, İstanbul’dan kalkan, Kaptan İsmail Hakkı (Durusu) idaresindeki Bandırma Vapuru, Dokuzuncu Ordu Kıta’ları Müfettişliğine atanan Mustafa Kemal Paşa (Atatürk) ile mahiyetini Samsun’a götürüyordu. Atatürk, Samsun ve çevresinde asayişi düzenlemekle görevli idi. 18 Mayıs 1919′da Sinop’a geldiler. Atatürk, iskeleye çıkarak, karadan Samsun’a yol olup olmadığını sordu, olmadığını öğrenince de tekrar vapura binerek Samsun’a hareket etti. 19 Mayıs 1919 Salı günü sabahı saat 6 ‘da Samsun limanındaydı. Savaşlardan yenik çıkmış bölünmüş, umutsuz yorgun, çileli bir milleti, yeniden diriltmek, ayağa kaldırmak üzere, Atatürk’ün Samsun’a ve Anadolu’ya ilk ayak basışı o gün, o saatti.
(…)

Samsun’da karşılama
Fırtınalı bir Pazartesi günü Samsun sahiline demir atan ve bilinen adıyla Bandırma Gemisi’ndeki Mustafa Kemal ve arkadaşlarını ilk olarak Havuzlu İsmail’in kullandığı sandalla Kurmay Binbaşı Mahmut Ekrem Bey karşılar. Güvertede bulunan Mustafa Kemal’in yanına giden Mahmut Ekrem Bey selam verir ve “Hoş geldiniz Paşam” diyerek Mustafa Kemal’i Samsun’da ilk karşılayan kişi olur. Kurtuluş Mücadelesi’ni başlatacak olan Mustafa Kemal’i karaya ise Karakaş Mustafa lakaplı kayıkçı çıkarır. Uzun yıllar Mustafa Kemal’i karaya Havuzlu İsmail’in mi, yoksa Karakaş Mustafa’nın mı çıkardığı tartışılsa da daha sonra resmi olarak Karakaş Mustafa’nın çıkardığı kabul edilerek Karakaş’a ölümünde resmi tören yapılır. Bugün, Asri Mezarlık’ta yatan Havuzlu İsmail’in (Yurtsever) de Mustafa Karakaş’ın da mezar taşlarında Atatürk’ü Samsun’da karaya çıkaran kişi oldukları yazısı yer alıyor.

Paşa’yı karşılayan Samsunluların arasında ise tek bir kadın vardır. Sakine hanım. Birazdan yazacağız.  19 Mayıs’tan günümüze ayakta kalan tek iskele: Mustafa Kemal ve arkadaşları Samsun’a ilk adımlarını Reji İskelesi’nden atarlar. Birinci Dünya Savaşı’nda Ruslar tarafından kentin bütün iskeleleri bombalanmış,  ancak bir tek Fransızlara ait Reji İskelesi sağlam kalmıştır. Fransızlar o dönemde Samsun’da Kurulu bir fabrikada (Reji) sigara üretmektedirler. İskele’nin adı bu nedenle Tütün İskelesi olarak da geçmektedir. Mustafa Kemal ve arkadaşlarını Samsun’da küçük bir grup karşılar. Karşılamada Samsun Mutasarrıfı İbrahim Ethem bey bulunmamaktadır.  Mutasarrıf rahatsız olduğunu belirterek yerine Muhasebe Müdürü Osman Bey’den heyeti karşılamasını ve ağırlama işleriyle ilgilenmesini istemiştir.

Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışına ait canlandırma dışında fotoğrafının ise bulunmadığı belirtiliyor. Ancak emekli pilot binbaşı sayın Celal Uzar bana 19 Mayıs 1919’da çekilen, bu konuda İstanbul’da yaşayan bir ailede bazı fotoğraflar olduğunu, ailenin bu fotoğrafları Samsun Belediyesine gönderdiklerini, ancak bu fotoğrafların kayıp olduğunu söyledi. Belki bir gün bir yerden çıkar. 

Grubun Konaklaması
Mustafa Kemal ve arkadaşları kalabalık oldukları için tek otele yerleştirilemezler. Atatürk ve bir grup maiyetiyle birlikte Jean İonnis Mantika’ya ait olan “Mantika Palas”a yerleştirilirler. Diğerleri ise bugünkü Samsun Ticaret ve Sanayi Odası’nın yerinde bulunan o zamanki Karadeniz Oteli’nde kalırlar. Mantika Palas, uzun yıllar “Mıntıka Palas” olarak adlandırılmış ve günümüzde “Gazi Müzesi” olarak kullanılıyor.

Atatürk’ün Samsun’a gelişi İngilizler tarafından tedirginlik yaratırken, halk tarafından henüz önemi anlaşılamamıştır. Beş yıl sonra (20 Eylül 1924) büyük coşkuyla karşılanacak olan Mustafa Kemal’in Samsun’a ilk gelişi ise o günkü gazetelerde yeterince yer bulmaz.  25 Mayıs’ta Havza’ya giden Mustafa Kemal, bazı kaynaklara göre Mantika Palas’ta kısa süre konaklamış, Samsun’dan ayrıldıktan sonra ‘eski Ankara yolu’ olarak bilinen güzergâh üzerindeki Avdan Köyü’nde karargâh kurup bir süre de burada kaldıktan sonra Havza’ya geçtiği belirtiliyor.

Şimdi asıl konumuza dönelim. Geçenlerde Torbalı parkında sayın Orhan Baturay ile bir çok yaşlı kimse ile sohbet ediyorduk. Orhan bey bir ara annesi Sakine Hanımın kendilerine hayatı boyunca “ben Mustafa Kemal Paşa’yı Samsun’da 19 Mayıs 1919 günü iskelede karşılayan tek kadındım “ diye gurur duyduğunu anlatınca bu konuyu araştırayım dedim.

Sakine Hanım, Orhan beyin dediğine göre Erzurum İspir ilçesi Baksır-Kındız köyü doğumlu. Babası Hasan Reis. Samsun’da eşraftan Ömerzadelerin yanında takada çalışıyor. Romanya’-Köstence’den Samsun’a petrol taşıyorlarmış. Yani her ne kadar Hasan Reis Erzurum’lu ise de gurbetçi. Sakine hanım 1896 doğumlu. Nüfus kâğıdına göre Samsun doğumlu. Ancak o kayıtta bir tutarsızlık var. Sakine hanım 1911 veya 1912 de Muhsin adlı birisi ile evlenmiş. Bu evlilikten Lütfü adında bir çocuk olmuş. Ancak çocuk ayakları içe doğru 90 derece dönük.. Yani sakat. Bu arada kocası Muhsin Bey Yemen harbinde askerde kalmış. Köy Ermenilerin katliamına uğramış. Sakine hanım tek sakat çocukla kışın 2,5 ay süren bir yolculuktan sonra Samsun’a babasına sığınmış.

Orhan Bey annesinin bu yolculuk sırasında geçtikleri köylerdeki Ermeni mezalimini anlatırken özellikle kazığa oturtulmuş Müslümanları anlatırken ağladığını belirtti. Samsun’a varınca önce oğlunun düzgün yürüyebilmesi için devlet hastanesine yatırır. Hastanede ortopedist Amerikalı doktorlar vardır. Amerikalı doktorlar oğluna tedavi ederken Sakine Hanım diğer hastalarla da ilgilenir. Yani bir bakıma gönüllü hastabakıcıdır. Bu durum Amerikalı doktorların dikkatini çeker. Oğlu Lütfü ameliyatla tedavi olur. Ama Sakine Hanım hastabakıcı olarak işe alınır. Bu arada Amerikalı doktorlardan İngilizce ve Latin alfabesini öğrenir. Sakine Hanım girişken, aktif ve zeki biridir. Hele hele konumu hastabakıcı da olsa şehirde ne olup bittiğini saati saatine öğrenmektedir.

Şehre Mustafa Kemal’in geleceği öğrenince eşraftaki kişilerle beraber tek kadın olarak iskelede karşılar. Sakine Hanım tüm hayatı boyunca bu anı tanıklık eden tek kadın olmanın gururunu çocuklarına hep anlatır. Sırf çocuklarına değil etraftaki kişiler de. Ben bu araştırma sırasında yakında bulunmuş kişilerden aynı yönde bilgiyi teyit ettim. Örneğin Sayın Hasan Varlık abiye konuyu açtığımda o da bana aynı bilgiyi kendisinden duyduğunu söyledi. Her ne kadar bu küçük ayrıntı o gün için önemsiz olsa dahi bugün için bilinmesi açısından önemli. Bu da bana nasip oldu. Bu bilginin teyit etme şansı şuan için ne yazık ki yok. Ama ileride ortaya çıkabilecek bir belge veya anı defteri veya günlük veya bir fotoğraf bu bilginin güçlenmesini sağlayacaktır.

İstiklal Harbi boyunca Samsun’lu kadınları örgütler. Ömerzadeler de kendini destekler. Onlardan pamuk ve yün toplatır. Bunlar kirmanlarda eğrilir. Cephedeki askere içlik olarak dokunur ve cepheye gönderilir.

Denizli’nin Çal ilçesinin Süller köyünden olan Abdullah Bey rüştüye (ortaokul) mezunudur. Askere sıhhiye eri olarak alınır. 11 yıl doğu cephesinde görev yapar. Sahra hastanesinde çavuş olur. O günün adeta doktoru. Seferberlik (Mondros Mütarekesi ) sonrası terhis olur. Memleketine gemi ile dönmek için Samsun’a varır. Hastaneye hastabakıcı arandığına dair ilânı görünce imtihana alınır ve işe başlar. Bir süre sonra Sakine hanımla tanışırlar ve evlenirler. Ancak Abdullah Bey sağlığından dolayı bir süre sonra memleketine dönmek zorunda kalır. Halı ticaretine atılır. Başarılı olamaz. Tayin ister. Bakanlıkça sıtma savaş memuru olarak 1929 yılında Torbalı’ya atanır. At sırtında yıllarca sıtma ile Torbalı ve Menderes köylerinde mücadele eder. Evden bir çıktımı ancak 20 gün sonra dönmekte, aldığı kan örneklerini İzmir’e göndermekte ve kinin tedavisini bizzat yürütmektedir. Köylerde âdeta doktor olur. Sakine hanım ile evliliğinden 2 çocuğu olur. Soyadını Atatürk döneminin ünlü denizaltısı Baturay olarak alır. Çünkü bu denizaltılara isimleri bizzat Atatürk tarafından verilmiştir (Saldıray - Baturay -  Yıldıray) 

Sakine hanım okumaya çok düşkündür, özellikle de tarihe. Abdullah Bey 1954 yılında malûlen emekli olur. 1973 yılında vefat eder. Sakine hanım mahallenin sağlıkçısıdır. Kendisi de 1974 yılında vefat eder. İlk oğlu Lütfü Şahiner devlet tarafından İsveçre’ye eğitime gönderilir. Makine Mühendisi olur. İzmit Seka da çalışır. Diğer oğlu Orhan Bey sanat enstitüsü elektrik bölümünü bitirir. Torbalı’nın ilk elektrik tesisatını çeker. Diğer oğlu Mehmet emekli olur. Geride tek yaşayan Orhan Bey yaşamaktadır.

O günün şartlarında Mustafa Kemal’i karşılama cesaretini gösteren bu aydın Türk kadının saygı ve rahmetle anıyoruz. Bu çalışmada benimle bilgi ve özel  fotoğraf arşivini paylaşan sayın Orhan Baturay’a, sayın Hasan Varlık’a, Sayın Celal Uzar’a buradan teşekkürlerimi sunuyorum. Her zaman söyledim. Tüm hatalar tarafıma aittir. Hiç bir iddiam yoktur. Amacımız kayıt altına alınmadır. Bu araştırmanın ileride yapılacak akademik çalışmalara ışık tutması dileği ile. Kalın sağlıcakla.

/Necat ÇETİN
Yerel Tarih Araştırmacısı Torbalı İzmir

10 Haziran 2007 Pazar

Murat İLHAN





1959   Samsun - Çarşamba doğumlu olan sanatçımız , 1981'den itibaren karikatürle amatörce uğraşmaktadır. İlk çalışması 1981 yılında Gırgır dergisinde yayımlandı , daha sonra bir çok dergi ve gazetede çalışmaları yayımlanmaya başladı.

1986 'dan sonra ulusal ve uluslararası karikatür yarışmalarına da katılmaya başladı ve çok sayıda ödül aldı , çalışmaları albümlere alındı.

1991 ' de karikatür albümü "BİR VARMIŞ BİN YOKMUŞ " u yayımladı.

Karikatür çalışmalarını Samsun'da sergilere, yarışmalara ve yerel gazetelere, çizerek devam  ettirmekte olan sanatçımıza , sevgi ve sanatla kalmaya devam diyoruz.


11 Nisan 2007 Çarşamba

Turgay ASAN



M. Turgay Asan, 17.02.1963 ‘de Samsunda doğdu. İlk,orta ve yüksek öğrenimini yine Samsunda tamamladı.

Müziğe, ailesinin desteği ile lise yıllarında başladı. Her hangi bir müzik eğitimi almadan kendi gayreti ile gitar çalmayı öğrendi. Lise 2. sınıfta kurduğu “MASENA”isimli rock’n roll grubu ile, (1979) okulların çaylarında - yıl sonu eğlencelerinde çeşitli konserler vererek kendini geliştirmek için çalıştı. Mezuniyetin ardından gelen üniversite maratonu grubun dağılmasına neden oldu. 1983 yılında bir arkadaşı vasıtasıyla tanıştığı Vecdi Yücalan ile yeni projelere imza atmak üzere çalışmalara başladı. Sık sık bir araya gelerek yaptıkları provalar sonucunda yeni bir rock grubunun kurulması gerektiğine inanarak eleman arayışına başladılar.

Davul’a, bir zamanlar Türkiye’nin en iyi gruplarından biri olan “Egzotik Band”’ın elemanlarından Tarık Özmen’i aldılar. Grupta önemli bir açık olan bas olayını ise Turgay gönüllü olarak üstlendi.  Vokal’e , koyu bir Elvis hayranı olan Ejder Göktürk’ü aldılar. Grubun adı; DREAMS ‘ti…

İlk konserler rock’n roll ağırlıklı idi. Daha sonraları grup Hardrock’a yöneldi  ve vokal’e Yaşar Şanlı geldi. Yeni hardrock grubunun adı ise PARANOID olarak değiştirildi. Fakat PARANOID efsanesi fazla uzun sürmedi.

1986 yılında, davul’a Tuncay Zigaloğlu, bas’a Tayfun Çubukçu, Vokal’e İbrahim Cantay, gitarda Vecdi Yücalan, klavyeye ise yine gönüllü olarak Turgay Asan geldi. Ve işte OBJEKTİF…

Turgay ‘ın Objektif ile birlikteliği 1993 sonlarına kadar sürdü. (Geçen zaman içinde bir ara gruptan ayrılan Turgay daha sonra Bas’çı olarak yeniden gruba katıldı.) Hiç unutamadığı konser ise “muhteşemdi” dediği ODTÜ konseri….

1994 yılı, Turgay’ın ilk bestelerinin filizlendiği yıl… ”Korktum ben bu dünyadan nedense…”cümlesiyle başlayan bu şarkıyı ilk kez dinleyen en yakın dostu A. Kadir Hacıoğlu, “Bu iş tamamdır, yeni bir albüme başlıyoruz” sözleriyle olaya damgasını vurdu.

“Derin Boşluk” adıyla piyasaya çıkan ilk albümün çalışmaları 1999 yılına kadar sürdü. Albümü, Samsunlu rock grubu “FREKANS” seslendirdi. (Albüm öncesi konserlerini Samsun Gazi Sahnesinde,
Yaşar Doğu Kapalı Spor salonunda, Atakum Belediyesi Kültür salonunda ve Ankara Saklıkent’te gerçekleştirdiler.)  Bu nedenledir ki, grubun adı, TURGAY VE FREKANS olarak lanse edildi.

20 Nisan 1999 ‘da piyasaya çıkan albüm, Hammer müzik etiketi ile raflardaki yerini aldı. Albüm kayıtları ise, Kadıköy’deki Stüdyo Forte ‘de toplam 9 günde tamamlandı. Yaklaşık 5.000 civarında satan albüm, reklamsızlık vb. nedenlerle uzun ömürlü olmadı. Zaten Frekans’ın, 20 gün gibi kısa bir zaman dilimi içinde dağılması, olayı kökten bitirdi. (Halen bu albümden hiç haberi olmayan pek çok rock severin varolduğunu biliyoruz….)

Frekans ile yollarını ayıran Turgay, daha sonra yeni bir grup daha hazırladı ve bu grupla Saklıkent Rock Station Rock Festivalinde 2 yıl üst üste konser verdi.

2003 yılında yeniden çalışmalarına başlayan Turgay, “Yollar Uzak” adını verdiği 8 şarkılık yeni albümünün demosunu hazırladı. İlk kanal kayıt denemesi Samsun Konservatuvarında yer alan “stüdyo ütopya” da yapıldı. Başarılı olmayan kayıtlar daha sonra, yine Samsundaki “Stüdyo On-pa ‘da
1 yıl süren hummalı bir çalışma ile neticelendi. Sonuç yine başarısız oldu. 2 yıl boştan yere uçup gitmişti.

Kadir Hacıoğlu’nu da yanına alarak Ankara’ya giden Turgay, Stüdyo Onair ile anlaşarak kayıtlarına başladı. 4 ay sonra biten kayıtların master’ını yanına alarak stüdyo araştırmasına başlayan Turgay,  kendine el verecek bir şirket bulamayınca albümünü piyasaya çıkaramadı. Şu anda bekleme durumunda olan albümün akibetinin ne olacağı halen belirsiz …




Turgay Asan
Saklıkent Rock Station Rock Festivalinden
Videolar:



OSMAN : (mix video)
"Henüz çıkmayan albümün en iyi şarkısı..."

SEFİLLER : (Live)

DERİN BOŞLUK : (1.albümden)

YENİ BAŞTAN: (1.albümden)

KİN VE NEFRET : (Bu şarkı albüm olarak piyasada yok...)






RÖPORTAJ:
"Serkan Beyde'nin Turgay ile gerçekleştirdiği röportajı."

Turgay asan görünmeyeli neler yapıyor; uzun zamandır senden ses seda çıkmıyor?
-Evet, gerçekten uzun zaman oldu. İlk albüm çıktığında, iyi şeyler olacak diye umut ediyordum fakat yapmak istediklerimi tam anlamıyla gerçekleştiremedim ne yazık ki... Albümün piyasaya çıkışından bir ay sonra grubun dağılması, reklâm, tv, radyo, konserler vb. etkinlikleri yapmama engel oldu. Nede olsa oturmuş bir gruptuk ve her şey hazırdı. Acilen hazırladığım yeni grupla, Samsun da, saklıkent rock station rock festivalinde konserlere çıkmış olsak ta tüm bunlar albümü tanıtma çabalarıma yetmedi. O günlerde yanımda olan, dost bildiğim pekçok insan birer birer kaybolup gitti. İyi bir albümdü ama tanıtamadım bir türlü!... Dört yıl piyasadan uzak durdum, neler olduğunu, neler yapmam gerektiğini düşündüm bu süre içinde. Açıkça söylemem gerekirse, küstüm rock dünyasının içindeki bazı insanlara!.. Emek verilerek hazırlanmış bir albümle yola çıktım ama yarı yolda bırakıldım; Çok çabuk unutuldum. Saklıkent'te 3.000 kişinin karşısında şarkılarımı söylerden, insanlar zevkten havalara sıçrayarak ''turgay, turgay'' diye çığlıklar atıyorlardı. Nerde şimdi bu insanlar!..

Turgay Asan tarihine değinmiş olursak, bize neler söyleyebilirsin.
-25 yıl oldu ve ben hala müziğin içindeyim. Hiç kopmadım müzikten kolay kolay da kopmam zaten. 1983 öncesini amatör zamanlarım, sonrasını ise profesyonel müziğe geçiş yıllarım olarak söylemek isterim. Sevgili Serkan, senin de bildiğin gibi daha önce Samsun'un en sıkı rock grubuyla birlikteydim; 8 yıl çalıştım bu grupla, kimi zaman bas çaldım, bazen de klavye. Konserlerin sayısını hatırlayamıyorum, çok fazla konsere çıktık o yıllarda... 93'te bu gruptan ayrıldım. 98'e kadar yeni şarkılar ürettim ve ilk albümümü bin bir güçlükle de olsa çıkardım piyasaya.

Şimdi Samsun'dasın değil mi?
-Evet, şu anda Samsun'da yaşıyorum.

Samsun'da rock müzik nasıl bir yerde?
-İyi şeyler yapmaya çalışan gruplar var. Daha çok black metal ve alternatif rock'a yönelmiş durumdalar. Vakit buldukça konserlerini izlemeye çalışıyorum.

''Derin Boşluk'' albümünden sonra Frekans'la yollarınızı ayırmıştınız, daha doğrusu dağılma kararı almıştınız. Bunun nedeni neydi?
-Dağılma kararını ben almadım. Onlar (Frekans, albümün çıkışının ardından, benden ayrılarak, yollarına sadece frekans olarak devam etme kararını çok önceden aralarında anlaşarak almışlar zaten. Bilemiyorum; beklide albümün referansından yararlanmak istediler... Her neyse, sonuçta herkes yaptığıyla kaldı ve ben hala devam ediyorum.

Sizin yaptığınız müzikte sert sözler üzerine oturtulmuş heavy bir alt yapı var. Sana göre yaptığınız şey neydi?
-Tarz olarak söylemem gerekirse yaptığım müziğe ''Hard'n Heavy'' diyebilirim. Sözleri, genel olarak sosyal içerikli konular, savaş, aşk, çevre kirliliği, karşıt düşünceler, üzerine yazmıştım. Şarkının rengine göre de müziğini hazırladım. Black Sabbath kökenli olduğum için şarkılarımın alt yapısında klasik rock sound'unu kullanmayı da ihmal etmedim tabii ki. Bazı insanlar, ''70'li yılların müziğini yapmış fakat biz 2000'li yıldayız'' diye yazsa da dergilerine, bu beni fazla etkilemez. Gördüğüm kadarıyla, yeni çıkan rock albümlerinde hala bu tarzı sıklıkla kullanan gruplar var...

İleriki zamanlarda belli olan projelerin var mı?
-Şu anda kayıtlarını yeni bitirdiğim bir albüm var. ''O KADAR DÜNYA'' adını taşıyor. 8 çalışma var içinde. 3 şarkı hard rock, diğerleri Türk motifleri ağırlıklı Anadolu rock. (Burada Anadolu rock dedim; fakat bazı kesimlerde Türk Rock olarak nitelendirenler var. Nedense ''Anadolu'' kelimesi onlara ters geliyor) Bu defa çok sert şarkılar yapmadım ve çizgimden de kaydım biraz. Hard'n heavy yaptım kimse iplemedi, şimdi Anadolu rock yaptım bakalım neler olacak !.. Eğer bu sefer de başaramazsam sonraki albüme öyle şarkılar hazırladım ki insanlar tepelerine bomba düştü sanacak.

Metale azalan ilgi nedeniyle, dinleyici kesimde daha alternatif tarzlara yöneliyor ve dolayısıyla metale olan ilgi azalıyor. Bu da albüm çıkartmak isteyen gruplarımızı zor durumda bırakıyor. Ki zaten albümleri olan gruplarında albümleri her yerde bulunmuyor. Şirketlerin(Zihni, Hammer...) dağıtım konusunda yetersizlik mevcut. Senin son zamanlarda Metale olan bakış açın nasıl olmuştur?
-Metal müzik hızla çöküşüne devam ediyor bu doğru fakat bunun nedeni sadece şirketler değil; gruplaşmalardır.( Bu sözlerimi her yerde söylüyorum.) İnsanlar farklı grupların peşinden koşuyor. Örneğin, bir festivalde 6 grup sahne alacaksa, her grubun fanları futbol maçlarında olduğu gibi ayrı köşelerde oturuyor. Kendi desteklediği grup sahneye çıkana kadar kimin müzik yaptığını umursamıyorlar bile. Üstelik kendi destekledikleri elemanlar sahneden inince o alanı terk-i diyar ediyorlar ve böylece yeni gelenlere hiç şans tanımamış oluyorlar. Diğer bir neden, neredeyse tamamen batılılara özgü akor ve teknikleri kullanmaları, taklitlerin abartılması. Batılı zaten kendi müziğini yapıyor, ''biz kimin müziğini yapıyoruz !... yine batılıların müziğini.'' Rock sadece müzikte değil beyindedir, felsefede gizlidir, notalarda o felsefenin harfleridir. Baştan aşağı küfür dolu bir şarkının felsefesi nerede gizli acaba, ne verir insanlara, ne anlatır! Neyse ben bu konuya bir girersem sayfalar yetmez herhalde... Sözün özü; İnsanlar bir bardak çayı şekersiz de içebilir ama tuzlu içmesi mümkün değildir...

Samsun'da yaşayarak ülkemizdeki rock faaliyetlerini yeterince takip edebiliyor musun? Hiç İstanbul'a taşınmayı düşündün mü?
-Samsun da yaşamak bu faaliyetlerden uzak kalmama neden oluyor tabii ki. Elimden geldiğince takip etmeye çalışıyorum ama yeterli olmadığını söyleyebilirim. İstanbul'a taşınmak her an yapmayı düşündüğüm bir şey ama önümü görmeden yola çıkmak istemem doğrusu.

-Eklemek istediğin veya iletmek istediğin şeyler var mı?
-Her zaman barışçı ve rock'çu kalın. Ayrıca, Serkan sana da çok teşekkür ederim; bana içimi dökebilme fırsatı verdiğin için, sağ ol dostum.
Görüşmek üzere...
/Serkan  BEYDE

Serkan BEYDE Kimdir? Bkz:


KAYNAK: