28 Kasım 2006 Salı

1922-1923 Yıllarında Samsun'da Fiyat Hareketleri -II

İşbankası,  8 Kanunievvel 1934 Tarihli Samsun Belediyesi Ödeme Çeki

8. Memur, İşçi, Usta, Kalfa Maaş, Yevmiye ve Ücretleri
Samsun’a ait Belediye Meclis Zabıt Defteri’nde çok sayıda maaş, ücret ve yevmiyelere dair kayıtlar vardır. Bunların bir kısmı belediye görevlileri ile gassal, bekçi, dellâlların maaş ve ücretlerini ihtiva etmektedir.

Samsun Belediyesi’nde en yüksek maaşı Belediye Başkâtib’i almaktadır. 1 Ocak 1920 yılından, 17 Mart 1923 yılına kadar bu görevde kaldığı belirtilen Necmeddin Efendi’nin, önce aylık 2.500 kuruş maaşla işe başladığı, sonra maaşının 4.500’e, 1 Temmuz 1921’de 5.500’e, 1 Mart 1922’de ise 6.000 kuruşa çıkarıldığı yazılıdır.

Belediye Baytarı’nın maaşı önce 1.500 kuruş iken, sonra 2.000 kuruşa çıkarılmıştır.

Belediye rüsumunu toplamakla görevli Rüsumat Memurları’nın maaşları da zabıtlarda görülmektedir. 1923 yılında Kantar Memuru’nun yevmiyesi 100 kuruş, Kantarcıların yevmiyesi 80 kuruş, Dellâliye Memuru’nun da yevmiyesi 100 kuruştur.

Belediye çavuşlarının maaşının önce 3.000, sonra 3.500 kuruş olduğu görülmektedir. Gazhane’de görevli bekçinin ve fenercilerin maaştan da 1.000 kuruştur.

Ayrıca belediyenin tasarrufunda olan Kabristan bekçisinin maaşı 500 kuruş olduğu kayıtlıdır.

Belediye görevlisi olarak Gassal, yani ölü yıkayıcısı da zabıtlarda olmasına rağmen, maaş veya ücreti hakkında bir kayıt yoktur.

Belediyeden ücret alan ilginç bir kişi de köpek itlafında görevli olan kişidir. Bu kişiye köpekleri öldürmesi karşılığında 1.500 kuruş verilmesi, 25 Haziran 1923 tarihli zabıt kararında kaydedilmiştir.

Dellâllar ve gelirleri ile ilgili zabıt kaydında, Samsun’da 8 dellâlin olduğu, elde edilen gelirin aralarında taksim edildiği, Dellâlbaşılığa da Şükrü Ağa’nın getirildiği yazılıdır. Müzayedelerden alınacak dellâliye ücretinin miktarı hakkında bir bilgi verilmemiştir.

Samsun’un su, elektrik ve tramvay projelerinde çalıştırılmak üzere bazı mühendislerin Samsun’a celp edildiği ve bunlara belediyece maaş tahsis edildiği Belediye Meclis zabıtlarında görülmektedir. Nitekim bu amaçla mühendis Hami Efendi’ye 13 Temmuz 1923 tarihinden itibaren 6.000 kuruş ücretle ve mühendis Nazmi Efendi’ye de 8 Temmuz 1923’den itibaren 5.000 kuruş ücretle maaş bağlanması karan verilmiştir.

Belediye yönetiminde olan Gümrük iskelelerindeki görevlilerin maaş ve ücretleri de meclis zabıtlarında gösterilmiştir. Bunlardan Gümrük İskelesi Tahsildarı 3.500 kuruş almaktadır. Ancak 1923 yılında tahsildarların maaşı 4.000 kuruşa çıkarıldığı kaydı bulunmaktadır. Hatta, maaşı 3.500 kuruş olan Dakik İskelesi Tahsildarı Mehmed Efendi dilekçe ile zam talebinde bulunmuş ve belediye meclisi söz konusu kişiye 500 kuruş zam yapmıştır.

Limanda çalışan hamalların ücretleri de zabıtlarda görülmektedir. Zabıt kayıtlarına göre, vapurdan mal indiren hamallara 1921 yılında yevmiye 100 kuruş verilirken, 1922 yılında ton başına 100 kuruş verilmesi usûlü getirilmiştir.

Samsun Belediyesi görevlileri sadece yukarıda belirtilen kişiler değildir. Ayrıca Muhasebe Mes’ulü ve yardımcısı, kâtib, anbar memuru, sandık emini, Gazhane memuru, tanzifat, yani temizlik işlerinde çalışanlar ile tulumbacılar da vardır. Ancak bunların maaşları hakkında bir kayda rastlanmamıştır.

Belediye görevlilerinin tayini, müracaat edenler arasından Belediye Meclisi tarafından yapılmaktadır. Bu tayinde müracaat edenlerin ehliyetli olmaları nazarı dikkate alınmaktadır. Bazen de seçilmeleri imtihanla olmaktadır.

Yine belediyede görevli memur ve tahsildarlar işe başlamaları sırasında belli bir miktar veya nevi kefalete bağlanmaktadırlar. Bazıları 100, 200, 300, 400 lira gibi “kefâlet-i mâliye” ye, bazıları da “kefâlet-i i’tibariye” ye zorunlu tutulmaktadırlar. Bu suretle görevlerini kötüye kullanmamaları, yolsuzluk ve serkeşlik gibi olaylara girmemeleri yönünde teminat altına alınmaktadırlar.

Belediye memur, tahsildar ve diğer görevlilerin görevlerini ihmali veya suç işlemeleri durumunda gerekli cezaî işleme uğradıkları görülmektedir. Nitekim, Saathane ve Kasaplar Caddesi mıntıkalarına memur Çavuş Mehmed Rüşdi Efendi ve Mehmed Ağa’nın görevlerini ihmal ettiklerinden, ancak ilk defa yaptıkları için her ikisine de tekdir verilmesi karan alınmıştır. Yine, ihtarlara rağmen görevlerini ihmal eden ve tembellik yapan Belediye Çavuşu Mehmed Rüşdi Efendi’ye, Meydan Çavuşu Mehmed Çavuş’a ve Gümrük Caddesi mıntıka çavuşu Osman Efendi’yi 15’er günlük maaş kesim cezası verilmiştir. Aynı şekilde itaatsizlik yapan Tanzifat Memurlarından Sadık Mehmed Çavuş’un da maaşının üçte biri kesilmiştir.

Bazı memur veya görevliler de, görevlerini iyi ifa edemediklerinden dolayı meclis kararı ile azl edilmişlerdir. Meselâ, Belediye Kantar Memuru Şükrü Efendi, vazifesini iyi ifa edemediğinden, Lüks fenercisi Kadir, terbiyesiz ve serkeşlik yaptığından, Tulumbacı Selahaddin, ahlâksızlığı anlaşıldığından, Tulumbacı Kadir, serkeşliğinden, Belediye odacısı Ali ise hizmetinden yeterli derecede istifade edilemediğinden görevlerine son verilmiştir. Ancak bunlardan Tulumbacı Kadir, görevinden çıkarılmasından 15 gün sonra, yine belediye meclisi karan ile, ceza süresi kâfi görülerek, bundan sonra en ufak bir serkeşliği görülürse bir daha belediyede istihdam edilmemek üzere, görevine iade edilmiştir.

Samsun Belediye Meclisi, belediye memur ve görevlileri için sadece ceza veya azl işleminde bulunmamış, iyi ve hüsni niyetle çalışanları da mükafatlandırmıştır. Meclis Kâtibi Abidin Efendi’ye,hizmeti takdir edilerek 30 lira (3.000 kuruş) ikramiye verilmiştir. Yangınların söndürülmesinde gayretleri görülen Tulumbacıbaşı Şakir Usta 300, tulumbacılardan Ali ve Aziz Ağalar 250’şer, Receb, Tevfik, Kadir, Mehmed, Hakkı, Mehmed, Salim ve Hamdi isimli tulumbacılar da 100’er kuruş nakdî mükâfat ile ödüllendirilmişlerdir. Bazen bu mükâfat, maaşına zam yapılması şeklinde görülmektedir. Meselâ, Belediye Muhasebe Mes’ulü Mümtaz Bey’e aylık 10 lira (1.000 kuruş) mükâfat zammı yapılmıştır. Bazen de mükâfat, bir takdirname belgesi olmaktadır. Evkaf İnşaat Müdür Muavini Vehbi Bey’e, iyi çalışmaları sebebiyle, belediye meclisi karan ile takdirname belgesi verilmiştir.

Samsun Belediyesi meclis kararlarında en ilgi çekici fiyat hareketlerinden biri de, inşaat malzemeleri ile birlikte inşaat usta, kalfa, çırak ve at arabalarının yevmiyelerinin verilmesidir. 1923 yılının bazı aylarına ait verilmiş bu fiyatlarda; Usta, işçi ve araba yevmiyelerinin değerlendirilmesinden bazı ilginç sonuçlar çıkarmak mümkündür. Teknik bilgi isteyen işleri yapanların yevmiyelerinin yüksek olduğu görülmektedir. Meselâ makinist, dülger ustası, demirci ustası, nakkaş gibi teknik işler yapanlar ortalama 200 ile 350 kuruş arasında yevmiye almaktadırlar. Buna karşılık az teknik bilgiye dayanan ustaların, meselâ lağımcı, sıvacı, boyacı, duvarcı, kaldırımcıların, 120 ile 250 kuruş arasında yevmiyeleri vardır. Adi amelelerin yevmiyesi ise 80/120 kuruş arasındadır. Çeşitli meslek gruplarındaki çırakların yevmiyeleri de 70/150 kuruş arasındadır.

Kum, çimento, demir, doğrama, tuğla, kiremit gibi inşaat malzemelerinin taşınması için tutulan at arabaları ve kağnının yevmiyeleri de yüksek görülmektedir. Meselâ kağnının yevmiyesi 200/250 kuruş, tek atlı arabanın 300 kuruş, çift atlı arabanın ise 450/500 kuruştur. Burada arabanın tek veya çift atlı olması, dolayısıyla taşınacak malzemenin miktar ve ağırlığı, yevmiyelere etki yapmaktadır.

Samsun Belediye Meclisi’nin, tek atlı arabalarla ilgili aldığı bir karar da enteresandır. Bu kararda, tek atlı arabalara fazla yük yüklenmesinin, hayvanlara uygun olmadığı, bu konuda kanun ve talimatlara uyulması yazılıdır. Yani, o devrin en önemli nakliye aracı olan arabaları çeken atlara eza ve cefa vermemeleri, onların çekemeyeceği ağırlıkta yük konmaması gibi kararlar, belediye meclisinin ne kadar hassas davrandığını göstermektedir.

Samsun’da usta, işçi, çırak gibi yevmiyelerin aylara göre dağılımında da fazla bir fiyat farkı yoktur. Her ne kadar bazı usta veya çırakların bazı aylara ait yevmiyeleri rayiç bedeli olarak verilmemiştir. Bazı yevmiyeler sadece bir ay için verilmiştir. Bazılarında 4 veya 5 ayın yevmiyeleri de vardır. Meselâ adi amele yevmiyesi Şubat, Mart ve Temmuz aylarında 80/ 100, Nisan’da 70/100, Haziran’da ise 120 kuruştur. Ustaların yevmiyelerinde aylara göre fazla bir fiyat farkı görünmemektedir.

9. Dava Vekili Ücretleri

Samsun Belediyesi Meclis zabıtlarında, belediyenin hukukî işlerini takiple görevli Dava Vekili’nin ücreti ile ilgili kayıtlar mevcuttur. Bu kayıtlardan öğrendiğimiz kadarı ile 1922-1923 yıllarında Samsun Be-lediyesi’nin Dava vekili Halil Vehbi Bey’dir.

Dava Vekili’nin, belediye ile ilgili ve mahkemeye intikâl eden davalardan, söz konusu davanın nakdî tutarının % 10’unu vekâlet ücreti olarak aldığı, bunun da davanın başladığı tarihte tahminî olarak peşinen ödeneceği görülmektedir. Nitekim, Saathâne Meydanı’nda olan ve Evkaf İdaresi’nce kullanılan belediyeye ait bir adet mağazanın icarı konusunda dava açılmıştır. Bu davanın nakdî karşılığı 30.000 kuruş olarak tespit edilmiş ve Halil Vehbi Bey’e, bunun % 10’u olan 3.000 kuruş vekâlet ücreti olarak ödenmiştir.

Yine kayıtlardan öğrendiğimiz kadarı ile, belediyenin dava işlerini takip eden dava vekiline, kazanamadığı davalar için % 5 vekâlet ücreti ödenmesi karan verilmiştir. Yani Dava Vekili, kazandığı davalar için % 10, kazanamadıkları için de % 5 vekâlet ücreti alacaktır.

10. Müsamere, Konser, Karagöz Oyunu, Sinema ve Güreş Gibi Sosyal Faaliyetlere Ait Bilet Fiyatları

1922-1923 yıllarında Samsun’da gerek derneklerin, gerekse özel şahısların müsamere, konser, hayal veya Karagöz oyunları, güreş müsabakaları düzenledikleri görülmektedir.

Özellikle müsamere denilen, içinde tiyatro, konser ve çeşitli et: kinliklerin yer aldığı sosyal faaliyetler, daha ziyade bir kurum veya bir derneğe gelir sağlamak amacıyla düzenlenmektedir.

Zabıtlarda geçen müsamerelerden biri Samsun Muallimler Cemiyeti tarafından tertip edilmiştir. Müsamere gece erkeklere, gündüz kadınlara olmak üzere icra olunmuştur. Bilet fiyatları, mevkiler açısından farklı olduğu gibi, erkekler ve kadınlar için de ayrı bir fiyat uygulaması yapılmıştır. Görüldüğü üzere, mevki-i mahsûsa denilen özel mevki erkeklere 150, kadınlara 100 kuruştur. Birinci mevki 100 ve 75, ikinci mevki ise 40 ve 50 kuruş şeklindedir.

Bu biletler Şubat-1923’de tab’ ettirilmiş ve kanuna göre Samsun Belediye Meclisi tarafından sayılarak mühürlenmiş ve mazbata tanzim edilmiştir.

Nisan ayında tertiplenen müsamere sonucunda, 24/25 Nisan tarihindeki Belediye Meclisi’nde sarf olunan ve kalan biletler, elde edilen gelir ile giderler tetkik edilerek yine mazbata tutulmuştur. Bu mazbata kayıtlarına göre bastırılan bu biletlerin toplamı 1.107 adet olup, sarf edilenler ise 921 adettir. Geriye 186 bilet kalmıştır. Ancak, müsamere öncesinde meclisin tuttuğu mazbatadaki bazı mevkilere ait bilet sayıları ile, müsamere sonrası tutulan mazbatadaki bilet sayılarında farklılıklar mevcuttur. Bundan, sonradan yeni biletlerin basıldığı anlaşılmaktadır.

Yine Samsun Muallimler Cemiyeti’nin düzenlediği bu müsametede sarf edilen bilet miktarları ile, elde edilen gelirler; Müsamere için bastırılan toplam 1.107 biletten 921’i satılmış, geriye 186 bilet kalmıştır. Satılan biletlerden 63.030 kuruş gelir elde edilmiştir.

Ancak toplam 11.620 kuruş masraf yapılmıştır. Bu masraflar ise, sinema giderleri, bilet ve ilanların tab masrafları, diktirilen elbiseler, sahne dekoru, ince saz takımı ve nakliye gibi giderlerdir. Muallimler Cemiyeti bu müsamereden net 51.410 kuruş gelir temin etmiştir.

Yine Samsun meclisi kayıtlarında, Amasya Şefkat-i İslâmiye Cemiyeti Yetimhanesi’ne ait müsamerenin bilet tasdiki vardır. Meclisin tasdik edip, mühürlediği bu biletlerin mevkilere, erkek ve kadınlara göre fiyatları; Yetimhane yararına tertiplenen bu müsamere için toplam 75.000 kuruşluk bilet bastırılmıştır. Ancak bunların ne kadarının satıldığı, yetimhaneye net ne kadar gelir temin edildiğine dair bir kayıt mevcut değildir.

Samsun meclis zabıtlarında bir spor kulübünün düzenlediği müsamere ile ilgili biletlerin tasdiki konusunda da bilgiler vardır. Ekim 1922’de tasdik edilen bu mazbataya göre, müsamereyi Samsun Alyıldız Spor Kulübü tertiplemiştir. Bu müsamerenin bilet fiyatları; Spor kulübü yararına düzenlenen bu müsamere için de toplam 53.500 kuruşluk bilet bastırılmıştır. Fakat bunların da net satış ve net elde edilen gelirleri hakkında bir malûmat yoktur. Ancak müsamerenin 19 Ekim 1922 tarihine tesadüf eden Perşembe günü erkeklere, ertesi gün olan Cuma gününde de kadınlara tertip olunacağı belirtilmiştir.

Samsun’da 1922-1923 yıllarında düzenlenen sosyal etkinliklerden biri de konserdir. Mayıs 1923 tarihine ait bir meclis kaydında, konser tertipleme talebinde bulunan Hattat Necmeddin Naci isimli kişinin bu müracaatına, Belediye Meclisi tarafından ruhsat verildiği yazılıdır. Ancak bilet fiyatları hakkında bir bilgi yoktur. Samsun’da konser türü etkinliklerin olduğu yerler kahvehanelerdir. Nitekim çalgı çalınması izninde bulunan Kafkas Kahvehanesi ile Abdullah isimli kişinin kahvehanesine bir ay süre ile izin verilmiştir. Bunun için kendilerinden bir defaya mahsus ruhsatiye resmi alınmıştır. Belediye meclisi bu izni verirken, adap ve İslâmî adetlere aykırı olmamak kaydını koyarak, kamunun tepkisini çekecek, örf ve adetlere aykırı çalgı çalma eğlencesine de sansür getirmektedir.

Samsun’daki diğer bir sosyal etkinlik ise hayal oyunu, özellikle Karagöz oynatılmasıdır. Nitekim, sahibi olduğu İstiklâl Kıraathanesinde Karagöz oynatmak için izin talebinde bulunan Şükrü Efendi’ye belediye meclisi, bir sakıncası olmadığını beyan ederek ruhsat vermiştir. Ancak Ramazan boyunca 10 lira, diğer aylarda ise 15 lira ruhsat resmi alınması kararı çıkarılmıştır. Yine 10 Haziran 1923 tarihli zabıtta, Boğazkesen Kahvesi müsteciri Şükrü Efendi’nin hayal oyunu (gölge oyunu) talebine, aylık maktuan 5’er lira ruhsat resmi verilmesi şartıyla izin verildiği yazılıdır. Fakat Karagöz ve gölge oyunlarının bilet ücretleri yazılmamıştır. Herhalde bunun sebebi, gelenlerin içeceklerinin biraz yüksek fiyatla satılarak bilet uygulamasının olmaması veya kahvehaneye bu oynatılan Karagöz oyunları ile fazla müşteri gelmesinin sağlanmak istenmesidir.

Samsun’daki sosyal hayata canlılık getiren diğer bir faaliyet de sinemadır. Samsun’da o zamanlarda Alemdarzâdeler’e ait Hilâl Sineması ile Variyet ve Pertev Sinemaları olduğu meclis kayıtlarında yazılıdır. Bu sinemaların bilet fiyatları ile ilgili ise bir bilgi yoktur. Ancak, belediyenin her biletten 100 para, yani 2,5 kuruş resm aldığı ve hatta her bilet koçanının tasdik edildiği, tasdiksiz bilet kullanılmaması yönünde belediye memurlarının sürekli olarak kontrol etmeleri babında 19 Haziran 1923 tarihli meclis zabtında bilgi vardır.

11. Genel Değerlendirme
Belediye Meclisi Zabıt Defteri’nden çıkarılan Samsun’daki fiyat hareketlerini değişik yönleri ile incelemeye çalıştık. Bu incelemelerden de burada genel sonuçlara gitmek yararlı olur kanaatındayız.

Bir defa olarak, Samsun’da ve ülke genelinde Birinci Dünya Savaşı öncesinde fiyatların ve maaş ile ücretlerin düşük olduğu bir gerçektir2. Meselâ, XIX. Yüzyılda ekmek 1 kuruş 10 para ile 1 kuruş 20 para arasında satılmakta iken, 1922-1923 yıllarında 20 kuruş 35 paraya kadar yükselmiştir. Sadeyağ kıyyesi 1 kuruş 10 paradan 140 kuruşa, et, yine kıyye olarak 2-4 kuruştan 70/80 kuruşa, sabun 6 kuruş 10 paradan 60/70 kuruşa, soğan 2 kuruştan 10 kuruşa, sarımsak yine 2 kuruştan 18/20 kuruşa, üzüm 4/8 kuruştan 20/25 kuruşa, elma 1.5 kuruştan 10/15 kuruşa çıkmıştır.

Fiyatların bu kadar artışında, ülke ekonomisinin bozulmasının, ülkeyi kana bulayan iç ayaklanmaların, maliyenin iflâs etmesi ve Düyun-u Umûmiye Idaresi’nin kurulmasının, kıtlık ve yoklukların artmasının, birbiri arkasına devam eden ve pek çok zayiata neden olan savaşların herhalde etkisi olsa gerektir. Yani pek çok etkenler ekonomiyi etkilemiş, bu da enflasyonu körüklemiştir.

Çeşitli mal ve ürünlerin fiyatlarının artışına paralel olarak, 1922-1923 yıllarında maaş, ücret ve yevmiyelerin de artması tabiidir. Ancak bu artışın, mal ve ürünlerdeki artışa uygun orantılı olduğunu söylemek mümkün değildir.

Meselâ, XIX. Yüzyılda Samsun’da bir Tahrirât Kâtibi 600 kuruş maaş almakta iken, 1922/23’lerde Belediye Başkâtibi 2.500 ile 6.000 kuruş arasında maaş almaya başlamıştır. XIX. Yüzyılda genellikle memurlar 200-300 kuruş maaş almaktadırlar. Ancak 1922/1923’lerde belediye memur ve çalışanları 500 kuruş ile 6.000 kuruş arasında değişen miktarlarda maaş aldıkları görülmektedir.

Olaya bir de alım gücü açısından yaklaşırsak, XIX. Yüzyılda 500 kuruş maaş alan bir memur , bu para ile okkası 4 kuruştan 125 okka et alabilmektedir. Buna karşılık 1922/23’lerde maaşı yine 500 kuruş olan kimse, bu para ile okkası 70 kuruştan ancak 4 okka kadar et satın alabiliyor. Memur maaşlarının yükselmesini göz önüne alır, meselâ normal bir memurun 3.000 kuruş aldığını düşünürsek, bu kişinin dahi bu para ile ancak 40 okka et alabileceğini söyleyebiliriz. Yani, memur, işçi maaş ve ücretleri 1922/23 yıllarına doğru artmış, fakat yiyecek ve diğer ürün ile eşyalarda artış daha fazla olmuştur. Bu sebeple, XIX. yüzyıl memur, işçi, usta, kalfa gibi kişilerin maaş, ücret ve yevmiyelerinin, rayiç fiyatlar karşısında yeterli olduğu, buna karşılık 1922/23 yıllarında alım gücünün azaldığı açıkça görülmektedir.

Zabıtlarda ilgi çekici bir fiyat hareketleri de yakacak fiyatlarıdır. Kömür, odun gibi yakacakların fiyatları kış mevsimi veya kış mevsimine giriş dönemlerinde yükselmektedir. Buna karşılık yaz döneminde ilgili maddelerin fiyatlarında önemli düşmeler görülmektedir. Özellikle aydınlatma işlerinde kullanılan gazyağı bir ithal ürünü olduğu için genellikle fiyatlarında aylara göre fazla bir değişiklik gözlenmemektedir. Ancak bu ithal ürününde dahi, barış dönemine girildiği dönemlerde kıyyesi 30 kuruştan 23 kuruş 17 paraya kadar gerilediği müşâhade edilmektedir.

Zabıtlarda geçen inşaat malzemelerinin çeşitliliği de ilginçtir. Bina yapımında tuğla ve kiremidin kullanılması artık yaygınlaşmıştır. Fakat yerli kiremit yapımı yaygın olmadığından, daha pahalı olan Avrupa kiremidi de kullanılmaktadır. Yine bina yapımında kullanılan yağlı boya gibi inşaat malzemelerinin de yaygınlaştığı görülmektedir.

Samsun Belediyesi meclis zabıtlarından, Samsun’da üç özel matbaanın olduğu görülmektedir. Bu matbaalar Şems, Ahali ve Aks-i Seda matbaalarıdır. 1922/23 yıllarında Samsun’da matbaanın yaygınlaşmasını ve tab işlerinin artık burada yapılmaya başlanmasını göstermesi açısından bu gelişme önemlidir. Nitekim Samsun Belediyesi’nin bütün evrakları mahalli matbaalarda bastırılmaktadır.

Özellikle belediye memur, işçi ve tahsildarlarının maaş ve ücretleri dışında, Samsun’daki inşaat usta, kalfa ve çıraklarının yevmiyeleri de ilgi çekici zabıt kayıtlarındandır. Teknik bilgi isteyen işleri yapan dülger, demirci, taş yontucu, makinist gibi ustaların yevmiyeleri yüksektir. Buna karşılık lağımcı, sıvacı, boyacı gibi az teknik bilgi isteyen ustaların yevmiyeleri ise daha düşüktür. Çeşitli inşaat işlerinde çalışan çıraklar da ustalarının aldıkları ücretin yansı kadar yevmiye almaktadırlar.

Kayıtlardan çıkarılacak bir sonuç da, çeşitli alım ve icraatlarda, Samsun Belediye Meclisi’nin belediyenin çıkarlarını koruma çabalarıdır. Çoğu belediyeye ait alımlarda münâkaşa, yani açık veya kapalı eksiltme usûlü uygulanmıştır. Meselâ, belediyeye ait evrakların bastırılması, şehrin temizliği işlerinde kullanılacak süpürgenin alımı bu yolla sağlanmıştır. Buna karşılık, bazı gayr-i menkûllerin icara verilmesi ise açık artırma ile gerçekleştirilmiştir. Bu suretle en uygun fiyatla tabı, alımı ve icara verilmesi sağlanarak, belediyenin çıkarları gözetilmiştir.

Bazı alımlarda ve evrak basımında kaliteye de dikkat edilmiştir. Buna örnek olarak tab işini verebiliriz. Matbaaların numuneleri belediye meclisinde incelenmekte, en iyi numuneyi veren matbaaya (eksiltme fiyatı bir miktar az da olsa) baskı işe verilmektedir. Yine, Ramazan’da kullanılacak fişenkler satın alınırken, istenilen derecede yükselmeyen, patlamayan veya amaca uygun olmayan fişenklerin bedellerinin ödenmemesi tarzında bir mukavele imzası yoluna başvurulmuştur.

Samsun Belediye Meclisi’nin, bünyesinde çalışan memur, işçi, müstahdem gibi çalışanlarına, hem cezaî müeyyideler uyguladığı, hem de mükâfatlandırdığı görülmektedir. Görevini ihmal eden veya iyi ifa edemeyen, terbiyesizlik ve serkeşlik yapanlara, maaş kesim cezası uyguladığı gibi, görevlerine son da verebilmektedir. Buna karşılık, iyi ve hüsni niyetle çalışan, görevlerini yaparken üstün gayret sarf eden görevliler de mükâfatlandırılmaktadır. Bu mükâfat bazen nakdî para, ikramiye, maaşına zam şeklinde olmakta, bazen de takdirname belgesi ile ödüllendirilmektedir.

Zabıt kayıtlarındaki diğer bir ilgi çekici husus da sosyal faaliyetlerle ilgilidir. Özellikle çeşitli dernekler müsamereler tertip etmişlerdir. Bu suretle hem halkın sosyal hayatına bir çeşitlilik ve yenilik getirmişler, hem de okul, yetimhane, spor kulübü gibi kurumlara ek gelir sağlamışlardır.

Yine Samsun halkının sosyal aktivitesine yenilik sağlayan diğer faaliyetler, konser, karagöz, hayal oyunu ve sinemadır. Bu sosyal etkinlikler daha ziyade kahvehane gibi yerlerde gerçekleştirilmiştir. Kayıtlardan 1922/23 yıllarında Samsun’da üç sinemanın olduğu anlaşılmaktadır.

NOTLAR
1 Ancak söz konusu kişinin müracaatı üzerine, bunda kendisinin kusuru olmadığı anlaşıldığından, bu ceza affedilmiştir.
2 Bkz., M. Emin Yolalıcı, XIX . Yüzyılda Canik (Samsun) Sancağı’nın Sosyal ve Ekonomik Yapısı, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1998. 
* Ondokuz Mayıs Üniversitesi Eğitim Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi -
- ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 42, Cilt: XIV, Kasım 1998, Türkiye Cumhuriyeti'nin 75. Yılı Özel Sayısı

Cumhuriyetin İlk Yıllarında Türkiye Halk Sağlığı




Samsun Frengi Hastahanesi Hekim ve Hemşireler Yıl 1933



Osmanlı’dan Cumhuriyete Geçiş ve Cumhuriyetin İlk Yıllarında Türkiye Halk Sağlığı
/Dr. Osman Gümüşçü*
Bu çalışmamda, 1920’lerde hazırlanan “Türkiye’nin Sıhhi-İçtimai Coğrafyası” dizisi esas alınarak, 1920-30 arasında Türkiye’nin halk sağlığı ve sorunları ele alınacaktır. Osmanlı’nın son yılları ile Cumhuriyet’in ilk yıllarına karşılık gelen bu dönem, hem Osmanlı’dan alınan mirası görmek hem de bugün gelinen mesafeyi anlamak açısından oldukça ilginçtir.

1911’den beri süregelen savaşlar içinde kalan Türkiye, birçok açıdan olduğu gibi, sağlık açısından da, Osmanlı’dan kötü bir mirası devralmak zorunda kalmıştır. Bu nedenle 1920’de kurulan TBMM hükûmeti, sağlık konusuna özel bir önem vermiştir.

Yukarıda adı geçen dizi ve dönemin diğer kaynaklarına göre Türk halkının içinde bulunduğu sağlık şartları şu şekilde özetlenebilir: Geçmiş yılların eğitim sistemi ve uzun savaşları yüzünden halk, okur-yazarlık, okul ve öğretmen bakımından oldukça fakir, dolayısıyla cehalet ve bilinçsizlik içindeydi. Sağlık da dahil olmak üzere birçok konuda batıl inançlara sahip bulunuyor ve bu yüzden modern tıbba itibar etmiyordu. Şehirlerde bile, hastane, dispanser, doktor, hemşire, eczane ve ilaç gibi modern tıbbi imkânlar ya yoktu ya da çok azdı.

Beden ve çevre temizliğine önem verilmiyor ve çok ihmal ediliyordu. Şehirlerde belediye hizmetlerinin yetersizliğinden kaynaklanan su ve kanalizasyon sorunları vardı. Şehirlerin yakınındaki göl ve bataklıklar sıtmanın yaygınlaşmasında, halkın temizliğe önem vermemesi kadar etkiliydi. Beslenme ve çalışma şartları da iç açıcı olmadığından; bulaşıcı hastalıklar ülkenin her tarafında önemli bir sorun oluşturuyordu. Başta sıtma ve verem olmak üzere frengi, çiçek, difteri, kolera, dizanteri, tifo, trahom. barsak hastalıkları ve diğer bazı hastalıklar halk sağlığını tehdit eden en önemli problemlerdi.
(…)


Hastalıklarla Mücadelenin Yetersizliği
Başta sıtma ve frengi olmak üzere verem, çiçek, difteri, lekeli humma, kolera, veba, dizanteri, tifo, tifüs, trahom, barsak hastalıkları ve diğer bazı bulaşıcı olan/olmayan hastalıklar halk sağlığını tehdit eden en önemli problemlerdendi.65 I. Dünya Savaşı’nda ordu sağlık kuruluşlarının araştırmaları yurdun her yerinde sıtmanın varlığını göstermiştir.66 Dr. Ekrem Hayri Bey tarafından Antalya civarında yapılan araştırmada; 1921 yılında nüfusu 200.000 tahmin edilen bu vilayette sıtmalı sayısının 172.000’e yaklaştığı ve altı ay içinde Söke, Koçarlı, Burdur, Yenipazar, Bağarası ve diğer yerlerde sağlık kuruluşlarına müracaat eden hastaların % 70’inin sıtmalı olduğu belirtilmektedir.67 Aslında bulaşıcı hastalıklar ve özellikle sıtma ve frengi, daha önceki yıllarda da olmasına rağmen özellikle “harb-i umumiden” sonra yaygınlaşmıştır. 1916-17 yıllarında Ankara’da sıtma oranı pek fazla değilken, savaşla birlikte oldukça fazla oranlara yükselmişti.68 Üstelik sadece şehirlerde değil köylerde de aynı süreç yaşanmıştı.

Millî Mücadele dönemi ve takip eden yıllarda halk sağlığını olumsuz etkileyen en önemli hastalıklardan biri sıtma belasıydı. 1924 yılında dönemin sağlık bakanlığının topladığı bir komisyon, sıtma mücadelesinin cumhuriyetin yapacağı ilk iş olduğunu ilan ediyor ve 1925 yılında toplanan I. Millî Türk Tıp Kongresi’nin en önemli konusunu da sıtma oluşturuyordu.69 Böyle büyük bir tehlike olan sıtmaya karşı sadece bu yıl içerisinde halka, en fazla İzmir (125 kg), Konya (118 kg) ve Adana (107 kg) olmak üzere dönemin 71 vilâyetinde toplam 2.274 kg “kinin” dağıtılmıştı.70 1930 yılı devlet yıllığında İstanbul’da Kadıköy’den Pendik’e kadar olan sahada, Ankara şehri civarında, Adana, Aydın, Bursa ve Samsun’da yapılan sıtma mücadelesi anlatılmaktadır.71 1939 yılında hazırlanan bir eserde, Türkiye’de 17 sıtma mücadele bölgesinin olduğu ve 1925 yılından 1938 yılı sonuna kadar 1.161.215 m uzunluğunda kanal açılarak toplam 66.375 hektar bataklığın kurutulduğu belirtilmiştir. Ayrıca sadece 1938 yılında 4.238 köyde 2.514.282 kişi muayene edilerek 9.075 kg kinin dağıtılmıştı.72

1922 yılında Bayezid vilâyetinde, Iğdır ve Kulp kazalarının ova kısımları tamamen malaryadan dolayı sıkıntılıdır. Köylerde, akarsulardan sulama amaçlı faydalanılan yerlerde de sıtma görülüyordu. Aynı sahalarda konar-göçer yaşayan aşiretler ise, yazın Ağrı ve civardaki dağlara çıktıklarından sıtma probleminin olmadığı belirtilmiştir.73 1922 yılı Karaman kazası için hazırlanan bir eserde, Karaman şehri çevresindeki Suğla, Çavuşlu ve Kayagöl ve bataklıklarından dolayı, Karaman şehrinde ve çevresindeki köylerde sıtma iniltisi olmayan ev olmadığı vurgulanmaktadır.74 Dr. Nazmi Selcen de aynı konuya temasla, 1.200 dönümlük Çavuş, 1.500 dönümlük Kaya ve 30 dönümlük Suğla bataklıklarından söz ederek, sıtma kaynağı olduğunu bildirmektedir.75 1931 yılında hazırlanan bir eserde, irili ufaklı olmak kaydıyla Sivas vilayetinde tam 23 ayrı yerde bataklıkların bulunduğu belirtilmektedir.76 Fakat, bu kadar fazla bataklığa rağmen Sivas’a sıtma hastalığı 1929 yılında demiryolu yapımında çalışan işçiler tarafından getirilmiş, daha doğrusu yaygınlaştırılmıştı.77 1934 yılında bile, Diyarbakır vilayetinde nüfusun % 10 kadarı sıtmalıydı ve 1929-30 yıllarında Diyarbakır şehrinin üç km çevresinde sıtma mücadelesi yapılmıştı.78

Dönemin en önemli sorunlarından biri olan frengi ve fuhuş da, halk sağlığını olumsuz etkileyen faktörlerden biriydi. Diğer kaynaklarda79 olduğu gibi Dr. M. Safved de, frenginin, “harb-i umuminin memleketimize bıraktığı en mühim bir bela” olduğunu söylemektedir. Ayrıca, “bir zamanlar Kastamonu vilayeti frenginin menbaı iken maalesef bugün Anadolu’nun hemen her tarafında hatta en ufak bir köyünde bile tesadüf edildiğini” yazmaktadır.80 1340/1924 yılı frengi hastalığı için hazırlanan bir Türkiye haritasına göre, Güneydoğu Anadolu bölgesi en az frengi hastasının bulunduğu saha iken, en fazla frengili, on binde yüz civarında frengi hastasının bulunduğu Zonguldak, Sinop ve Tokat illeri ve takiben, on binde elli ile Kastamonu, Samsun, Ordu ve Giresun illeridir.81 Kastamonu sıhhiye müdürü,1922 yılında Kastamonu’da 40 senedir frengi mücadelesinin olduğunu belirttikten sonra uzun uzun bu hastalıktan bahseder.82 S. Hasan Hüseyin, 93 harbinden sonra Karaman kazasına gelen frengi hastalığının son 20-25 seneden beri mevcut olduğunu, ve eğer mücadeleye başlanmazsa eski Kastamonu’yu bastıracağını83 endişeyle belirtmektedir. Muğla sancağında, özellikle seferberlikle baş gösteren zaruret ve sefalet nedeniyle frenginin arttığı ve fuhuş yapan kadınların muayene edilmemelerine bağlı olarak da artmaya devam ettiği vurgulanmaktadır.84 Kırşehir vilayetinde frengi hastalığına yakalananların, vilayetin toplam nüfusunun % 8.5’i ve Urfa vilayetinde ise % 4’ü oranında olduğu bildirilmektedir.85

S. Hasan Hüseyin’e göre fuhuş, savaşlarda ve seferberlik döneminde çoğalmıştır. Bu konuda müellif aynen şöyle der: “Başlıca amil tahsildar ve jandarma ve iaşe memurlarıdır. Çünkü erkek namına kimsesi kalmayan genç gelinler maaş çıkartmak, maaş almak, zahire koparabilmek, firar kocasını saklamak için bu memurlara tabasbus (yaltaklanma) ve müdahaneye (dalkavukluk) mecbur idi. Hükümet ya resmi umumhane açmalı yahud şiddetle mücadele etmelidir”.86 Dr. M. Safved de benzer ifadelerle, Ankara’da köylerinde de fuhuş yapıldığını dile getirir.87

Cumhuriyetin ilk yıllarında önemli bir sorun olan verem hastalığı ile mücadele ilk olarak 1923 yılında İstanbul’da açılan verem savaş dispanseri ile başlamıştır. Daha sonra yapılan çalışmalarla her geçen yıl mücadele hızlanmış ve 1927 yılında ilk BCG aşısı uygulanmıştır. 88 1920 yılında körlükle karşı karşıya olan 3 milyon trahom hastası varken 1925 yılında başlatılan planlı bir çalışma89 ile zamanla bu sayı süratle düşmüştür. Sadece 1928 yılında yapılan trahom mücadelesinde Adıyaman’da 5.687, Malatya’da 7.853 hastanın tespiti yapılarak bazı merkezlerde trahom dispanserleri açılmıştır.90

Gelibolu vilayetinde, önemli bir bulaşıcı hastalık olmamasına rağmen, Balkan harbi ve Harb-i Umumi’de zuhur eden tifüs salgını meydana gelerek ölümlere yol açmıştır.91 Niğde sancağında kolera hastalığının varlığını, Kızılırmak nehri ile demiryolu vasıtasıyla geldiğini ve sadece 1332 /1917 yılında 69 kişinin ölümüne yol açtığını Dr. Mehmed Hayri bildirmektedir.92

Buraya kadar anlatılan şartların çok kötü olmasına rağmen, o dönemde nüfusun da az olmasına bağlı olarak birkaç doktorun bile büyük bir kazada yeterli olacağı dönemin müellifleri tarafından belirtilmiştir. “(Karaman) Kazada iki doktor çok mühim işler görebilir. Hükümet ve belediye, (doktorların) yol gezilerine yol tahsisatı verecek olur ise marız ve zaif köyleri dolaşub emraz-ı sariye, gayr-i sariye ile mücadele ederek beş senede Karaman her şeyden kurtulur”.93

Sonuç
Buraya kadar görüldüğü ve dönemin sağlık bakanlığı tarafından hazırlattırılan Sıhhi-İçtimai Coğrafya dizisine göre, 1920-1930 yılları arasında halk sağlığı oldukça zor ve ağır şartlar içindeydi. Ortalama ömür beklentisi ve çocuk ölümleri de halk sağlığı açısından önemli olmasına rağmen, yukarıda sayılan faktörlere sıkıca bağlılığı yüzünden burada ayrıca ele alınmamıştır. Sadece sıhhi-içtimai coğrafya dizisinde değil, dönemin diğer resmi ve özel bütün kaynaklarında aynı bilgilerin verilmesi, Türk halk sağlığının ne durumda olduğunu güzel bir şekilde yansıtmaktadır.

Cumhuriyetin ilanından önce, TBMM hükümeti tarafından özellikle ele alınan sağlık konusu, kısa sürede eskisine göre oldukça iyi bir seviyeye gelmiştir. Öncelikle büyük bir eğitim-öğretim seferberliğine başlanmış, halkın sağlık açısından da bilinçlendirilip aydınlanması sağlanmaya çalışılmıştır. Daha önceki dönemde sadece tedavi edici sağlık hizmetleri sunulurken, 1920 yılından itibaren, özellikle Dr. Refik Saydam’ın öncülüğünde “koruyucu hekimlik ve halk sağlığı” hizmetleri verilmeye başlanmıştır.94 Cumhuriyetin ilk yılından itibaren halkın sağlık bilgisini iyileştirmek amacıyla çok sayıda afiş, broşür, kitap ve dergi bastırılarak dağıtılmıştır. 1923 ile 1948 yılları arasında 730.000 afiş basılıp 700.000’i dağıtılmış, 5.150.000 broşür basılıp 5.000.000’u dağıtılmış ve 146.000 kitap ve dergi basılarak dağıtılmıştır.95 Halkın sağlık eğitimi için çeşitli propagandalar yapılarak kapalı mekanlarda bazı eğitici filmler gösterilmiştir. Mesela Sivas vilayetinde gösterilen filmlerin; sıtma, çocuk bakımı, sinek tehlikesi, ihmalin cezası, uzun ve afiyetle yaşamanın çaresi, nezlenin ehemmiyeti, sıhhi su, veremin erken teşhisi ve tedavisi, frengi, malarya mücadelesinde yeni usuller, anne sütünün kıymeti, senin ağzın, Tomi’nin dişi96 başlıklarını taşıdığına bakılırsa o dönemin halk sağlığı ve sorunlarının bir bakıma özeti olduğu da görülebilir.97

Mümkün olduğunca memleketin her tarafına ilkokul, ortaokul ve lise gibi eğitim-öğretim kurumları açılarak, halkın eğitim seviyesi yükseltilmeye çalışılmıştır. Bu sayede cehalet ve batıl inançlarla savaş açılarak, bu türden inançların yok edilmesine gayret gösterilmiştir. Hastane, dispanser vb sağlık tesisleri kurularak, bu tesislerde görev yapacak doktor, hemşire, ebe gibi sağlık personeli yetiştirilmesine önem verilmiştir. Başta sıtma ve frengi olmak üzere bütün bulaşıcı hastalıklarla sürekli bir mücadeleye başlanmış, diğer taraftan da koruyucu sağlık hizmetleri artırılarak yoğunlaştırılmıştır. Nihayet “24 Nisan 1930 tarihinde bugün bile en önemli sağlık kanunu olan Umumi Hıfzısıhha Kanunu kabul edilerek”98 halk sağlığı kesin bir şekilde kanunen güvence altına alınmıştır.

1930 devlet yıllığında “bütün vilayetlerin “sıhhi ve içtimai” coğrafyalarının yeknesak bir tarzda ve yeniden ve her türlü tafsilatı cami olmak üzere yazılmasını temin maksadile ihzar ve tamim program mucibince tabı ve neşri mukarrerdir” 99 denilerek, daha önce yapılan uygulamanın yeniden ve daha geniş bir şekilde yapılması kararlaştırılmıştır.

Böylece Cumhuriyet yönetiminin, diğer bir çok konudan önce başlattığı “sağlıkta değişim ve dönüşüm” süreci, kısa zamanda meyvelerini vermiş ve bütün yapılanların sonucunda bugüne ulaşan halk sağlığımızın temelleri atılmıştır.

* Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Coğrafya Bölümü -
- ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 55, Cilt: XIX, Mart 2003

Makalenin Tamamı İçin;

Doğu Karadeniz Bölgesindeki Rum Varlığına Dair Görüşler




/Yrd. Doç. Dr. İbrahim Tellioğlu*
Doğu Karadeniz bölgesindeki Grek varlığı M.Ö. VII. yüzyıldan itibaren gelişen kolonilerle ortaya çıkmıştır. Bizans döneminin sonlarına kadar bölgedeki diğer topluluklarla karışarak Rum adı verilen Ortodoks kitlesi içerisinde yer alan Grekler, 30 Ocak 1923’te imzalanan mübadele sözleşmesiyle Yunanistan’a göç etmişlerdir. Bununla birlikte Megal-i İdea’yı yeniden canlandırmaya çalışan Yunanistan’daki bazı çevreler, XX. yüzyıl başlarında bölgede Rum soykırımı yapıldığı, günümüzde Rum kökenli topluluklar bulunduğu gibi iddialar ileri sürmekte ve bu iddialarına uluslar arası kamuoyunda destek aramaktadır.


Karadeniz bölgesi, tarih boyunca pek çok topluluğun yurt tuttuğu bir saha olmuştur. Bunlar içerisinde en önemlilerinden birisi M.Ö. VIII. yüzyıl sonları veya VII. yüzyıl başlarında yöreye yerleşen Greklerdir.1 Daha çok yöreye hakim olan siyasî teşekküle bağlı olarak çeşitli dönemlerde Grek, Helen, Rum vs. gibi farklı isimlerle de anılan bu topluluk yörede Türklerin hakimiyetinden sonra genellikle Rum olarak adlandırılmıştır. Dolayısıyla bu deyim hiçbir zaman sadece Grek etnisitesini ifade etmemiş, onunla birlikte eski Yunan kültürü ve Ortodoks Hıristiyanlığın potasında bütünleşen Anadolu halklarının bakiyesi Roma vatandaşlarının tümünü adlandırmak için kullanılmıştır.2 Bizans deyimi ise son dönem Batılı yazarların kullandığı bir kavram olup ortaçağ vekayinâmelerinde bunun yerine Romalı anlamına gelen Romaios tabiri göze çarpar. Bu terimin aynı kaynaklarda yer alan Grek etnisitesinden ayrı olarak kullanılması dikkat çekmekte olup dönemin sonlarına doğru Helen sözcüğü daha çok tercih edilir.3 Selçuklulardan itibaren Türk kaynaklarında yer alan ve Roma vatandaşı manasına gelen Rum tabiri içerisinde ancak belirli bir zümre Grek etnisitesini temsil etmektedir.4 Dolayısıyla Karadeniz bölgesinde yurt tutan topluluklar daha sonraki dönemlere ait kaynak ve araştırmalarda Rum olarak anılmış olsalar dahi bunlar içerisinde Grek olmayan pek çok topluluğun bulunduğu unutulmamalıdır. Vazelon manastırı kayıtlarında Trabzon ve çevresindeki Hıristiyanların neredeyse yarısının Grek olmayan isimler taşıması,5 ayrıca mübadeleyle Yunanistan’a giden Rumların bu ülkedeki Greklerle uzun süre anlaşamayacak kadar başka dillerle karışmış bir Grekçe konuşması6 bunun en açık delilleridir. Onun için bu çalışmanın başlarında Grek tabiri tercih edilerek bölgeye yerleşen bir etnik grup söz konusu edilirken ilerleyen kısımda kullanılan Rum tabiri, Ortodoksluk potasında eriyen, içerisinde Türklerin de bulunduğu çeşitli ırklardan oluşmuş ahaliye karşılık gelmektedir.7

Karadeniz bölgesinde Greklerin yerleştiği dönemle ilgili tartışmalar halen devam etmektedir. Ancak söz konusu yerleşmenin yörede ticaret kolonilerinin kurulmaya başladığı M.Ö. VII. yüzyıldan itibaren geliştiği anlaşılmaktadır. Başlangıçta birer şehir devleti olan8 bu koloniler, M.Ö. VI. yüzyıl başlarında bölgenin doğu kısmını ele geçiren Perslerin,9 M.Ö. 334’te de yöreye ulaşan Makedonyalıların hakimiyeti altına girmiştir.10 İskender’in M.Ö. 323’te ölümünden sonra yardımcılarından Eumenes yöreye hakim olmuş,11 nihayet İran kökenli Mihridates hanedanının M.Ö. 298’de bölgede kurduğu Pontus Devleti sınırları içinde kalmıştır.12 Roma İmparatorluğu’nun Anadolu’da doğuya yayılması13 ile birlikte M.Ö. 63 yılında bu devletin hukukuna tâbi olan yöredeki Grekler, pek çok değişime ve karışıma uğramış bir halde 395’ten XI. yüzyılın son çeyreğine kadar Doğu Roma/Bizans İmparatorluğu vatandaşı olarak varlığını sürdürecektir.14 Bu değişimde Bizans İmparatorluğu’nun VI. yüzyılda bölge halklarını devlete bağlamak için Hıristiyanlığı resmî din, Grekçe’yi de ibadet dili haline getirmesinin önemli bir rolü vardır.15 Böylece Bizans devrine kadar Grek etnisitesinin özelliklerini muhafaza etmeyi başaran bu grup, yöredeki diğer unsurlarla karışarak asliyetini kaybetmiş, aynı dönemin sonlarına doğru yukarıda belirtildiği gibi Rumlaşmıştır.

Karadeniz bölgesindeki Rumlar Malazgirt savaşından sonra yani, 1071’den itibaren Batı Karadeniz ve Kelkit havzasında Oğuz boyları tarafından kurulan beyliklerle komşu olmuştur. Bizans İmparatorluğu resmiyette bölgede varlığını devam ettirmekle birlikte, Bayburt’taki Rumlar Türk idaresi altına girmiş, hatta bir dönem yörenin en önemli şehri olan Trabzon bile Türklerin eline düşmüştür. Ancak, Bizans’ın bölge valisi Theodore Gabras tarafından 1075’te tekrar geri alınacaktır.16 XIII. yüzyılın başlarına kadar bölgeye hakim olmak için Türkler ile Bizanslılar arasında kıyasıya bir mücadele sürerken, 1204’te Trabzon Rum Devleti’nin kurulması17 ile birlikte Sinop’tan Rize’ye kadar uzanan sahaya Komnenoslar hakim olacaktır. Dolayısıyla Rumlar da bu devletin tebaası haline gelecektir.18 O arada bölgenin güneyindeki kırlık alanın Türkmenlerin eline geçmesi önlenemeyecek,19 XIV. yüzyılın başlarından itibaren Çepniler yöredeki ağırlıklarını hissettireceklerdir. Dolayısıyla Türk yayılmasına direnemeyen Rumlar, Harşit boylarından doğuya doğru çekilirken aynı yüzyılın sonlarına doğru sahil kesimini20 ve güneydeki kırlık alanı da Türklere terk etmek zorunda kalacaklardır.21 Bu gerileme aynı yüzyılın sonlarına kadar devam etmiştir. Öyle ki XV. asır başlarına ulaşıldığında Rumların yerleşim alanı yalnızca Trabzon ve çevresiyle sınırlı hale gelecektir.22

1461’de Fatih Sultan Mehmed’in Trabzon’u fethetmesiyle23 Karadeniz’in güney kıyılarındaki Rumların önemli bir kısmı Osmanlı idaresi altında yaşamaya başladı. Bir müddet sonra, 1481’de Torul’un Kabazites24 ailesinin elinden alınmasıyla birlikte bölge tamamen Osmanlı hakimiyetine girmiş oldu.25 Yörede siyasî birliğin sağlanmasıyla XIV. asrın sonlarından beri Trabzon ve çevresine sıkışıp kalmış olan Rum ahaliye tekrar Doğu Karadeniz bölgesine yayılma imkanı açılmıştır. Bunu o döneme ait tahrir defterlerinde de tespit etmek mümkündür.26

Trabzon’un fethinden sonra oluşan demografik yapının XIX. yüzyıl sonlarına kadar devam ettiği anlaşılmaktadır.27 Yalnız, XIX. yüzyıl ortalarından itibaren, özellikle de 1828-1829 Osmanlı-Rus savaşından sonra binlerce Rum’un başta Rusya ve Balkan ülkelerine göç etmek suretiyle bölgeden ayrılması bu yapıda bir değişime, başka bir deyişle yöredeki Rum nüfusunda belirgin bir düşüşe sebep olduğu bilinmektedir.28

Osmanlı Devleti’nin gerileme dönemine kadar Karadeniz bölgesinde Türklerle Rumlar arasında önemli bir çatışma olmadığı gibi Rumların devlet aleyhinde faaliyette bulunduklarına dair bir belirtiye de rastlanmaz. Ancak Osmanlı Devleti’nin gerileme sürecine girmesiyle birlikte bölgede yaşayan Rumlarda da ayrılıkçı fikirler oluşmaya başlayacaktır. XIX. yüzyılın başlarından itibaren, Rum Ortodoks kilisesi ve üst düzey Rum tebaanın gayretleriyle Anadolu’daki Ortodoks Hıristiyanlar da Mora yarımadasında ortaya çıkan Yunan toplumunun bir parçası olduklarına inanmaya başlamıştı. Bunun neticesinde yörede gelişen Yunanlılık şuuru Karadeniz bölgesini de Megali İdea’nın hedeflerinden birisi haline getirmiştir. Nihayet 1870’den sonra Yunanistan’dan gönderilen önemli miktardaki Grek nüfusuyla güçlenen ve bilinen adıyla Pontusçuluk olarak ifade edilen hareket, Samsun merkez olacak şekilde bölgede bir Rum Devleti kurma hedefine yönelecektir.29 Balkan Savaşları sırasında Müslüman köylere saldırılması ile alevlenmeye başlayan bu ayrılıkçı çalışmalar, I. Dünya Savaşı ve Milli Mücadele döneminde de devam etmiş, Paris Konferansı’nda açıkça dile getirilen Karadeniz bölgesinde Pontus Devleti kurma hayalinin bir sonucu olarak, tarihe Pontus isyanı adıyla geçen ayaklanma ortaya çıkmıştır.30 Ankara Hükümeti düzenli orduların kurulmasından sonra ancak bölgeye birlikler sevk edebilecek ve 6 Şubat 1923’te bu isyanı sona erdirecektir.31

Ankara Hükümeti Pontus isyanını bastırılabilmek için bir takım askeri tedbirler alırken, Rumlar da konuyu uluslararası kamuoyunun gündemine taşımaya çalışıyordu. Bunun sonucunda Lozan Barış Konferansının 1 Aralık 1922 tarihli oturumunda nüfus mübadelesi gündeme getirilmiştir.32 Nihayet 30 Ocak 1923 tarihinde imzalanan sözleşme ile Yunanistan ve Türkiye arasında nüfus mübadelesi gerçekleştirilecektir.33 Dolayısıyla Karadeniz bölgesindeki Rumlar Yunanistan’a göç ettirilecek34 ve yöredeki Rum varlığı sona erecektir.

Mübadele ile Karadeniz bölgesinden Yunanistan’a göç eden Rumlar bu ülke topraklarına ayak bastığı andan günümüze kadar gelen süreçte yöre hakkındaki iddia ve taleplerinden vazgeçmemiştir. Esasen bu iddiaları nüfusunun yaklaşık üçte ikisi göçmenlerden oluşan Yunanistan’ın kışkırtması yetmektedir. Zira bu ülke karşılaştığı kimlik problemlerini örtebilmek için Türk düşmanlığına dayalı bir politika takip etmekte ve halkını bu yolla bir arada tutabilme amacı gütmektedir. Yine bu ülke Türklerle tarihî anlaşmazlık konularında Karadeniz bölgesiyle ilgili iddialarını bir baskı unsuru olarak kullanmak suretiyle uluslar arası kamuoyunda Türkiye’yi haksız duruma düşürme politikasını sürekli gündemde tutmaktadır.35

Yunanistan’ın Karadeniz bölgesine yönelik iddiaları içerisinde, bölgedeki Rum varlığının mübadele ile son bulmadığı konusu önemli bir yer tutmaktadır. Bu iddiaları ileri süren çevreler, temelde iki noktadan hareket ederler. Bunlardan birincisi, Karadeniz bölgesinde Osmanlı hakimiyeti ile birlikte Rumların bir kısmının İslamiyet’i benimsediği ve bu grubun günümüzde de varlığını devam ettirdiği iddiasıdır ki bu iddia Paris Konferansı’ndan beri gündemde tutulmaktadır. İddia sahipleri, düşüncelerine en büyük delil olarak bölgede Grekçe konuşmayı bilen Müslüman unsuru göstermekte ve halen Doğu Karadeniz bölgesinde bu nitelikte 200-300.000 civarında insanın bulunduğunu ileri sürmektedir.36 Ancak yaklaşık elli yıla yakın bir zamandır bu iddiayı ispatlayabilmek için bölgede saha araştırması yapan Yorgo Andreadis bile bugüne kadar tek bir somut örnek gösterememektedir. Sadece mübadele sırasında yaşlı ebeveyni göç edemediği için yörede kaldığı ve ailesinin ölümünden sonra Türkler tarafından yetiştirildiği iddia edilen bir şahsın etrafında oluşturduğu bir hikaye mevcuttur.37 Onun dışında, yazarın roman tarzındaki çalışmalarında da bölgede Rum olduğuna dair birkaç şahsın hatıralarından oluşan dramatik öykülerden başka bir şey yoktur.38 Bu hikayelerin de hiçbir tarihi dayanağının bulunmadığı aşikardır.

Tarih boyunca Karadeniz bölgesinde çeşitli topluluklar Grekçe konuşmuştur. Bunlardan bir kısmı Greklerin yöreye hakim olmasından sonra zamanla asimile olarak varlığını yitirdiği gibi sırf ticaret amacıyla Grekçe öğrenen Gürcü, Megrel ve Türk gibi farklı unsurlardan39 varlığını günümüze kadar sürdürenler de bulunmaktadır. Onun için günümüzde Grekçe konuşan her grubu Yunanlı kabul etmek ilmî gerçeklere uygun düşmemektedir. Esasen yörede Grekçe bilen insanların bu dili konuşabiliyor olmaları da sosyolojik bakımdan onların başka bir kültür dairesine dahil oldukları anlamına gelmez.40

Yunanistan kamuoyunda Karadeniz bölgesindeki Rumlarla ilgili oluşturulan ikinci yaygın kanaat, yörede varlığını açıktan ya da gizli şekilde devam ettiren Hıristiyanlar olduğudur. Bu hususta Batılı ülkelerde olduğu gibi Yunanistan’da da çeşitli çalışmalar yapılmıştır. Ancak bu çalışmalarda bahse konu iddiaları temellendirecek herhangi bir delil sunulamamakta,41 sadece varlıkları bile müphem bazı şahısların anlattıklarına dayanılmaktadır.42

Yunanistan’daki belirli çevreler, bir yandan yöredeki bugünkü nüfusun en azından bir bölümünün Rum kökenli olduğunu iddia ederken, diğer yandan da bölgede Rumlara soykırım yapıldığı görüşünden hareketle, I. Dünya Savaşı’ndan mübadeleye kadar geçen zaman içerisinde Karadeniz bölgesinde 350.000 Rum’un sistemli olarak yok edildiğini ileri sürmektedir.43 Halbuki o döneme ait Türk ve yabancı kaynaklar, bölgenin tamamında 150-200.000 civarında Rum nüfusun bulunduğunu ortaya koymaktadır.44 Bu rakamlara Ruslarla işbirliği yapan ve onlarla 1918’de yöreden göç eden 80.000 civarındaki Rum da dahildir.45 Esasen soykırıma uğradığı iddia edilen Rum sayısı, Rum Patrikhanesinin 1912’de Karadeniz bölgesinde var olduğunu ileri sürdüğü ve abartılı olduğu seçkin bilim çevrelerince kabul edilen46 353.533 kişinin neredeyse tamamının yok edildiği anlamına gelmektedir. Halbuki 1926’da yapılan nüfus sayımında mübadeleyle Karadeniz bölgesinden Yunanistan’a göç edenlerin sayısı 182.169 kişi olarak verilmektedir.47

Karadeniz bölgesindeki Rum varlığına yönelik iddiaları uluslar arası kamuoyuna duyurabilmek için Yunanistan’ın ciddi bir şekilde teşkilatlandığı görülmektedir. Bu ülkenin yanı sıra ABD, Almanya ve Avustralya başta olmak üzere dünyanın pek çok ülkesinde kurulan Pontus derneklerinin yanı sıra bazı internet siteleri vasıtasıyla da Türkler ve Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açıktan faaliyet yürütülmektedir.48

Sonuç olarak Grekler, Karadeniz bölgesinde yaşamış olan topluluklardan birisidir. M.Ö. VII. yüzyıl civarında kurulan ticaret kolonileriyle başlayan Grek varlığı, bölgedeki diğer unsurlarla karışmış bir halde 1923 mübadelesine kadar devam etmiştir. Buna rağmen bir kısım ahalinin Müslümanlaşmış ya da Hıristiyan kimliğini devam ettirdiği tezinden hareketle yörede yaratılmaya çalışılan muhayyel Rum varlığı, Yunanistan’ın tarihî emellerini hâlen sürdürmek arzusundan kaynaklanmaktadır. Bir başka deyişle söz konusu ülke Megali İdea’yı canlandırıp tekrar hayata geçirmenin hesapları içerisinde görülmektedir.

KAYNAKÇA
1 Geniş bilgi için bkz., R. Drews, “Karadeniz’de En Eski Grek Yerleşmeleri” (nşr., Ö. Çapar), AÜDTCFTAD, XV/26, (1991), s. 303-327.
2 Rum tabiri Araplar tarafından Doğu Roma/Bizans için kullanılan bir isimdir. Türkler Anadolu’yu fethettiği sırada da bu bölge için Rum ülkesi tabiri kullanılmaya devam edilmiştir. [Bkz., Tuncer Baykara, Anadolu’nun Tarihî Coğrafyasına Giriş, I, Ankara 1988, s. 23.] Aynı tabir daha sonra “Romalıların ülkesi” anlamında -Mora yarımadası ve Bosna haricinde- Osmanlı Devleti’nin Avrupa’daki kısmını ifade etmek için kullanılacaktır. [Bkz., Jakop Philip Fallmerayer, Doğu’dan Fragmanlar (nşr. H. Salihoğlu), Ankara 2002, s. 477.] Osmanlıların İstanbul’u ele geçirdikten sonra oradaki Hıristiyanları adlandırmak için kullanılan Rum isminin ihtiva ettiği anlam içerisinde Romalı/Bizanslı manasında Grekler dışında Sırp, Bulgar, Bosnalı vb. topluluklar da vardı. [Bkz., Salâhi R. Sonyel, Minorities and the Destruction of the Ottoman Empire, Ankara 1993, s. 24.] O sebeple Rum etnik değil doğrudan coğrafî bir isimdir. Anadolu bu isimle anılınca Mevlana Celaleddin-i Rumî örneğinde olduğu gibi orada oturanlara da Rumî denmesi tabiidir. Bu onların etnik anlamda Grek olduğu anlamına gelmez. Bkz., Tuncer Baykara, “Rum, Şam ve Anadolu Kavramları Üzerine”, Birinci Ortadoğu Semineri (Elazığ 29-31 Mayıs 2003) Bildiriler, Elazığ 2004, s. 33 vd.
3 Bkz., Dimitri Kistikis, Türk-Yunan İmparatorluğu (nşr., V. Aytar), İstanbul 1996, s. 11 vd. Yunan sözcüğü ise önce Perslerin, sonra Arapların ve genel olarak İslam dünyasının Greklere verdiği isimdir. Bkz., Demetrius J. Georgacas, The Names for the Asia Minor Peninsula, Heidelberg 1971, s. 74 vd.
4 Selçuklular devrinden itibaren Türk kaynaklarında Anadolu için “Romalıların ülkesi” anlamında Rum ülkesi, Bizans İmparatoru için “Rum İmparatoru”, ülke ahalisi için de “Rum” isminin kullanıldığı görülmektedir. Bkz., Ahmed b. Mahmud, Selçuk-Nâme, I, (nşr. E. Merçil), İstanbul 1977, s. 65, 104 vb.; El-Hüseyin b. Muhammed b. Ali el-Ca’feri er-Rugadi İbn Bibi, El Evamirü’l-Ala’iye fi’l-Umuri’l-Ala’iye, I, (nşr., M. Öztürk), Ankara 1996, s. 58, 70, 76 vb.; Kerîmüddin Mahmud-i Aksarayî, Müsâmeretü’l-Ahbâr (nşr., M. Öztürk), Ankara 2000, s. 12 vd., 20 vd., 45-50, 188 vb.; Anonim Selçuknâme (nşr., F.N.Uzluk), Ankara 1952, s. 7 vd., 21, 25 vb.; Mehmet Neşrî, Kitâb-ı Cihan-Nümâ, I (nşr., F. R. Unat-M. A. Köymen), Ankara 1987, s. 23, 27 vb.; Hoca Sadettin Efendi, Tacü’t-Tevarih, I, (nşr., İ. Parmaksızoğlu), Ankara 1992, s. 9, 23 vd., 36 vd., 93 vd., 254 vd.; Âşık Paşaoğlu Tarihi (nşr. Atsız), İstanbul 1992, s. 13 vd., 131; Anonim Tevârîh-i Âl-i Osman (nşr., N. Azamat), İstanbul 1992, s. 93, 127; vb.
5 Bkz., Anthony Bryer, “Rural Society in Matzouka”, Continuity and Change in late Byzantine and Early Ottoman Society (nşr. A. Bryer-H. Lowry), Washington 1986, s. 79 vd.
6 Bkz., Richard Clogg, Modern Yunanistan Tarihi (nşr., D. Şendil), İstanbul 1997, s. 127; Gerasimos Augustinos, Küçük Asya Rumları (nşr., D. Evci), Ankara 1997, s. 22.
7 Grekler geldiğinde bölgede bulunan İskitler [Bkz., Stephannos Orbelian, Histoire De La Siounie, II (nşr., M. Brosset), Saint-Petersburg 1866, s. 172 vd.; Joseph Sandalgian, Histoire Documentaire De L’Armenie, I, Rome 1917, s. 253, 364; E.H. Minns, “The Scythians and Northern Nomads”, The Cambridge Ancient History, III, Cambridge 1970, s. 194.] ile Byzer, Ekekheiri, Bechir, Macron, Mosinik, Chalyb, Sasper, Taok, Phasian gibi kabileler [Bkz., Ksenophon, Anabasis (nşr., T. Gökçöl), İstanbul 1984, s. 133, 139 vd., 148 vd., 153 vd., 160 vd; M.Vivien de Saint-Martin, Description Historique et Geographique de L’Asie Mineure, I, Paris 1852, s. 180 vd.] Hıristiyanlığın benimsenmesinden sonra ortadan kalkmış ve daha sonra Rum olarak anılan kitleye dahil olmuşlardır. Bu değişim Trabzon Rum Devleti döneminde de sürmüştür. [Bkz., Rustam Shukurov, “Aima: The Blood of the Grand Komnenoi”, BMGS, 19 (1995), s. 161-181. ] Vazelon kilisesi kayıtlarında, bu gruplar içerisinde Türklerin de bulunduğu açık bir biçimde görülmektedir. Bkz., Rustam Shukurov, “Eastern Ethnic Elements in the Empire of Trebizond”, ACTS XVIII th International Congress of Byzantine Studies (Moscow 1991) II, Shepherdstown 1996, s. 77 vd; aynı yazar, “Doğu Karadeniz Bölgesinde Türkçe Konuşan Bizanslılar”, (nşr., K.Çiçek) Trabzon Tarihi Sempozyumu (Trabzon 6-8 Kasım 1998) Bildiriler, Trabzon 1999, s. 112 vd.
8 Bu dönemde bölge hakkında seyyahların ve tarihçilerin notları için bkz., Alexandre Baschmakoff, La Synthese Des Periples Pontiques, Paris 1948, s. 62-161; Adem Işık, Antik Kaynaklarda Karadeniz Bölgesi, Ankara 2001, s. 128-148; Veysel Usta, Anabasis’ten Atatürk’e Seyahatnamelerde Trabzon, Trabzon 1999, s. 13-27; Ahmet Mican Zehiroğlu, Antik Çağlarda Doğu Karadeniz, İstanbul 2000, s. 22-36.
9 M.Ö. 521’de Persler ülkeyi eyaletlere ayırdıklarında, Karadeniz bölgesinin doğu kesimi 19. satraplıkta yer almıştır. Bkz., Herodotus, Herodot Tarihi (nşr., M. Ökmen), İstanbul 1991, s. 173 vd.
10 Bkz., W.W. Tarn, “Alexander: The Conquest of Persia”, The Cambridge Ancient History, VI (nşr., J.B. Burry vd.), Cambridge 1975, s. 372 vd.
11 Mehmet Özsait, “İlkçağ Tarihinde Trabzon ve Çevresi”, Trabzon Tarihi Sempozyumu Bildiriler, s. 39.
12 Mahmut Goloğlu, Anadolu’nun Milli Devleti Pontos, Ankara 1973, s. 53 vd.; Haşim Albayrak, Tarih Boyunca Doğu Karadeniz’de Etnik Yapılanmalar ve Pontus, İstanbul 2003, s. 61.
13 Bkz., David Magie, Roman Rule in Asia Minor, I, Princeton 1950, s. 412 vd.
14 Bkz., Marianna Koromila, The Greeks in the Black Sea, Athens 1991, s. 169-179.
15 Bkz., Mehmet Bilgin, Doğu Karadeniz, Trabzon 2000, s. 56.
16 Bayburt, Malazgirt Savaşından sonra Karadeniz bölgesinde Türklerin eline geçen ilk şehir olmuştur. [Bkz., David Winfield, “A Note on the South-Eastern Borders of The Empire of Trebizond in the Thirteenth Century”, Anatolian Studies, XII, (1962), s. 165.] Bu savaşın hemen ertesinde Trabzon da Oğuz akıncıları tarafından zapt edilmişti. [Bkz., Anna Kommena, Alexiad (nşr., B. Umar), İstanbul 1996, s. 261.] Ancak 1075’te Bizans’ın bölge valisi Theodore Gabras, Trabzon’dan batıda Sinop’a kadar uzanan sahil şeridi ile Şarkî Karahisar’ı Türklerden geri almış, bölgedeki Grekleri idaresi altına toplamıştır. Bkz., Anthony Bryer, “A Byzantine Family: The Gabrates”, University of Birmingham Historical Journal, XII, (1970), s. 166 vd.
17 Türkiye Selçukluları, Doğu Karadeniz bölgesinde Greklerin yaşadığı bölgeleri kontrol altına alırken, İstanbul’da meydana gelen hadiseler de bu yöredeki siyasî dengeleri tamamen değiştirmiştir. Nitekim Haçlı istilası sonucu İstanbul’dan bugünkü Gürcistan’a kaçarak kendisine sığınan akrabaları Aleksios ve David Komnenos’a destek veren Gürcü Kraliçesi Tamara (1184-1212), bunların 1204’te, batıda Karadeniz Ereğlisi’ne kadar olan toprakları ele geçirmelerini sağlamış, böylelikle Trabzon Rum Devleti’nin kurulmasına yardımcı olmuştur. Bkz., M. Brosset, Histoire de la Georgie, I, Saint Petersburg 1849, s. 465; The Georgian Chronicle the Period of Giorgi Lasha (nşr., K. Vivian), Amsterdam 1991, s. 87; Emile Janssens, Trebizond en Colchide, Bruxelles 1969, s. 65; Charles Burney-D. Marshall Lang, The People of the Hills, London 1971, s. 211 vd.; Michael Pereira, East of Trebizond, London 1972, s. 225; Georges I. Bratianu, La Mer Noire, München 1969, s. 179 vd.
18 Bu dönem hakkında bkz., Jacop Philip Fallmerayer, Trabzon Rum İmparatorluğu’nun Tarihi (Yazarın Geschichte des Kaiserthums von Trapezunt eserinin, A. C. Eren tarafından, T.T.K. adına çevirisini yaptığı, neşredilmemiş nüsha), s. 36-259; George Finlay, The History of Greece and of the Empire of Trebizond, London 1851, s. 370-498; William Miller, Trebizond the last Greek Empire, Amsterdam 1968, s. 14-105; F.İ. Uspenski, Trabzon Tarihi (nşr. E. Uzun), Trabzon 2003, s. 41-150; Panaretos’un kayıtları için bkz., Lebeau, Histoire du Bas Empire, XX, Paris 1836, s. 482-509.
19 Bkz., Louis Brehier, The Life and Death of Byzantium (nşr., M. Vaughan), New York 1977, s. 285; Anthony Bryer, “Greeks and Türkmens”, Dumbarton Oaks Paper, 29 (1975), s. 118 vd.
20 Anthony Bryer, “The Tourkokratia in the Pontos”, Neo-Hellenika, I (1970), s. 42. Harşit çayı bölgesindeki Grekleri Giresun ve Trabzon’a doğru çekilmek zorunda bırakan Çepniler, Sinop’tan hareketle doğu yönünde yayılarak Trabzon yakınlarına kadar gelip yerleşmişlerdi. Bkz., Faruk Sümer, Çepniler, İstanbul 1992, s. 13.
21 Trabzon’un güneyinde Malazgirt Savaşı’ndan sonra başlayan Türkmen yayılması XIV. yüzyıl sonlarına kadar devam etmiş, Torul dışındaki yerler Türk hakimiyetine girmişti. Bkz., Ebu Bekr-i Tihranî, Kitab-ı Diyarbekiriya (nşr., M. Demirdağ), İstanbul 1999, s. 31 vd.; Yaşar Yücel, Anadolu Beylikleri Hakkında Araştırmalar, II, Ankara 1991, s. 248 vd.
22 XIV. yüzyılın başlarından itibaren Samsun ve çevresinde kurulan Taceddinoğlu, Hacıemiroğlu, Kubadoğlu, Taşanoğlu ve Bafra beylikleri bu bölgeyi ele geçirmişti. [Geniş bilgi için bkz., Kazım Dilcimen, Canik Beyleri, Samsun 1940, s. 25-63.] 1396/97’de [Bir araştırmaya göre 1397 yılının Mart ya da Nisan ayında; bkz., Faruk Sümer, Tirebolu Tarihi, İstanbul 1992, s. 42.] Hacı Emiroğulları beyliğinin başında bulunan Süleyman Bey, Giresun’u fethetmişti. Bkz., Aziz b. Erdeşir-i Esterâbadî, Bezm u Rezm (nşr., M. Öztürk), Ankara 1990, s. 485; A. Bryer, “Greeks and Türkmens”, s. 131.
23 Geniş bilgi için bkz., Kenan İnan, “Trabzon’un Fethi”, Trabzon Tarihi Sempozyumu Bildiriler, s. 141-151.
24 Kabazites (Kabasika/Kabasitas) ailesi, Trabzon Rumlarının müttefiki olarak Torul ve çevresini denetim altında tutmaktaydı. [Bkz., M. Fahrettin Kırzıoğlu, Osmanlıların Kafkas Ellerini Fethi (1451-1490), Ankara 1976, s. 34.] Clavijo bölgeyi gezdiği sırada, Torul-Gümüşhane çizgisinde Ioannes Kabazites, İmparator adına kaleleri yönetiyor ve geçimlerini sağlamak üzere de, yasal olmayan yollardan gelir sağlıyordu. Bkz., Ruj Gonzales de Clavijo, Embassy to Tamerlane 1403-1406, (nşr. G. Le Strange), London 1928, s 117 vd.; Enver Konukçu, “Ruy Gonzales de Clavijo’nun Gümüşhane Yöresindeki Yolculuğu (27 Nisan-4 Mayıs 1404)”, Geçmişte ve Günümüzde Gümüşhane (Gümüşhane 13-17 Haziran 1990), Ankara 1991, s. 80; Salim Cöhce, Ruy Gonzales de Clavijo’nun Gezi Notlarına Göre Gümüşhane ve Çevresi”, Geçmişte ve Günümüzde Gümüşhane, s. 89 vd.
25 Solak-zâde Mehmed Hemdemî Çelebi, Solak-zâde Tarihi, I (nşr., V. Çabuk), Ankara 1989, s. 353 vd.
26 Bkz., M. Tayyip Gökbilgin, “XVI. Yüzyıl Başlarında Trabzon Livası ve Doğu Karadeniz Bölgesi”, Belleten, XXVI/102 (Nisan 1962), s. 293-337; Bahaeddin Yediyıldız, Ordu Kazası Sosyal Tarihi, Ankara 1985, s. 97-104; aynı yazar, “1485-1576 Yılları Arasında Samsun Şehri”, Birinci Tarih Boyunca Karadeniz Kongresi (Samsun 13-17 Ekim 1986) Bildirileri, Samsun 1988, s. 298 vd.; Bahaeddin Yediyıldız-Ünal Üstün, Ordu Yöresi Tarihinin Kaynakları, I, 1455 Tarihli Tahrir Defteri, Ankara 1992, s. 1-398; Mehmet Öz, XV-XVI. Yüzyıllarda Canik Sancağı, Ankara 1999, s. 56-78; Hanefi Bostan, XV-XVI. Asırlarda Trabzon Sancağında Sosyal ve İktisadî Hayat, Ankara 2002, s. 140-261; aynı yazar, “XV-XIX. Yüzyıllarda Giresun Kazası’nın İdârî Taksimatı ve Nüfusu”, Giresun Tarihi Sempozyumu (Giresun 24-25 Mayıs 1996) Bildiriler, İstanbul 1997, s. 120 vd.; Fatma Acun, “15. ve 16. Yüzyıllarda Şebinkarahisar ve Civarında Yerleşim Modelleri”, Giresun Tarihi Sempozyumu Bildiriler,s. 137-161.
27 1881-1882/1893 nüfus sayımı sonuçlarına göre, Karadeniz bölgesinde Vakfıkebir ve Pazar haricindeki yerleşim birimlerinde Grekler yaşamaktaydı. Bkz., Kemal H. Karpat, Ottoman Population 1830-1914, Madison 1985, s. 136 vd. Aynı dönemde Samsun’un nüfusu için bkz., M. Emin Yolalıcı, XIX. Yüzyılda Canik (Samsun) Sancağı’nın Sosyal ve Ekonomik Yapısı, Ankara 1998, s. 23 vd; Trabzon’un nüfusu için bkz., Erol Kaya, “Birinci Dünya Savaşı’nda Trabzon Muhacirleri”, Trabzon ve Çevresi Uluslararası Tarih-Dil-Edebiyat Sempozyumu (Trabzon 3-5 Mayıs 2001) I, Trabzon 2002, s. 531.
28 Bkz., G. Augustinos, a.g.e., s. 44 vd.
29 A. Bryer, “The Tourkokratia in the Pontos”, s. 51 vd.
30 Bu çalışmada Pontus isyanının ortaya çıkışı ve tarihi gelişimi derinlemesine ele alınmamış, sadece, Karadeniz bölgesindeki Grek varlığıyla ilişkisi çerçevesinde genel hatlarıyla değerlendirilmiştir. Öte yandan ülkemizde yayımlanan pek çok çalışma ile Pontus meselesinin tarihi gelişimi ayrıntılı olarak zaten incelenmiştir. Bkz., Pontus Meselesi (nşr., Y. Kurt), Ankara 1995, s. 31-409; Mesut Çapa, Pontus Meselesi, Trabzon 2001, s. 23-122; aynı yazar, “Karadeniz’de Pontusçuluğun Sonu: Rumların Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne Sadakatleri, Hıristiyan Türkler ve Türk Ortodoksluğu”, 19 Mayıs ve Milli Mücadele’de Samsun Sempozyumu (Samsun 20-22 Mayıs 1999) Bildiriler, Samsun 2000, s. 53-66; Nuri Yazıcı, Milli Mücadele’de Canik Sancağı’nda Pontosçu Faaliyetler, Konya 2003, s. 28-152; aynı yazar, “Canik’te Pontusçu Faaliyetlerinin Ortaya Çıkışı”, Birinci Tarih Boyunca Karadeniz Kongresi Bildirileri, s. 435-453; Yusuf Sarınay vd., Pontus Meselesi ve Yunanistan’ın Politikası, Ankara 1999, s. 4-53, 81-107, 123-143; Selahattin Özel, Millî Mücadelede Trabzon, Ankara 1991, s. 29-50, 224-243; Ercüment Kuran, “Milli Mücadele Esnasında Pontus Rum Devleti Kurma Teşebbüsleri”, Birinci Tarih Boyunca Karadeniz Kongresi Bildirileri, s. 77-81; Rahmi Doğanay, Millî Mücadele’de Karadeniz (1919-1922), Ankara 2001, s. 58-76, 255 vd.; Stefanos Yerasimos, “Pontus Meselesi (1912-1923)”, Toplum ve Bilim, 43-44 (Güz 1988-Kış 1989), s. 33-76; Yusuf Sarınay-Tahir Sünbül, Emperyalizm ve Büyük Hayal, Ankara 1999, s. 71-135; Abdullah Saydam, “Milli Mücadelede Gümüşhane”, Geçmişte ve Günümüzde Gümüşhane, s. 93-100; Süleyman Erkan, “Milli Mücadele Basını’nda Pontus Sorunu”, Prof. Dr. Bayram Kodaman’a Armağan (nşr., M.A. Ünal), Samsun 1993, s. 61-71; Abdullah İlgazi, “Milli Mücadele Yıllarında Giresun ve Çevresinde Pontus Rum Faaliyetleri ve Alınan Tedbirler”, Giresun Tarihi Sempozyumu Bildiriler, s. 249-257; A. Mehmet Kocaoğlu, “Misyonerlik Faaliyetlerinden Pontus Rum Devleti’ne Uzanan Süreç”, Giresun Tarihi Sempozyumu Bildiriler, s. 243 vd.; Ali Balkan Metel, Anadolu’da ve Kıbrıs’ta Yunan-Rum Mezalimi, İstanbul 2001, s. 174-213;İbrahim Ethem Aynur, “Trabzon’da Tehcir ve Sonrası Azınlıklara Dair Çeşitli Problemler”, Trabzon ve Çevresi Uluslararası Tarih-Dil-Edebiyat Sempozyumu, I, s. 521 vd.; vb.
31 Geniş bilgi için bkz., M. Çapa, a.g.e., s. 114-122.
32 A. Suat Bilge, Büyük Düş, Ankara 2000, s. 125.
33 Kemal Arı, Büyük Mübadele, İstanbul 1995, s. 18. Sözleşme şartları hakkında geniş bilgi için bkz., Seha L. Meray, Lozan Barış Konferansı Tutanaklar, Belgeler, 8, İstanbul 2001, s. 82-87; Selahattin Sâlışık, Tarih Boyunca Türk-Yunan İlişkileri ve Etnik-i Eterya, İstanbul 1968,s. 333 vd.
34 Nedim İpek, Mübadele ve Samsun, Ankara 2000, s. 29 vd. Mübadele sırasında TBMM’nin çalışmaları hakkında bkz., Mehmet Ali Gökaçtı, Nüfus Mübadelesi, İstanbul 2004, s. 185 vd.
35 Bkz., Mehmet Bilgin, “Postmodern Pontosculuk”, Müdafaa-i Hukuk, 50 (Ekim 2002), s. 54 vd.
36 Bu hususta, akademik açıdan hiçbir kıymet ifade etmemesine rağmen, Yunanistan’da sıkça tekrarlanan yukarıdaki iddiaları destekleyen bir eser [Bkz., Ömer Asan, Pontus Kültürü, İstanbul 1996.] hazırlayan Ömer Asan da Trabzon ve çevresinde 60 kadar köyde yaklaşık 300.000 Müslüman’ın Grekçe konuştuğunu iddia etmektedir. Ö. Asan’ın bu iddiası 25 Nisan 2000 tarihinde International Herald Tribune gazetesine verdiği ve oradan da Yunanistan’daki internet sitelerine taşınan demeçte dile getirmiştir. [Bkz.,www.sumela.org.] Tesadüf müdür bilinmez, yukarıda bahsi geçen araştırmacının eserine de önemli katkılarda bulunan Yorgo Andreadis’in de aynı ismi taşıyan, ancak Türkçe’ye çevrilmeyen bir kitabı vardır. Bkz., Yorgo Andreadis, Gizli Din Taşıyanlar (nşr., A. Tuygan), İstanbul 1999, yayınevinin önsözü.
37 Y. Andreadis’in Karadeniz bölgesinde yaptığı saha araştırmalarında ve derlemelerde yörede halen var olduğunu iddia ettiği Greklerle ilgili sözde elle tutulur bir sonuca ulaştığı tek örnek etrafında oluşan çalışması Todoron/Temel Garip isimli hikaye, mübadele sırasında yatalak nenesi Kereki ile bölgede kalan ve Onun ölümünden sonra da Türkler tarafından sahiplenilerek bugüne kadar hayatta kalan Todoron isimli bir Rum çocuğunun çevresinde gelişmektedir. 1995 yılı Temmuz ayında içerisinde Rum din adamlarının da bulunduğu bir kafile ile Trabzon’a giden Andreadis, yaşadığı yeri bulduğu Temel Garip’i (Todoron) yanındakilerle beraber ziyaret etmiş ve bölgede yaşayan Müslüman bir Rum bulmanın verdiği mutluluk ile bu kitabını hazırlamıştır. Bununla birlikte, iki tarafın karşılaşması sırasında Yunanistan’dan gelenlerin heyecan ve mutluluğuna rağmen, Temel Garip’in veda esnasında söylediği “Tanrı Rumları istemiyor.” sözü, başta Andreadis olmak üzere kafiledeki herkesin hayallerini yıkmıştır. Bkz.,Yorgo Andreadis, Temel Garip Todoron (nşr., S. Sandalcı), İstanbul 1998.
38 Y. Andreadis’in Tolika kitabı, Sofia Kalpakidi isminde, mübadelede Bafra’dan Yunanistan’a göç eden bir kadının ayrılmadan önce yaşadıkları ve kaybettiği kardeşi Tolika üzerine yazılmış bir öyküdür. S. Kalpakidi’nin I. Dünya Savaşı’ndan sonra göç ettirildiğine dair anlattıkları oldukça dramatik bir üslupla işlenmekte, özellikle Türkiye Cumhuriyetini kuran kadro, Rumlara kıyım yapmakla suçlanmaktadır. Bununla birlikte, kitapta anlatılanlar, sözde olaylara tanık (!) olmuş bir şahsın iddiaları olmaktan öteye gidememiştir. [Bkz., Yorgo Andreadis, Tolika (nşr., T. İzbek), İstanbul 1999.] Yazarın diğer bir kitabı ise, Türkiye’deki dostlarından Hüsnü Paşaoğlu ile Karadeniz bölgesine yaptıkları gezilerin bir derlemesidir. Y. Andreadis’in ifadesine göre Türkiye’nin yarısı ya da daha fazlasının Bizanslı Hıristiyanların kökeninden geldiğini düşünen H. Paşaoğlu, pek çok kez Yunanistan’a giderek bu ülkedeki Karadeniz göçmenleri ile görüştüğü gibi oradakileri de Karadeniz bölgesinde gezdirmiştir. Y. Andreadis’in kitabında yazdıkları, bu gezilerde yaptığı gözlemlere dayanmaktadır. Ona rağmen yazar daha önceki kitaplarında olduğu gibi hiçbir tarihi delile dayanmadan bölgede Rum olduğunu iddia ettiği gruplarla ilgili pek çok hikaye anlatmaktadır. Bkz., Neden Kardeşim Hüsnü (nşr., G. Tuygan), İstanbul 1992.
39 Bkz., Eli Smith, Research of the Rev. E. Smith and Rev. H.G.O. Dwight in Armenia, II, New York 1833, s. 199; Muhammed Vanilişi-Ali Tandilava, Lazların Tarihi (nşr., H. Hayrioğlu), İstanbul 1992, s. 30; Anthony Bryer-David Winfield, The Byzantine Monuments and Topography of the Pontos, I, Washington 1985, s. 155.
40 Bkz., Orhan Türkdoğan, Etnik Sosyoloji, İstanbul 1997, s. 246 vd.; Muammer Yıldız-Muammer Ak, Doğu Karadeniz’de Kültürel Kimlik (Çaykara ve Tonya Örneklemleri), İstanbul 2002, s. 132 vd.
41 Bkz. Michael E. Meeker, A Nation of Empire, London 2002, s. 153 vd., 163 vd., 236 vd., 270 vd.; aynı yazar, “The Black Sea Turks : Some Aspect of Their Ethnic and Cultural Background”, International Journal of Middle East Studies, II, (1971), s. 332 vd.; Peter Alford Andrews, Türkiye’deki Etnik Gruplar (nşr., M. Küpüşoğlu), İstanbul 1992, s. 200 vd.; F.W. Hasluck, Christianity and Islam Under The Sultans, II (nşr., M. Hasluck), New York 1973, s. 469; P. Minas Bıjışkyan, Karadeniz Kıyıları Tarih ve Coğrafyası (nşr., H. D. Andreasyan), İstanbul 1969, s. 61; G. Augustinos, a.g.e., s. 116 vd.
42 Y. Andreadis’in Gizli Din Taşıyanlar isimli eseri, Osmanlı Devleti döneminde Trabzon’un 70 km. güneyindeki Kromni bölgesi esas olmak üzere yörede çok sayıda Gizli Hıristiyan bulunduğu ve bunların bakiyelerinin halen varlığını devam ettirdiği tezi üzerine kurulmuştur. Bununla birlikte, kitaptaki olayların büyük kısmı, yazarın anneannesi Aphroditi Andreadou’nun anlattıklarından ibarettir ve eserde yer alan iddiaların tarihî hiçbir dayanağı yoktur. [Bkz., Y. Andreadis, Gizli Din Taşıyanlar] Bunun dışında yukarıdaki görüşlerin varlığına işaret edilen diğer bir çalışmada, tarihi kayıtların iddiaları ispata kâfi gelmediği açıkça vurgulanmaktadır. Bkz., Anthony Bryer, “The Crypto-Christians of the Pontos and Consul William Gifford Palgrave of Trebizond”, Deltio Kentrou Mikrasiation Spoudon, 4, (1983), s. 13-67.
43 Bkz., Yorgo Andreadis, Tamama (nşr. R. Zarakolu), İstanbul 1997, s. 62; Y. Sarınay-T. Sünbül, a.g.e., s. 131; www.geocities.com/Athens/Oracle/7823/pontos.html; vb. Yunanistan’ın Pontus soykırımı konusundaki çalışmaları bu ülkede resmî görüş haline getirildiği gibi, çeşitli çevreler tarafından da desteklenmeye başlamıştır. Yunan Parlamentosu, 24 Şubat 1994 tarihinde Pontus’ta Greklere soykırım yapıldığına dair bir kanun tasarısını kabul etmiştir. [Bkz., Kenan Erzurumlu, “Patrikhane ve Pontusçuluk”, Misyonerlik ve Pontusçuluk, Samsun 2002, s. 98.] Bu gelişmeden sonra Pontus Soykırımının ülke ve dünya gündemine taşınması için faaliyetlere hız verilmiştir. 16 Mayıs 1997’de, Pontus Greklerinin soykırımının 75. yılı anma törenleri yapılmıştır. Karadeniz bölgesinde öldürüldüğü iddia edilen Greklerin anısına bir mesaj yayımlayan Yunanistan Parlamentosu başkanı Apostolos Kaklamanis, “katliama uğrayan Greklerin hatıralarının hala canlı olduğunu” ifade etmiştir. [Bkz., www.angelfire.com/space/ discover_turkey/Pontus.htm.] Bu kamuoyu Yunanistan ile sınırlı kalmamış, yapılan lobi faaliyetleri neticesinde, Pontus soykırımı iddiaları dünyadaki bazı çevrelerden destek görmeye başlamıştır. Nitekim, Amerika Birleşik Devletleri’nin New Jersey valisi Mc Greevey, 9 Eylül 2002’de yayımladığı bir bildiri ile, Karadeniz bölgesinde Türklerin Greklere soykırım yaptığını kabul ettiğini ilân etmiş, [Bkz., www.trapezounta.com] New Jersey eyaleti senatosunda da bu iddia kabul edilmiştir. [Bkz. www.notevenmyname.com/work8.htm] Benzer şekilde 8 Aralık 2002’de ise, Güney Caroline valisi Jim Hodges ve bu eyaletin senatosu, Pontus soykırımı tasarısını kabul ettiklerini duyurmuşlardır. [Bkz., www.angelfire.com/folk/pontian_net/News/news.htm] Diğer taraftan bazı Sırp milliyetçisi gruplar da ülkelerinde ve Ortodoks dünyasında bu soykırım iddialarını kabul ettirmek için çalışmaktadır. Bkz., www.serbia-hellas.f2g.net/
44 Vital Cuinet’in XIX. yüzyıl sonlarındaki tahminine göre Trabzon, Samsun, Lazistan ve Gümüşhane ve Şarkî Karahisar sancaklarında toplam 213.454 Grek Ortodoks yaşamaktaydı. [Bkz.,Vital Cuinet, La Turquie D’Asie, I, Paris 1892, s. 10.] 1881-1882/1893 nüfus sayımı sonuçlarına göre ise bölgedeki Grek Ortodoksların sayısı 144.900 kişiydi. Bkz., K. H. Karpat, a.g.e., s. 136 vd.
45 Neal Asherson, Karadeniz (nşr., K. Emiroğlu), İstanbul 2001, s. 236.
46 Bkz., Justin McCarty, Müslümanlar ve Azınlıklar (nşr., B. Umar), İstanbul 1998, s. 92 vd.
47 Bkz. Justin McCarty, Ölüm ve Sürgün (nşr., B. Umar), İstanbul 1998, s. 336 vd.
48 Pontusçuların hazırladıkları internet sitelerinde, dünyanın çeşitli yerlerinde kurulan Pontusçu derneklerin faaliyetlerine yer verilerek Türkiye’ye karşı ortak hareket etmeleri sağlanmaya çalışılmaktadır. Sayısı elliyi bulan [Bkz., www.angelfire.com/folk/pontian_net/links.html] bu siteler içerisinde Amerika, Avustralya ve Almanya’da faaliyet gösterenler çalışmalarıyla özellikle dikkat çekmektedir. [Bkz., www.serra.gr/htm/links/htm] Bu siteler dışında çeşitli örgütler kurarak bu uğurda Yunanistan ve dünyanın çeşitli kesimlerindeki Grek kökenlileri Türkiye’ye karşı aktif olarak mücadeleye çağırmaktadırlar. Yunanistan’da kurulan “Kaybedilen Yunan Topraklarını Geri Almak İsteyenlerin ve İntikamcıların Cephesi” örgütünün amaçları arasında, Anadolu’daki Yunan topraklarının geri alınması ve Megali İdea’nın yeniden canlandırılması gerektiği açıkça ilân edilmiştir. [Bkz., www.geocities.com./CapitolHill/Senate/3102/gtirfgoals.html.] Diğer taraftan, Grek Öğrenciler Birliği adıyla bir örgüt kurularak gençlik kesimine yukarıdaki görüşler benimsetilmeye çalışılmıştır. [Bkz. Grek Öğrenciler Birliği internet sitesi: www.hellas.tu_darmstadt.de/] Avustralya’da açılan Katliam-Soykırım Araştırmaları Enstitüsü’ne bağlı olarak, Pontos ve Anadolu Katliam Araştırmaları Merkezi adıyla bir çalışma grubu oluşturulmuştur. [Bu kuruluşun web sayfası: www.aihgs.com/pontus.htm.] Bu merkezin katkıları ile, Sidney’deki Macquire Üniversitesi, 17-19 Eylül 1999’da, “Anadolu Hıristiyanlığından Portreler” konulu bir konferans düzenlemiş, içerisinde Pontus’ta Greklerin soykırıma uğradığına dair yazıların da bulunduğu toplantı tebliğleri, internet vasıtası ile bütün dünyaya duyurulmuştur. Bkz., www.Hellenicholocaust.com/pontus/

  ----------------------
* Fırat Üniversitesi Eğitim Fakültesi İlköğretim Bölümü Sosyal Bilgiler Eğitimi Ana Bilim Dalı -
- ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 60, Cilt: XX, Kasım 2004